BÜYÜK İSKENDER’İN KENTİNE YOLCULUK (2)

25 Kasım 2010 02:25 / 1456 kez okundu!

 


Büyük İskender’in kentinde, elimde zaman makinem yürüyüşüme devam ediyorum.

Yürüyorum hızla. Adımlarım hızlı. Anafartalar caddesindeyim şimdi, sağlı sollu dükkanlar. Lokantalar ve taze ekmek kokusunu ücretsiz, camekanların dışına veren fırınlar. Gazete bayileri, günümüzde halen belediyeyi uğraştıran seyyar satıcılar. Bugün her hatırladığımda tekrar ve aynı tazelikte burnumda tüten güzel kokular.

İkiçeşmelik caddesine çıkıyorum. Solda Saray sineması var. Orada hep yavaşlarım nedense. Film afişleri dikkatimi dağıtır. Duruyorum bakıyorum. Zaman makineme artık ben hangi zamana gideceğimi söylemiyorum. Söyleyemiyorum. Her şeyimle o an’a teslim oluyorum.

Karaoğlan (Kartal Tibet), afişlerde, Camoka’yı (Danyal Topatan) öldürmekle meşgul. Zamanım belirsiz. Belki de Orta Asya'dayım. Karaoğlan en büyük kahramanım. Ben de Karaoğlan olmalıyım. Aklım dağılıyor film afişlerinde.

Kafa dengi, adı Vedat olan arkadaşımla birlikte bir gün okulu kırıp Saray sinemasında Karaoğlan filmini seyredişimizi hatırlıyorum. Dedim ya zaman makineme artık hiç sahip değilim.

Kendime geldiğimde yine zaman makinemi derginin bahsettiği zamana alıyorum. Hemen arkada, İÖ 4. yy'da Büyük İskenderin kurulmasına önayak olduğu Smyrne kentinin agorası var. Orada biraz, oyalanmak gerekli sanırım.

Agora ve iç kale den geriye kalanlara bakıp hayalinizde bugün İzmir Konak’ın altında bulunan Smyrne antik kentinin resmini tamamlamanız gerekli derginin dediğine göre.

Agora ve çevresi özellikle siyasi ve ekonomik alanda geç Bizans dönemine kadar önemini sürdürmüş. Bu tarihten sonra idari, dini ve ticari fonksiyonlar, antik iç limanın dolması ile oluşan Agoranın batısındaki Kemer altına yayılmış.

"Keşfedilmemiş de olsa zaman makinesi, hayalinizde Agora'dan başlayarak İzmir’in geçmişine bir yolculuk yapabilirsiniz" demiş yazıyı kaleme alan Oya Ayman.

Dergiye basılan antik kıyının bir bölümü ile birlikte, Konak Meydanı, Kemeraltı, Mithat Paşa girişi, Bayraklı, Bornova ve Buca'ya kadar olan bölge de yeni şehir krokisi üzerine antik şehir surlarıyla sınırlanmış ve günümüze kadar ayakta kalabilmiş eserlerin yerleri işaret alınarak, antik Smyrnenin oturtulmuş olması beni çok heyecanlandırdı. Hayalimde gerçekten de bir antik Smyrne turu yapabildim.

Her zaman zemini ıslak olan Havra sokağına dalıyorum. Bir başkadır Havra Sokağı. Dar bir sokaktır, ama İzmir sanki orada nefeslenir. Balıktan tutun, sebzelere. Ayakkabıdan tutun, çereze, tahin helvasından tutun, kuşyemine, canlı kümes hayvanlarına kadar ne ararsanız bulabileceğiniz, tüm kokuların da birbirine belli oranda bu kadar güzel harmanlanıp karıştığı başka yeri zor bulursunuz İzmir'de.

Sabahın erken saati ve dükkanlar yeni açılmakta, kapı önleri süpürülüp temizlenmekte. Gelecek müşterilere hazırlık yapılmakta. Fazla değil iki saat içinde Kemeraltı ana baba gününe dönecek. Şimdilerde yasaklanmaya ve bir düzene sokulmaya çalışılan eski düzen ve bağırış, çağırışlar daha o zamanların vazgeçilmez, baş edilemez ayini. Başdurak’ın balıkçıları sabahın balıklarını getirmişler tezgahlarına diziyorlar. Bir göz atıp balıklara içimden gülümsüyorum. Adımlarımı hızlandırıyorum.

Kemeraltı caddesi bitip de, Konak meydanına çıktığımda, derin bir nefes alırdım. Deniz, bana hala çok iç açıcı gelen kokusunu sabah rüzgarıyla birlikte gönderirdi. Çekerdim içime. Yolum daha çok uzun ama ben de çok gencim.

Konak meydanından Mithat Paşa caddesi yönüne doğru ilerliyorum. Kız lisesinin önünden geçiyorum. Ama oraya gelmeden Güney Deniz Saha Komutanlığı önünde nöbet tutan askerlere selam veriyorum. Önlerinden saygıyla geçiyorum. Yolun sağ tarafından güzel, iç açıcı bir deniz kokusu yine bana ulaşıyor.

Alsancak gar binası önünden kalkıp, Konak üzerinden ve Mithat Paşa caddesinden geçerek o zamanlardaki adıyla, Kennedy meydanı, şimdiki adıyla ise Fahrettin Altay meydanına kadar gelen troleybüsler caddeden yukarıdan aldıkları elektrik enerjisiyle çalışırlardı. Zaman zaman köşe dönüşlerde yukarıdaki halk arasında "boynuz" denilen enerji taşıyan boruları hattan çıkıp sağa sola düşerdi. İçerdeki biletçi ya da şoför hemen iner ve çıkan boynuzları yerine takarak yoluna devam ederdi.

Karataş’ı geçip hızla yoluma devam ediyorum. Artık Mithat Paşa lisesi öğrencileri evlerden çıkmış okula doğru ilerliyorlar. Hepimiz gruplar oluşturarak ilerliyoruz. Sabah yolculuğumun en hoşlandığım bölümü işte bu arkadaşlarımla buluştuğum sıralar olurdu.

Okulun kapısına nasıl geldiğimizi anlayamazdık. Okulun kapısında beyaz şapkaları ve kolluklarıyla trafik kolumuz bulunurdu. Trafik kolumuz, bilinçli işaretlerle karşıya geçecek öğrencilerin sayısında artış olduğunda, bilinçli işaretlerle trafiği durdurur ve bize geç işareti yapardı. Toplu olarak karşıya geçip okul kapısından içeriye girerdik.

Nöbetçi öğretmen saç, kravat ve şapka kontrolü yapardı. O sıralarda okullarda şapka mecburiyeti vardı. Şapkaların şerit renkleri hangi okula ait olduğunu belirlerdi. Meslek liselerinin şapka şeritleri yeşildi.

Bazı arkadaşlarımız saçlarının uzunluğundan berbere gönderilirlerdi. Bazıları da kravat takmadıkları için kapıdan içeri alınmazlardı.

Kapıdan içeriye girdikten sonra artık ait olduğumuz çatının altındaki tüm mutlulukları ve hüzünleri yaşar ve tekrar okul kapısından çıkıp aynı yolculuğu tersine yaşamaya başlayıncaya kadar saatlerimizi o çatı altında çok mutlu bir şekilde geçirirdik.

Unutulmaz günlerdi onlar.


**************************

ADI BENDE SAKLI'dan (Sezen Aksu)

Dalda muhabbette kumrular.
Bana ayrılığı sordular,
Dedim afet, yangın, dedim kar.
Dedim adet, aşkı vururlar.
Dedim adet, aşkı vururlar.

*****************************


Özdener Güleryüz


 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.