UMUT, ARZU, KADER VE VESİKALI YARİM

16 Mayıs 2018 20:18 / 592 kez okundu!

 

 

1808 yılının ekim ayında Napolyon ile Goethe arasında önemli bir buluşma oldu. Napolyon trajedilerde sürekli olarak ele alınan “kader” konusunun işlenme tarzının doğru olmadığını belirterek şöyle dedi: “Şimdi kaderle ne yapacağız?” Goethe düşünürken Napolyon cevabı yine kendisi verdi. “siyaset kaderdir. Napolyon doğru söylüyordu. Siyaset ve din aslında kaderimizdir

 

*****

 

UMUT, ARZU, KADER VE VESİKALI YARİM

 

Umut etmek ya da arzu etmek benzer kavramlardır ama aynı şeyler değildir. Umut etmek sanki siyasetle daha içli dışlıyken arzu aslında duygunun bir temsili gibidir. Arzu, insanın bir şeye ulaşmak ya da elde etmek için duyduğu, iradi olup olmadığı halen tartışılmakta olan yoğun istektir. Rasyonel akla göre de (siyasala) arzu, iradi eylemden aşağıdaydı. Siyasetin sorguladığı şeylerden birisi de arzunun insanın kendi üzerindeki otoritesini sorgulama kabiliyetinde olup olmadığıdır. Bu halen tartışıladursun  biz umut etmeye göz atalım.

 

Yazdığı Etika’da Spinoza’ya göre umut edenler (bence devrimciler) hem var hem de yok gibidirler. Zira elle tutulur ama mükemmellikten uzak olan (mesela kapitalizm) ile namevcut ama cezbedici olan arasında, güncel olanla geleceğin vaadi arasında kalmışlardır. Spinoza bu eserinde ayrıca umudu istikrarsız bir neşe olarak değerlendirir. Ve ona göre umudun tersi umutsuzluk değil cesurca bir tevekkül ruhudur. Ve umut, cahillere ait bir yanılsamadır. Schopenhauer, insanı yanlış beklentilere sürükleyip bozduğu için umudu kötülük olarak değerlendirirken, ona göre asıl sorun tarih boyunca erişilmez şeyleri umut etmek, insanlığın önemli yıkımlarından birisidir.

 

Buna karşı umut hem Hristiyanlık anlayışının hem de Marksizm’in en önemli çıktısıdır. Hristiyanlık anlayışında umut Tanrının sevgi ve merhametine dayanırken Marksizm’de umut geleceğin toplumudur. T. Eagleton’a göre Hristiyanlar geleceğe belirsiz olduğu için değil aksine sağlam temelli olduğu için umut beslerler. Ve Hristiyanlık’ta umut neşeli bir beklentidir. Marksizm’de de umut mutlak neşeli gelecek beklentisidir. Kimi düşünüre göre Trajedide ise umut insanlık neredeyse yok olduğunda geriye kalanla ilgili olandır ve kendi ekseninde dönen bir hiçliktir geriye kalan. Ya kader?.. Umutla arzu arasında gidip gelen de kaderin bir yanı olarak görülebilir. Ona ne demeli?

 

T.Eaglton’a göre din ve siyaset insanlığın değişmez ve değiştirilemez kaderidir. Şimdi sıkmamak için ilgili konularda iki film teşbihi kullanarak yazmayı deneyeceğim. Nasıl olsa teşbihte hata olmaz.

 

Bence altmış darbesi Türkiye’de en önemli kırılma noktasıdır. Adeta milat gibidir. Ayrıca altmışlı yıllar Türkiye modernitesinin benlik arayışı içerisinde olduğu yıllardı. Çünkü çözülen bir imparatorluk kültürü debelenmeyi bırakıp artık can vermişti.

 

Ömer Lütfü Akad’ın 1965 yılında çektiği “Vesikalı Yârim” filmi Türk sinemasının en güzel filmlerinden birisidir. Şükran Ay’ın söylediği “Kalbimi Kıra Kıra” şarkısı da bu film için çok iyi bir tercihtir. Bu şarkı adeta insanın ruhuna işler, olmayacak bir şey olan Manav Halil ile sevgilisinin birbirlerini arzulamalarına hayranlık duyarken gözleriniz dolar ve elinizde olmayan kadere sitem edersiniz. Türkan Şoray bence inanılmaz oynamıştır. İzzet Günay da Manav Halil rolünü aynı doğallıkta oynamıştır. Konu aslında ağlarını ören kadere karşı direnen arzuların naif anlatısıdır. Filmde belirginleşmekte olan kader, arzuların direncini yavaş yavaş kırmaktadır ama son halen belirsizlik taşımaktadır. Ayrıca bu film, varlığı da sorgulayarak insan yaşamının değişmez özelliklerini de ele almaktaydı.

Bununla birlikte yine aynı yıllara ait bir başka filme göz atalım. Cevat Fehmi Başkut’un eserinden alınan “Buzlar Çözülmeden” filmi de o yıllarda ses getirmiş bir filmdi. Bu filmde ise umut edilen bir gelecek dolaylı bir şekilde anlatılıyor. Cevat Fehmi bir yandan batı taklitçiliğini eleştirirken diğer yandan onun devrimci algısından kurtulamamıştır. Deli bir kişi kasabada kendini yeni gelen kaymakam olarak tanıtır. Bu deli kaymakam, sahtekâr din adamı ve karaborsacı tüccara karşı kasabayı karlar eriyip yeni kaymakam gelinceye kadar düzeltecek, insanları aydınlatacaktı. Umut edilen şey budur. Türk sineması da diğer kurumlar gibi imparatorluğun yıkıntıları arasında kaybolmuş benliğin yerine batı modernitesinin aksettirdiği benliğini sıkıştırma gayretindedir.

 

Charles Taylor şöyle diyor: “Batı modernitesi, yeni kurgulanmış benlik arayışlarının ve ona bağlı olarak gelişen ilgili pratiklerin meyvesidir ve insan yaşamının değişmez özellikleri ile açıklanamaz.

 

Buzlar Çözülmeden” umut eden bir siyasete yaklaşırken “Vesikalı Yarim” insan psikolojisi ile ilgili naif bir arzuyu anlatmaktadır. “Buzlar Çözülmeden filminin hemen başında yazılar akmaya başladığında 3. Ordu Komutanı Memduh Tağmaç’a teşekkür yazısının görünmesi oldukça ilginçtir. Çünkü bu genelkurmay başkanı 1971 yılında Türkiye’yi ikinci defa kırılmaya götüren bir darbe yapacaktır. Ve yine darbe kendi yavrularını da yiyecek ve kader içerisinde bir trajedi yaşanacaktır.

 

Montaigne, Denemeler adlı eserinde kaderi bir örnekle şöyle anlatıyordu: “Krezus’un hikâyesini çocuklar da bilir, Pers kralı onu esir edip ölüme mahkûm edince sehpaya giderayak, ah Solon, ah Solon! Diye bağırmış. Krala götürmüşler bu sözü, o da ne demek istediğini sordurunca, Solon’un kendisine verdiği bir öğütün ne doğru çıktığını anlatmış. Solon (Kanun koyucu) bir gün demiş ki ona: Talih ne kadar güler yüz gösterirse göstersin, ömürlerinin son günü geçmeden insanlar mutlu saymamalı kendilerini; çünkü insan hayatı kararsız, değişkendir; ufacık bir eylem yüzünden bir durumdan bambaşka bir duruma geçiverir.

 

Görüldüğü gibi insanlığın tuhaf bir kaderi var. Kaderde etken olan şeylerden birisi de bu şaşırtıcı değişkenliktir ve görünen ile görünemeyen arasındaki tuhaf ilişkidir. Bu yüzden hiçbir şeyin garantisi yoktur. Demokrasi ve meşruiyet korunması gereken değerlerdir. Hele Türkiye gibi ülkelerde her şey her gün değişme riski taşır ve en önemli şey halkın seçtiği meşruiyetin korunmasıdır. Mesela, bugün Fetöcüleri düşünün, kaderlerini bir meczubun görüşlerine emanet ederek ne umut ettiler neyle karşılaştılar? O meczup da aslında meczup değildi. Başka bir ülkenin gelecekle ilgili başka niyetlerinin bir çıktısıydı. Kader hep böyle şeylerle uğraşır. Peki, sonunda ne olur? Macbeth’te Ross’un dediği gibi, “işler en kötü halini aldığında sıkıntılar ya biter ya da eski haline döner her şey.

 

1808 yılının ekim ayında Napolyon ile Goethe arasında önemli bir buluşma oldu. Napolyon trajedilerde sürekli olarak ele alınan “kader” konusunun işlenme tarzının doğru olmadığını belirterek şöyle dedi: “Şimdi kaderle ne yapacağız?” Goethe düşünürken Napolyon cevabı yine kendisi verdi. “siyaset kaderdir. Napolyon doğru söylüyordu. Siyaset ve din aslında kaderimizdir. Dünyada dinsizlik artsa da din kaderimizdir ve kimse ateistlikle dinden soyutlanamaz çünkü o da aslında kılık değiştirmiş bir dindir (bu konuyu başka bir gün yazmaya gayret göstereceğim). Ayrıca bunun önemi de yok. Önemli olan bu iki kavramı iyi anlayabilmek ve bu iki kavramın hakkını verebilmektir. Ben çabalıyorum ama daha çoook yolum var.

 

Neden siyasal kaderimizdir?

 

Yaşadığımız dünyada Liberalizmin ekonomik olarak etkin olduğu ülkelerde bir yandan depolitizasyon ortaya çıkarılmaktadır ama buna rağmen diğer yandan “siyaset” insanın kaderi olmaya devam etmektedir. Bu nasıl oluyor? İnsanlık ne kadar umuttan beslenen siyasi keskinliklerden kurtulmaya çalışsa da bunu başarmakta zorlanmaktadır. Çünkü bir kısım siyasetin ortaya çıkardığı cennet vaadi her halükarda sahte bir vaat olarak kalacaktır çünkü imkanlı değildir. O halde siyasal dediğimiz şeyin zayıflaması gerekmiyor mu? Bence gerekiyor. Liberalimde temel mesele hiçbir konuda aşırıya kapılmama meselesidir. Orta yoldur bir bakıma liberalizm. Liberalizmin aynı zamanda diğer siyasetlerden farkı kendini insan doğasıyla uyumlu hale getirme çabasıdır. Liberalizmin bununla anlatmak istediği şey doğal ortamdaki gibi büyük balığın küçük balığı yutması değildir. Kurulacak sosyal düzende tümden aşılması imkânsız olan insanın doğasıyla ilgili özelliklerin de (bencillik, cimrilik, açgözlülük, hırs, haset gibi) göz önüne alınmasıdır. Örneğin, açgözlü ve bencil insana karşı egemenliği ne şekilde kurmalıyız ki bu özellikler etkisizleşsin (güçler ayrılığının önerilmesi vs.). Liberalizmin bir diğer temel sorunu da birey haklarıdır. Ancak buna rağmen Liberalizmin bir kabul olarak başarılı olmasına rağmen pratik hayatın söyleminde o kadar itibarlı olmadığını gözlemliyoruz. Bunun bence birincil nedeni doğa alanımız ile yarattığımız kültür alanımız arasındaki muazzam çelişkidir. J.J.Rouseau’nun sözünü bir kez daha tekrarlayacağım: “Doğa işler, insan onu kendinin yaptığını zanneder. Siyaset kaderimizdir çünkü sonuçta çıkarların korunduğu kamusal bir yönetim alanıdır. Güncel örnek. İsrail daha önce Gazze’ye saldırıp 2000 kişiyi çoluk çocuk demeden katletmişti. Şimdi yine katletmeye devam ediyor. Hem de Birleşmiş Milletler’in kararına rağmen. Peki, PKK ve HDP şimdi neden ABD’yi net şekilde kınamaktan çekinip eveleyip gevelemektedir? Çünkü ABD’den gelecekle ilgili umudu var. Dolayısı ile siyaset kaderimizdir ve bu alanda masumiyet diye bir şey yoktur.Yine güncel örnek; Almanya başbakanı Merkel, İsrail’in katliamı (onlarca ölü, binlerce yaralı ve keskin nişancılar) ile ilgili olarak “İsrail’in güvenlik endişesini Almanya olarak anlıyoruz” yorumunu yapmaktadır. Oysa Gezi olaylarında Türkiye’ye ağır eleştirilerde bulunmuştu. FETÖ darbe girişiminde ise sessiz kalıp darbecilere, teröristlere kucak açmıştır. Bu, işte bildiğimiz ve kaderimiz olan siyasettir.

 

Günümüze baktığımızda gördüğümüz genel manzara bana göre şöyledir: İki dünya savaşıyla yaşanılan trajediler sonunda insanlık büyük bir çöküntü yaşamış, kendine güvenini kaybetmiş, kaderinden korkmaya başlamıştır. Savaş sonrası acilen AB gibi bir gündeme alınması da bunun görüntüsüdür. Haklı olarak ortaya çıkarılmaya çalışılan Liberal depolitizasyonun 2. Dünya Savaşı’ndan sonra hapsettiği “umut edenlerin hayaletleri” (yani radikal unsurlar, faşizm vs.) ise tüm baskı altında kalan şeylerin reaksiyonu gibi hapsoldukları yerden tekrar birer birer kaçarak hayata karışmaktadır. Hem de her biri farklı kılıklarda. Özellikle ikiz kulelere saldırıdan sonra bu süreç hızlanmıştır. Bunu sadece doğuda değil özellikle batıda görmekteyiz. Bir kısım Avrupa ülkesinde milliyetçi, faşizan partiler güç kazanmakta, liberal ılımlı görüşler geriletilmektedir. ABD gibi ülkelerde Trump gibi liderler başa gelebilmektedir ki ABD dünya siyasetine yön veren en önemli güçtür. Orta Doğu’da ise radikal dindarlıkların hayaletlerini görmekteyiz.

 

Olmayacakla alışılmadık arasındaki farkı anlamamız gerekiyor. Doğanın akış düzenine aykırı olanla insanların inançlarına aykırı olan arasındaki farkı iyi kavramak ve haddimizi bilmek en önemli şeyler olmaktadır. Oryantalist kesimler günümüzdeki tüm sorunların temel suçunu cehalete bağlayarak işin kolayına kaçmakta, hadlerini bilmemektedirler. Bir kısım oryantalist de “Atatürk’ü anladığınızda siyaseten dertlerden kurtulursunuz” gibi dünyadan kopuk bir tuhaflığa yönelmektedir. Atatürk’ü sevmek, saymak, onun askeri dehasını kabul etmek, kurtuluş savaşına minnet duymak başka, onu bir insan olmaktan çıkarıp bir mite, bir sihre dönüştürmek başka bir şeydir. Mesela, dikkat edin oryantalistlerin peşinde koştukları batı dünyası, hiçbir kurtarıcısını mitleştirmemiştir. Hatta iki tane dünya savaşı kazanıp İngiltere’yi yıkım ve esaretin eşiğinden kurtaran Churchill bile mitleştirilmemiştir. Mitleştirmek de doğunun kaderidir ve ne tuhaftır ki Türkiye’de oryantalistler (batıcılar) tarafından ortaya çıkarılan bir kaderdir.

 

Siyaset alanında en güdük kesim bana göre kendisine Kemalist deyip, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz sloganları atan kesimlerdir. Emin Çölaşan ve Yılmaz Özdil gibi bir kısım Kemalist güdük siyasetçinin bilip bilmeden ve özellikle batı dünyasında bu konuların edeplice tartışıldığından haberi bile olmadan liberalizmi aşağılaması, ona buna “liboş” demesi ve bu gazetenin en çok satan gazete olması ne tuhaftır? Ve insanın başa çıkılamayacak bir yanıdır. Çünkü bunların şüphe ile ilişkileri kesiktir. Dolayısı ile kendi bilgisizliklerinden şüphe duymazlar. Entelektüel insanlar neden aracı ide (mesela felsefe, epistemoloji) ile siyaseti anlamlandırmaya çalışırlar? Çünkü şüphe ile siyasi bir gayret içerisinde aracı ideye de başvurmakta olanlar, diğerinin bilgisizliğini ortaya çıkarmak için değil, kendi bilgisizliğini anlamak için bunu yapma gayretindedirler. Kemalist kesimler ise “kendini bilmek” ile ilgili sorunu hiç kendileri için sorgulamamışlar, “Mustafa Kemal’in askeri” olmayı önemli bir içerikmiş gibi yansıtmışlardır. Yani siyaset kaderimizdir ve kötü siyaset de kötü kaderimiz olmaktadır.

 

İsterim ki, emri hak bir gün vaki olduğunda, taşıma “kendini bilmezdi ama gayretleri vardı” yazsınlar. Etrafımda birçok Kemalist var. Onlar için de, Allah geçinden versin, emri hak vaki olduğunda, istiyorlarsa yazsınlar ki “kendini ve hayatı çok iyi bilirdi, bu yüzden gayrete de gerek duymadı.

 

Şükran Ay’dan “Kalbimi Kıra Kıra” şarkısını dinlediğimde hep duygulanmışımdır. Ve aklıma biraz da liberal fikirler gelir. Belki benim hüzünlenmemin bir kısmı da hiçbir zaman ortaya çıkmayacak olan gerçek anlamdaki liberalizmedir. Kader...kader...ah kader.

Güzel filmdi “Vesikalı Yarim” vesselam.

 

Nihat ÜSTÜN

16.05.2018

 

Son Güncelleme Tarihi: 19 Mayıs 2018 00:15

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.