TÜRKİYE, EKONOMİ/POLİTİKA VE KADER - 2

31 Ekim 2018 18:22 / 778 kez okundu!

 

 

1980 yılında da Türkiye’nin hali perişandı. 70 sente muhtaç haldeydik. İMF artık borç vermek istemiyordu. Paris kulübüne alınmıştık. Özal’ın ticareti serbestleştirme hamleleri ile birlikte ekonomi düzelmeye başlamıştır. Borçlanmadan da korkulmamıştır. Türkiye’nin modernleşme çabasında 2 önemli damar hep olmuştur. Ancak TCF (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası) ve CHP çatışmasını, halk kendi çıkarına olabilecek olanı çok daha iyi kavramış ve öngörüyle hep liberal/muhafazakâr kesimlerin yanında durmuştur ve diğer partinin ise bürokrasiyi temsil ettiğini ve kendi önünü kestiğini çok iyi sezinlemişti.

 

****

 

TÜRKİYE, EKONOMİ/POLİTİKA VE KADER - 2

 

1980 yılında da Türkiye’nin hali perişandı. 70 sente muhtaç haldeydik. İMF artık borç vermek istemiyordu. Paris kulübüne alınmıştık. Özal’ın ticareti serbestleştirme hamleleri ile birlikte ekonomi düzelmeye başlamıştır. Borçlanmadan da korkulmamıştır. Türkiye’nin modernleşme çabasında 2 önemli damar hep olmuştur. Ancak TCF (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası) ve CHP çatışmasını halk kendi çıkarına olabilecek olanı çok daha iyi kavramış ve öngörüyle hep liberal/muhafazakâr kesimlerin yanında durmuştur ve diğer partinin ise bürokrasiyi temsil ettiğini ve kendi önünü kestiğini çok iyi sezinlemişti. Mesela, ta 1924'te başbakanlığa getirilen İnönü döneminde halkın “Geldi İsmet, gitti kısmet” sözü boşuna söylenmemiştir. Bunun altında yatan ortak bilinç, sezinleyen bilinçtir. Aşırı vergici, korumacı, gümrükçü, baskıcı politikaların kendilerini fakirleştirdiğini halk gayet iyi biliyordu.

1973'te Ecevit az farkla iktidara gelmiş, korumacı politikanın temsilcisi olarak Türkiye’nin AB'ne girmesini “Onlar ortak, biz Pazar olacağız ama yok öyle yağma” diyerek engellemiş, serbest ticaret ve özgürlükçü siyasetin önemini kavrayamamış, askeri vesayetin ve bürokratik yapının devam etmesi yönünde eğilim göstermiştir. Dolayısı ile AB komisyonundan başvuru dosyalarını çekmiştir. Oysa aynı dönemde çok az farkla Yunanistan'da Karamanlis ve sağ siyaset iktidar olmuş, AB'ne adım atılmıştır. Bazen böyle anlamsız tesadüfler önemli anlara denk gelerek kader değiştirmiştir. Bugün henüz her şey bitmiş değildir. Bu yüzden devletin yapısının tam olarak değiştirildiği, bürokratik yapının bütünüyle söküldüğü, ticaretin daha kolay ve az vergiyle yapıldığı dönemin önünün açıldığı bir döneme girmekteyiz.

Cumhuriyetin ilk yıllarının temelini attığı biçime tam bir devletçilik denemezdi, öyle olsaydı zaten sosyalist olurdu ama yarı devletçi, merkezci, bürokratik, ticaretin(özellikle dış ticaretin) oldukça zorlu kurallara bağlandığı bir yapıdan pekâlâ bahsedebiliriz. Gelişen olgular birbirleriyle alakalıdır. Mesela İsveç de 1800’lü yıllarda oldukça fakir bir ülkedir ve sermaye birikimi çok kısıtlıdır. Ama 1850'li yıllarda tam tersini yapmak suretiyle liberalleşme programlarını uygulayarak, sermaye birikimine ve kalkınmaya doğru hızlı adımlar atabilmiştir. Türkiye’de ise dışa kapalı bir ekonomik yapıya dönülerek yanlış bir tercihte bulunulmuştur. Türk parasını koruma kanunu 1930'da kabul edilmiş ve diğer kanunlarla ticarette gittikçe bürokrasi arttırılmış ve dış ticaret sadece bürokrasi ile alakalı olabilen kesimlerin imkânlı yapısına devredilmiştir. Oysa hür teşebbüsün çok daha yaratıcı olabileceği gözlemlenen bir olguydu. Bu durumda serbest (doğru) bir ticari yapıdan bahsetmek ne kadar gerçekçi olabilir? İzmir İktisat Kongresi önemli bir kalkınma isteğinin belirtisidir ama bunu yeterli ticari kanunlarla desteklemez, kalkınma ile ilgili önyargılarını kırmazsan ve dış ticareti kolaylaştıramazsan isteğin bir anlamı kalmıyor.

Bildiğimiz gibi o tarihlerden çok da uzak olmayan bir tarihte ekonomi anlatıldığında merkantilizm esas anlatı olmaktaydı. Bu anlatıya göre ülkeler, herhangi bir diğer ülkeyi sömürmeden onların yeraltı, yerüstü kaynaklarına el koymadan kendi başlarına kalkınma imkânı bulamazlardı. Ancak liberaller bunun doğru olmadığını, ülkelerin salt ticaret yoluyla kalkınabileceklerini ispat ettiler ve bu anlatı çöktü. C. Menger Avusturya iktisat okulunu kurarak bu mecraya önemli katkılarda bulundu. Ondan çok önce A. Smith liberal düşüncenin ekonomik ayağını J. Lock da felsefe ayağını oluşturmuşlardı ve liberal görüş siyaset alanında da ana görüşlerden birisi olmuştu. Neticede bu liberalleşmenin hemen ardından 1776 yılında İngiltere'de endüstri devriminin gerçekleşmiş olması tesadüf değildir. İngiltere’de endüstri devrimi devlet eliyle değil, özel teşebbüs eliyle başarılmış bir devrimdir. Devlet uzun tartışmalar, çatışmalar sonunda sadece ticareti serbest hale getirip kolaylaştırıcı kanunları çıkarmıştır. A. Smith “Milletlerin Zenginliğinin Kaynağı” adlı eserinde ticaret yapılarak, ekonominin özgür bırakılmasıyla, siyasi yapıdaki özgürlükle, tüketimin ve üretimin arttırılmasıyla ve düzgün bir adalet sistemi ile ülkelerin tek başına kalkınabilme kabiliyetinde olduğunu anlatmaya çalışıyordu. O, ithalatın gümrük duvarlarınca sakınılması, ihracatın serbest bırakılması, tekelcilerin ve sadece iç üreticilerin korunmasını getirebileceğini anlatır. A. Smith’e göre en çok tüketicinin korunmaya ihtiyacı vardır. Yüksek gümrük duvarları ona göre sadece devletle yakın bağları olan yerli üreticinin rahat para kazanmasını sağlayan bir unsur olarak, iç piyasa fiyatlarını arttırıp öncelikle tüketiciyi fakirleştiren bir uygulamaydı. Smith makro ekonomiye ve denk bütçeye de önem vermişti.

Tocqueville (1805–1859) ”Demokracy in Amerika” adlı önemli bir eserin yazarıdır. O, 1830 yıllarında Amerika’ya bir seyahat yapar. Tocqueville bu seyahatinde sürekli gözlemlerde bulunur. Tocquevile Amerika’nın büyük bir demokratik değişimi başardığı görüşündedir. Ona göre Amerika Smith’ci liberal doğal özgürlük modelini her ülkeden daha çok benimsemiştir. Bu nedenle gelecekte dünyanın en büyük uluslarından biri dünya sahnesine çıkmak üzeredir. Ona göre söz konusu dönemde Amerika’da hukuk, devletten çok bireyi koruma üzerine dönüktü. Anayasa basit, anlaşılabilir ve özgürlüklerden yanaydı. Bu nedenle “özgürlük”, “egemenlik”, “koşulların eşitliği”, “özel mülkiyetin garanti altına alınması”, “devlet dinine karşı çıkış”, “inanç özgürlüğüne görülmemiş saygı”, “girişimciliğin desteklenmesi”, “yenilikçilik” Birleşik Devletler ile o dönemde Avrupa’daki diğer gelişmiş ülkeler arasındaki önemli farkları oluşturmaktaydı.

İsveç gibi kuzey ülkelerine baktığımızda aynı şeyi görürüz. Büyük bir yoksulluktan başka ülkeleri yağmalayarak kurtulan olmamıştır. İsveç de Osmanlı gibi sürekli komşu ülke savaşlarıyla boğuşmuş (Rusya), fakir düşmüştü. İngiltere’de sömürgelerin yağmalandığı dönemde aynı zamanda ülkede açlıktan ölenler vardı. Korkunç İrlanda açlığının gümrük duvarları nedeniyle yaşandığını da unutmamak gerekiyor. Ancak İsveç diğer ülkelerin zenginliklerini yağmalayarak gelişme göstermemiştir. Sadece 1850-1865 yılları arasında ABD’nin yaptığı gibi liberal düşüncelere yönelmiştir. Ve hızlı bir değişim göstermiştir. Bunu başaran da parlamenter bir işadamı olan Gripenstedt’in uğraşları olmuştur. İsveç’in 1840 ve 1865 yılları arasında şiddetsiz bir liberal evrim yaşadığını söylemek çok da abartılı olmaz. Lonca sistemi bütünüyle tasfiye edilmişti. Artık herkes istediği işi kurabiliyor, istediği gibi rekabet edebiliyordu. Kereste ve çelik endüstrilerinin gelişimine engel olan regülasyonlar kaldırılmıştı. 1848 gibi erken bir yılda bile anonim şirket kurma özgürlüğü verilmişti. Özel Bankaların açılmasına izin verilmiş, en önemlisi faiz oranlarına da müdahalede bulunulmamıştır. Basın ve din özgürlüğü çarpıcı biçimde artmıştı. Kadınlar miras ve mülkiyet hakkını, eğitim ve kariyer yapma hakkını kazanmıştır. Gripenstedt İsveç parlamentosunda etkili olmuş bir iş adamıydı. Ve işadamlarının ekonomiye bakış açısı çok daha farklı olmaktaydı. O ticaretin serbestleştirilmesinin önemli faydalarını biliyordu. İsveç’te bir dönem etkili olmuştu. Onun sayesinde 1865 yılında İsveç’in İngiliz — Fransız serbest ticaret birliğine katılmasını her bir ülkenin pazarına maksimum erişim sağlamaktaydı. Bütün Avrupa’daki ticaret engelleri kaldırılmıştı. Gripenstedt aynı zamanda dört gruptan oluşan eski parlamentonun feshedilmesine ve daha demokratik yeni bir parlamentonun kurulmasına da katkıda bulunmuştu. Yani bir kişi bir ülkenin kaderini değiştiriyordu. Tüccar ticareti asker emir komuta zincirini bilebilirdi.

Devamı var...

 

Nihat ÜSTÜN

30.10.2018

 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.