BÜYÜK İSKENDER’İN KENTİNE YOLCULUK (1)

06 Kasım 2010 11:45 / 1659 kez okundu!

 


National Geographic dergisi Haziran sayısında, yine İzmir’im ile ilgili bana çok ilginç gelen bir tarih bilgisiyle daldım gittim. Dokuz Eylül Üniversitesi Arkeoloji bölümünden Yrd. Doç. Dr. Akın Ersoy hocamızın, Eski Smyrne kazılarını yürütmekte olduğunu da böylece öğreniyorum. Çok sevinerek…

Yazıyı kaleme alan Oya Arman ise, güzel bir başlık bulmuş.

“Büyük İskender’in kentine yolculuk” demiş.

Kısa ve damağımda değişik bir tat bırakan bu güzel değerlendirme ve betimlemeler için kendilerine buradan teşekkürlerimi gönderiyorum.

“Zaman makinesi keşfedilmiş olsaydı, büyük olasılıkla geçmişe yolculuk turlarının gözde güzergahlarından biri İzmir’in kent merkezi olurdu”’ diyor yazıda.

Ne hoş değil mi? O an zaten ben resimlerden ve krokilerden anında astral seyahatime başlamıştım bile.

Bir yandan o güzel antik turu içimde en derinlerde yaparken, zaman zaman elimdeki zaman makinesini istediğim tarihe alarak gözümün önüne istediğim zamanın istediğim görüntüsünü getirebiliyorum.

Bir anda ortaokula giden ve henüz hayatın hiçbir şeyini öğrenememişken ama tam da deneyimlerken buluyorum
kendimi.

Halkapınar’da… Şimdiki Mersinli’nin Halkapınar ucunda oturuyoruz o yıllarda.

Babam, Devlet Demir Yolları'nda çalışıyor. Makinist.

Bugünkü tertemiz ve hızlı metro için daha çok zaman gerekiyor.

Babam bana, buharlı lokomotiflerin çektiği banliyö trenlerinde geçerli olan bir paso çıkartmıştı.

Hayata o kadar umutla bakıyorum ki, çok mutluyum.

Yolum uzak diye, sabah erkenden kalkıyorum. Halkapınar tren istasyonuna gidiyorum. Giderken de içinden kocaman yılan balıklarının çıktığı, Halkapınar gölünün yanından yer yer taşmış olan gölün etkisiyle, bataklık haline gelen koca koca su birikintilerinin yanından bata çıka geçiyorum. Ayakkabılarım sabahın ilk kirini o bataklıktan alıyor. Islanıyor zaten bez olan ayakkabılarım. Daha sabah. Akşama çok var.

Çiğli-Karşıyaka yönünden gelecek olan ve beni Basmane yönüne götürecek olan treni bekliyorum. Sağa sola bakınıyorum.

Bir anda, her gün “tamam artık yarın korkmayacağım” dediğim, tam saat yedide çalan, Halkapınar tren garının yanında bulunan demir yolları atölyesinin iş başı düdüğüyle irkiliyorum.

Arka arkaya etrafta bulunan tüm fabrikaların da iş başı düdükleri çalıyor. Bir hengame bir gürültü ki tam o sırada Basmane’den gelen ve Bornova’ya giden banliyö treni Halkapınar garına girmekte. Lokomotifin ağırlığıyla, bacasından çıkan kara dumanı ve yanlarından fışkıran beyaz buharlarla arkasındaki ona yakın yolcu vagonunu sürüklüyor. Yer sallanıyor. Tren uzuyor garın içinde. Lokomotif ileriye gidip buharlar saçarak fren sesiyle gıcırtılar içinde duruyor. Artık ona bakmayı bırakıyorum.

Zaman makinemi biraz ileri alıyorum. Halkapınar garının şimdiki metro istasyonu şıklığı içinde eski gürültülerinden arınmış daha sessiz ve dakik gelip tam saatinde kalkan o elektrikli ve tertemiz Avrupai metro trenlerini karşılayıp uğurlayışını düşünüyorum. Babam geliyor aklıma. Onu iş başında gördüğümde, hep yüzüne kömür karası bulaşmış olurdu. Elleri de yağlı olurdu. Bir top üstüpü olurdu elinde. Ellerinin yağını ona silerdi. Beni gördüğünde ise hep gülümserdi. Gururla o tonlarca ağır lokomotifi yerinden buhar gücüne kumanda ederek hareket ettirişini izlerdim.

Garlar ve tren istasyonları hayatım boyunca olduğu gibi, şu an bile çok ama çok garip duygular, hisler uyandırır bende. Rüyalarımda koskocaman ve bomboş, insansız garlar görürüm. Trenler görürüm. Hepsini de babam kullanır. Garda beni görür ve yine gülümser.

Çocukluğumun beni en çok etkilemiş ve şimdi bile yanından geçerken, eğer arabamla geçmiyorsam, mutlaka içinden dolaşmaya ve yeniden eski heyecanlarımı hatta korkularımı yaşamak için gerilere, çok gerilere gittiğim, içinden geçerken beni çok heyecanlandıran hayatımın tek ve büyük büyülü garı, benim tek “favori gar”ım, gizemli Alsancak gar binasıdır.

Babam, bu yollara buharlı bir lokomotifle karşı koydu, direndi. Yıprandı. Onun zamanınında modern ulaşım aracı kara trendi. Onun bunda bir kabahati yok. Ama inanın bu metro modernliğini, tarzını ve hızını görmesini çok isterdim.

Zaman makinemi yine geriye alıyorum. Karşıyaka’dan gelen ve Basmane’ye giden trendeyim şimdi. Hızla Hilal istasyonu'na giriyoruz. Bana bilet soran kondüktöre gururla “paso”mu gösteriyorum. Basmane’de iniyorum trenden. Hızla Basmane garından, Altın Park Meydanı, Tilkilik, Keçeciler, Mezarlık Başı, Havra sokağı güzergahını kullanacak şekilde, Cami tarafından çıkıyorum. Yine bakınıyorum etrafa. Çok mutluyum. Gevrekçi ve boyozcular ve sabah evden bir şey yemeden çıkanlara gevrek ve boyozun yanında birer de kaynamış yumurta satabilmenin gayreti içindeler.

Bense, dedim ya mutluyum işte. Beni tek üzen, dörde uzunlamasına bölünen ve üzerine atılan tuzla birlikte iştahımı kabartan kaynamış yumurtalara uzaktan bakıyor olmak.


ELDE VAR HÜZÜN’DEN... (Attilâ İlhan)

Hayat zamanda iz bırakmaz,
Bir boşluğa düşersin bir boşluktan,
Birikip yeniden sıçramak için.
Elde var hüzün.


Bu macera aynı isimle 2 numaralı yazımla devam edecek...


Özdener Güleryüz

06.11.2010


Son Güncelleme Tarihi: 10 Kasım 2010 09:43

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.