KÖRELME TUTKUSU

10 Ocak 2011 17:01 / 2252 kez okundu!

 


Soruya veya soruna doğru yanıtı vermekten ne kadar uzaktaysak bilgiçlik o kadar artıyor. Bu bilicilik son günlerde gençlere karşı saldırganlaşan hükümetin tutmuyla alabildiğine arttı. Bak gördün mü demek solcu modası haline geldi. Sanırım bu durum solda sığlaşmayı da yeni bir aşamaya getiriyor.

Gözlemlerimizin çok olması. Hükümetin beklentimiz doğrultusunda hareket etmesi, doğruyu bulduğumuzun, hareket etme yönümüzün bizi başarıya götürecek yol olduğunu göstermez.
Bulunulan en kötü insanlık hali, vazgeçilmez doğru kabulümüzü mutlaklaştırmaktır.
Yanılıyor olabilileceğimizi düşünmeden, mutlak ile yol izlediğimizde yeniden üretim ve kendimizi test etme olanağımızdan yoksun kalırız. Daha da vahimi tahkimatı, yani bilgi, görgü, eylem yüklenmeyi de buna göre yaparız.
Yanlışı pekiştiririz.
Temeli insan ve değişim olan bir fikrin takipçisi olarak yol almaya çalışıyoruz. Soru ve yanıt cümlesi kurduğumuzda tarihi ile, sosyolojisi ile, fiziksel durumuyla insana özen göstermeliyiz.
Laf olsun diye insan, torba dolsun diye değişim demenin psikolojik karşılığı vardır. Toplumsal olarak bir anlam ifade etmeyeceği de ortadadır.
Gerçeğin ne olduğunu biliyor olmak, bir anlamda dünyanın insan ihtiyacını da ortadan kaldırmak değil midir? Yaptıklarından şüphe duymayan, gerçeğin kesin ifadesini bulduğuna inanan insanlığın dünyada işine.
Solcular olarak, ağzımız kulaklarımızda şüphe etme özgürlüğünün anlam ve önemi üzerine söz söyleriz. Kolay gerçekleşmediğini de biliriz ve o konuya da değiniriz. Nereye kadar?
Hepimiz için sonradan bunu da nasıl yaptım diyebildiğimiz, şüpheye sınırı dar tuttuğumuz insanlık haline düştük.
Yeniden ve yeniden kendi dar gruplarımıza çekildiğimizde ve tahkimatı kendi mutlakımıza yaptığımızda hep azaldık. Azaldıkça saldırgan olduk. Saldırganlaştıkça azaldık.
Toplum bizi sosyal bir vaka olarak algılamaktan vaz geçip, psikolojik sorunları olan küme olarak algılamaya başladı ve kendimizle başbaşa bıraktı.
Bu durumda üretilecek yeni fikrimiz olmadığına göre, onu savunacak mühimmat gereksinimi doğdu. Son günlerde ortaya çıkan boya, tuvalet kağıdı ve aşağılama sözcükleri bunun ürünü.
Süleyman Sırrı Önder'in “Sağdıç Emeği” başlıklı yazısını okuyunca şıppadanak bilgeliğe ulaşma ve hiçten eleştirme kolaycılığının kristalize olduğunu gördüm. Birden fazla arkadaştan gelen maillerle yazma gereği doğdu. Çünkü Önder bu işe kuş kondurmuş oldu.
Yarattığı metefor sorunlu. Sağdıçlık toplumsal bir geleneğe dayanır. Bilinenin (doğru ve yanlış) aktarılmasına dayanır. Bilginin aktarılması ile sonlanmaz. Bir kez sağdıç olunca devamlı sağdıç olarak anılırsın. Bu bir. İkincisi; bu geleneğin yanlış olduğunu yazıda olduğu gibi aşağılayarak anlattığın toplumun yanıtı, Oxford vardı da öğrenmedik mi olur?
Bakın internet olunca Fas'tan kuma, gelin getiren bir toplumda yaşıyoruz.
Toplumun geleneklerini, göreneklerini, inançlarını aşağılayarak, onları yok sayarak varılacak bir yer yok. Yanlış olduklarını söylemek başka. Söyleyelim söylemesine de kadının metalaşmasından, yoksuluğa, cahilliğe, insanların sağdıç bilgisine gereksinim duymayı da toplumun yaratmadığını bildiğimizi, asıl bildiğimizi unutmadan yanlıştır diyelim.
Solun bir bölümü uzun zamandır, toplumla, insanlarla birlikte politika yapmanın yollarını arıyor. Ancak onların desteğini kazandığında, onları düşündüklerine ikna ettiklerinde, projelerini yaşama geçirebileceklerine inanıyorlar. Toplumun değişim isteğinin olduğu da ortada. Bu değişimi tıkayan değişikliklerin tamamı olmasa da bir kısmının değişmesine "yetmez ama evet" diyerek sahip çıkıyorlar.
Olması gereken sol politika budur fikrini esas alarak yola çıkıyorlar.
Bu değişim, toplum değerlendirilmesinin doğruluğunu ve yanlışlığını tartışmak mümkündür.
Tartışma bu hareketin temel varsayımlarına, solun kavramlarına yapılacak atıflarla, değişimi, insanı dikkate alarak yapılırsa her iki tarafı çoğaltır. Sığlaştırırsa gereksizleşir.
Dünyanın herhangi bir yerinden bulunduğumuz çoğrafyaya bakar gibi bakalım sorunlara. Bu çoğrafyadan Şili'ye, Venezualla'ya, Brezilya'ya veya başka bir dünya noktasındaki insan ve toplumsal hareketlere bakar gibi bakalım içinde bulunduğumuz sorunlara.
Kendi öznelliklerimizden sıyrılmayı, nesnel değerlendirmeler yapmayı becerebilmeliyiz.
Beceriksizliğimiz, önyargılarımız, kafamızı kumdan çıkarmama, mevcuda inanmamız başımıza çok iş açtı. Çok yalnız kaldık. Kavgalar ettik. Acılar çektik. Birbirimizi veya birini kıyarak yaşamak önümüzü kesmeye, ayağımıza dolaşmaya neden oluyor, olacaktır.
Yeni yönlere bakma, bildiğimizin yanlış, en azından eksik olduğu duygusunu yitirdiğimizde, bulunduğumuz yerin de körelticisi oluruz.



Nurettin Akbaş

08.01.2011



Son Güncelleme Tarihi: 15 Ocak 2011 01:45

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.