17.12.2013 operasyonu sonrası yaşananlar

31 Aralık 2013 12:53 / 1168 kez okundu!

 

 

17.12.2013 tarihinde başlayan yolsuzluk operasyonu sonrası yaşananları hayret, ibret ve öfkeyle izliyorum. 

17.12.2013 akşamı yazdığım yazıda AKP ve onun lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın önünde 2 seçenek olduğunu yazmıştım. Ya ismi yolsuzlukla anılan isimlerin partisiyle ilişiğini kesecek ve bu operasyona tam destek verecek ya da olayı örtbas etmeye kalkacaktı.

Peki yapılan tercih ne oldu?

Her fırsatta göğsümüzü gere gere olduğumuzu iddia ettiğimiz hukuk devletinde olmaması gereken ne kadar örnek uygulama varsa gördük. İleride hukuk fakültelerinde ders olarak okutulacak adımlarla hukukun katledilmesini gün be gün izledik ve izlemeye devam ediyoruz.

Daha evvel MİT müsteşarını yargıdan kaçırmak adına 1 günde yasa çıkararak Başbakanın izni gerekir kisvesi altında ona dokunulmazlık sağlayan düzenleme hukuka meydan okumaydı. Şike soruşturmasında yargılama devam ederken cezalarda indirime gidilmesi güçlülerin korunduğu bir adalet imajı zihinlerde yaratmıştı.

Operasyon sonrası adalet duygusunun son kalıntılarını da  yok eden son garabet uygulamaları sırasıyla inceleyelim;

Herhangi bir bürokrat hakkında soruşturma açıldığı zaman genellikle soruşturmanın selameti açısından ilgili bürokrat açığa alınır. Buradaki amaç soruşturulan kişi hakkında kararı verme aşamasında ilgili kişinin oturduğu koltuğun gücünü kullanarak delil karartmaması ve aleyhine ifade vermesi muhtemel kişileri baskı altına almamasıdır. Bizde ne oldu peki? İsmi soruşturmada geçen bakanlar görevlerinde kalmaya devam ederken, bu bakanlardan birinin imzası ile operasyona imza atan savcının işbirliği yaptığı İstanbul emniyetindeki isimler görevlerinden alındılar.

Yetmedi adli kolluk yönetmeliği değiştirilerek gizli soruşturmada amirlerine dahi bilgi vermesi yasak olan polislerin sıralı amirlerine bilgi vermesi zorunluluğu getirildi. Bu ne anlama geliyor? Hakkında gizli soruşturma yapılan iktidar mensubu güçlü kişiler ya da onlara yakın kişiler için yürütülen soruşturmalardan haberdar edilmeleri ve soruşturmanın sonuçsuz bırakılması için gerekli tedbirleri almaları sonucunu doğuracaktır. 

Yeni atanan müdürlerin yönettiği emniyet teşkilatı  savcıların yeni gözaltı kararlarını uygulamaktan imtina ettiler. Sorgusuz verilen mahkeme kararlarını uygulamakla yükümlü olan polisler usul hatası bahanesiyle savcıların mahkeme kararı ile aldırdığı gözaltı taleplerine direndiler. Burada görevi adalete yardım etmek olan polis teşkilatı üzerinden adalet kurumunun gözaltına alındığını görüyoruz.

Bu önlemlerde yetmedi, soruşturma savcılarının elinden dosyalar alındı. Hukuk o denli baskı altına alındı ki görevden alınan soruşturma savcısı daha önce örneği görülmedik şekilde gazetecilerin önüne çıktı ve yaptığı soruşturmanın engellendiğini, delillerin sızdırıldığı ve böylece muhataplarınca karartılması imkanı verildiğini ifade etti.

Tüm bu hukukun ruhuna Fatiha okutan uygulamalar sonrası kısa bir değerlendirme yapacak olursak;

Yolsuzluk soruşturmasının derinleşmesinin önüne set çeken uygulamalar, suçların şahsiliği ilkesine karşın iktidarın kendisine dair ciddi kuşkular yaratmıştır. Başbakanın dediği gibi abdestinden şüphesi olan namaza durmaz. O halde duralım namaza bakalım kimin abdesti var kimin abdesti yok.

Gelişmiş demokratik ve hukuk devletlerinde bırakın devamını ilk iddialarda bile sadece tek tek bakanlar değil hükümetler istifa ederdi. İddialar ve delillerin tamamına vakıf olmadığımız için bazı yorumlar için çok erken ancak bu denli panik hali ile hükümet hiç güven telkin etmiyor.

İstifa eden bakan, ne yaptıysam Başbakan’ın bilgi ve onayı ile yaptım diyor. İstifa edilecekse eğer bu tek başına benim istifamla olmaz Başbakan da istifa etmeli diyor. Diğer iddiaların hepsini bir tarafa bıraksak sadece bu iddia bile hükümetin istifası için yetmez mi?

Başkasına dokunduğu zaman hukuk devletinde yargı bağımsız olurken, kendisine dokununca dış mihraklar, paralel devlet, derin yapılanma, cemaat güdümlü ilan ediliyor. Anlaşılır gibi değil.

17 Aralık’tan beri yapılan yolsuzluğun kendisinden başka her şeyi konuşur olduk. Yandaş medya denen basın yayın kurumlarının iktidara ideolojik çanak tutması dahi kabul edilebilirken, başka ülkelerde yeri yerinden oynatacak yolsuzlukların görmezden gelinmesi ve insanların zekasına hakaret eden suni  düşmanlar masalı dinletmeleri vicdansızlıktır.

Eski yazımda yazdığım gibi; Velev ki cemaat operasyonu, bu suçun niteliğini değiştirir mi? Velev ki cemaat operasyonu cemaat mi bu isimlere gidin yolsuzluk yapın dedi ? Önce yolsuzlukların hesabını verin kendinizi aklayın sonra gelin hep beraber hükümete kurulmuş kumpas varsa araştıralım.

Belli ki savcıları bıraksalar bu operasyonların devamı gelecek ve çok daha derinlere uzanan yolsuzluklar ortaya çıkarılacak. Hırsızlıklar kime ve nereye kadar uzanırsa uzansın yakalanmalı ve cezalandırılmalıdır.

İktidarın kendini savunma adresi olarak gösterdiği sandık demagojiden başka bir şey değil. Ne yani bu durumda hırsızlık yaparken yakalanan insanlar mahkemeler yerine seçim meydanlarında kendini savunup, seçim kazanması halinde suç işleme hürriyetine mi sahip olacaklar?

Türkiye’nin geleceği adına, demokratik hukuk devleti adına duyarlı vatandaşlar olarak sessiz kalmamak, yolsuzlukların üstüne giderken engellenen ve her türlü baskıya maruz kalan savcıları yalnız bırakmamak, onların arkasında olduğumuzu hissettirmek en başta vicdanlarımıza karşı ahlaki sorumluluğumuzdur.

Unutmayalım! Adalet duygusunu kaybeden toplum kişiliğini kaybeder. 

 

Ömer KARAKUYU

27.12.2013

 

Son Güncelleme Tarihi: 31 Aralık 2013 13:11

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.