SİYASİ GÖRÜŞLERİMİZİ SORGULAMAK

13 Haziran 2019 14:20 / 370 kez okundu!

 

 

Bakıyorum siyaset algısı üzerinden birbiriyle selamı sabahı kesenler giderek artmakta. Selamı keserek yobazlaştığını gösteren kişiye acımaktan başka ne yapılabilir? Bir insanı siyaset açısından bu kadar güçlü bir eminlik taşıması için mutlaka iki durumdan birinin içinde olması gerekir: Birincisi, uzun süreli ve derinlikli okumalar yapmıştır ve sonunda dünyanın yuvarlaklığı kadar emin bilimsel gerçekliğe ulaşmıştır. İkincisi ise, hiç okumamış, araştırmamıştır ama genel geçer spekülasyonları tek taraflı olarak ele alıp gerçeklik olarak değerlendirmiştir.

 

****

 

SİYASİ GÖRÜŞLERİMİZİ SORGULAMAK

 

Bakıyorum siyaset algısı üzerinden birbiriyle selamı sabahı kesenler giderek artmakta. Selamı keserek yobazlaştığını gösteren kişiye acımaktan başka ne yapılabilir? Bir insanı siyaset açısından bu kadar güçlü bir eminlik taşıması için mutlaka iki durumdan birinin içinde olması gerekir: Birincisi, uzun süreli ve derinlikli okumalar yapmıştır ve sonunda dünyanın yuvarlaklığı kadar emin bilimsel gerçekliğe ulaşmıştır. İkincisi ise, hiç okumamış, araştırmamıştır ama genel geçer spekülasyonları tek taraflı olarak ele alıp gerçeklik olarak değerlendirmiştir.

 

S. Zweig'ın düşünür ve şair olan Kleist için söylediği "O gerçekliği pek bilmezdi ama hakikat hakkında bilgisi sonsuzdu" sözü aklıma geldi. Hakikat hakkındaki bilginin sonsuz olması ile gerçeklik açısından birçok şey bilmek aynı düzleme oturmaz. Mesela, hakikat hakkında sonsuz bilgiye sahip olmak hayatın hiçbir amacının olmadığına dair tek bir bilgiye bizi götüren bir soyutluğun ifadesi de olabilir. Yani hakikat daha büyük oranda soyutlukla ilgili bir kavramdır. Sokrates'ten bu yana hakikati arayan disiplinlerden birisi de siyaset felsefesidir ama onun bilgisi gerçeklik arayan fizik biliminden farklıdır. Bu açılardan bakıldığında netlik bulan düşmanlık ne kadar tuhaf bir şeydir.

 

Mesela, eğer geçmiş dönemde Türkiye demokratik, laik ve bir hukuk devleti iken ve her şey günlük güneşlik iken bugün her şey baştan sona yok edilmiş olup artık sadece halkın iradesine dayanmayan bir diktatörlük varsa bu bizleri düşmanlığa sürükleyebilir. Bu durumda bile yoğun bir araştırmaya ihtiyaç duyarız. Yine de anlamış olmaktan ürkerek anlamaya çalışırız.

 

Anlamaya nasıl çalışılır? Geçmiş yapı ile yaşanmakta olan siyasi ortam detayları ile karşılaştırılmak zorundadır. Çünkü insan düşmanlıklara teşne yapısıyla her farklı durumu diktatörlük ya da faşizm olarak sloganlaştırarak anlatmak ister. Bu çoğunlukla insanın ontolojisine dayanan düşmanlığını kuvvetli şekilde gerekçelendirme isteğidir. İşte bu yazımda onların yerine karşılaştırmayı ben yapmak istedim.

 

Türkiye 2002 öncesinde demokratik bir yapıda değildi. Laik bir ülke de değildi ve hukuk devleti de değildi. Dolayısıyla, düşmanlığınızın baştan çökmüş olması gerekir.

 

Demokratik yapıda değildi çünkü 1950’den 2002’ye kadar dünyada en çok askeri darbeye ve darbe teşebbüsüne maruz kalmış bir ülkeydi. Perde arkasında hep askeri vesayet vardı. Demokratik yöntemler ile seçilmiş olanlar, ancak Kemalistlerin (askerin silahlı olması dolayısıyla) kendilerine çizdiği alanda demokrasicilik oynayabiliyordu. Mesela, Batı dünyasında önemli bir siyasetçi ve AB parlamenteri olan Arie Oostlander 2002 öncesinde şöyle diyordu: “Türkiye normalleşmeli, yani askerin rolü değişmeli. Devletin temel felsefesi olan Kemalist felsefe ise temelden değişmelidir.” Graham Füller ise şöyle diyordu: “Bugün Türk devletinin bir sorunu varsa, bu aslında Kemalizmin değişmez bir değerler paketi olarak var olmayı sürdürmesidir. Hangi türden olursa olsun hiçbir metin ortaya çıktığı şartlar altındaki metinlerle sürekli olarak yorumlanamaz.”

 

Demokrasiye çeşitli açılardan bakalım. Yunanistan, karasuları anlaşmazlığı ile ilgili olarak Türkiye’ye Ecevit döneminde nota verdiğinde genelkurmay başkanı Evren, önce davranarak “notayı reddettim” diye demeç vermişti. Çünkü bu olgu aynı zamanda devletin sahipliği bakımından bir göstergeydi. Oysa demokrasi seçilmişlerin yönetimiydi. Türkiye’de 1960 darbesinde askerler, iktidarın gerçek sahibinin bürokrasi olduğunu (seçilmişlerin kulaklarına küpe olması bakımından) vurgulamak adına başbakanı ve iki bakanı asmışlardı. Üstüne üstlük darbe günü bayram ilan edilmişti. Bununla birlikte yargıda, basında ve üniversitelerde de büyük bir hegemonya kurulmuştu. Seçilmiş Erbakan hükümeti, darbe olmasa da askerin tehditleri ve zoruyla birçok karara imza atmak ve sonunda istifa etmek zorunda bıraktırılmıştı. O gün de Cumhuriyet gibi gazeteler bu oyunun baş aktörlerindendi. Yani, çok açık görüldüğü gibi, kısaca 2007/8’e kadar Türkiye demokrasisinden bahsetmek pek mümkün değildi çünkü demokrasinin ana kuralı olan halkın iradesi bir türlü muktedir olamıyordu. Bu süreç ancak 2015’te tam olarak sonlanabildi.

 

Laikliğe gelelim. Bir ülkenin kendini laik olarak tanımlamasının bir önemi olmaz. Asıl olan dış bir gözle o ülkenin gerçekten öyle olup olmadığının araştırılmasıdır. 50 yıllık süreçte laikliği sanki Türkiye keşfetmiş, bir de dünyaya da ders veriyor gibiydi. Oysa o dönemde laiklik, olduğundan başka yana çekilerek abartılmış, adeta demokrasinin üzerine çıkarılarak Kemalist rejimin tuhaf bir dayanağı haline haline getirilmiştir. Halbuki Batı’da laiklik ilkesi J. Locke tarafından hoşgörü üzerinden ele alınmış ve basitçe anlamlandırılmış bir ilke idi. Laiklik basitçe kimsenin inançlarına, vicdanına ve kılık-kıyafetine karışılmamasıdır. Bu temel Batı laikliği üzerinden bakıldığında Türkiye laikliği hiç anlamamış ve başaramamış bir ülkeydi. Çünkü Türkiye herkesin kılık kıyafetine bakıyordu. Bu yüzden geçmişte birçok kişiyi de asmıştı. İnançlarına ise çok daha fazla karışıyordu. Mesela, bazı kadınlar inancı gereği başörtüsü takıyordu ama bunlar adliyelerde başlarını açmak zorundaydılar. Yani haklarını aramak için devlet kapısına geldiklerinde bile kılığına kıyafetine karışılıyordu. Eğer bazı eşarplılara müsamaha ediliyorsa bu Kemalist hakimlerin insaniyetinden sayılıyordu. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra başörtülüler artık üniversitelere sokulmaz olmuştu. “İkna odaları” kurulmuştu. “İkna” olmayanlar okula sokulmuyorlardı ve “ikna” olanlara da belge imzatılıyordu. Ancak maddi durumu iyi olanlar başörtülerini çıkarmak zorunda kalmadan Avrupa  üniversitelerinde okuyabiliyorlardı. Başörtülü avukatlar mahkemeye alınmıyorlardı. Asker savaşa gidiyordu ama onun başörtülü annesi kışlaya, orduevine sokulmuyordu. Başörtülü milletvekili parlamentoya Avrupa’da girebilirken Türkiye’de bunu yasaklayan bir kanun olmamasına rağmen yasaktı. Ecevit döneminde ilk talep CHP’lilerin büyük tepkisiyle karşılaşmış ve sonuçta Merve Kavakçı Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmıştı. Halkın seçtiği başbakan, bakan ve milletvekillerinin başörtülü eşleri askeri protokole giremiyordu. Böylece laik bir devlet olunamamasına karşın, dünyada kendini bu kadar vurguyla laik olarak tanımlayıp önemseyen bir devlet de yoktur. Mesela, Türkiye’de cumhurbaşkanı yapılmış A. Necdet Sezer şöyle bir konuşma yapıyordu: “Dünya yaşamını din kurallarının etkisinden kurtarıp bilim ve aklın egemenliğine bırakan laiklik, çağdaşlaşmanın vazgeçilmez öğesidir. Demokrasinin temelini oluşturan laiklik ilkesi olmadan din ve vicdan özgürlüğünden bahsedilemez.” Oysa demokrasilerde insanların dinine, vicdanına, kılık-kıyafetine karışılamaz. Ama konuşmanın bütününde anlam bütünlüğü yok ve karışık bir algı var. Laikliğin görev tanımlamasında ülkeyi din kurallarının etkisinden kurtarıp aklın egemenliğine bırakmak gibi bir ilke hiçbir Batı ülkesinde yoktur. Çünkü bu birinci cümle ile ikinci cümle arasında anlam bütünlüğü yok. Kavramlar gelişigüzel kullanılmış. Çünkü dünyada var olan yaşamı dini kurallardan kurtarmak gibi bir misyon demokrasiyi aşan bir anlayıştır. Bilim ve aklın egemenliği ise felsefi bir kavramdır ve birçok Batılı filozof için negatif anlamdadır. Çünkü mesela, Nazi Almanyası aklın ve bilimin egemenliğinde katliamlar yapmıştır. Sosyalist ülkelerde de ana ilke bilimin ve aklın egemenliğidir.

 

Batı bu konudan çok çektiği için din kurallarıyla yaşamak isteyenlere karışmaz. Mesela, ABD’de elektriği bile “şeytan icadı” diye reddeden Amish cemaatine kimse karışmaz çünkü laiklik ilkesi önemlidir. Mesela ABD’de mahkemelerde İncil’e el basılarak yemin ettirilir. Din siyasete alet edilemez diye bir kural da yoktur. Din adamları çoğu zaman siyasete ilişkin söylemlerde bulunabilirler. Dinci partiler de olabilir. Laiklik var diye böyle bir yasak da yoktur. Sadece açıkça faşizmi öven partiler yasaklanmıştır. Orduda din subayları vardır. Mesela, bizde bu konudaki bir girişime CHP büyük tepki gösterdi. Hem de laiklik vurgusu altında. Mesela, ben aklın egemenliğini doğru bulmayıp din kurallarına göre kendi yaşamımı sürdürmek istiyorsam, laiklik adına engelenecek miyim? Dolayısı ile Batı entellektüeli için bu konuşma vasat bir hamasetten başka birşey değildir. Sonuçta laiklik basitçe hamasete kaçmadan konumlandırılmıştır. Demokrasilerde temel mantık halkın insan haklarına uyan meşru taleplerinin karşılanmasıdır. Bunun dini talepler olup olmadığını laikliği siyasete oturtmuş olan Batı sorgulamaz ama kendini laikliğin bekçisi gören Türkiye sorguluyordu.

 

Hukuk devletine bakalım. Türkiye’de halkın iradesi olan seçimlerle iş başına gelmiş hükümetler vardı ama onlar muktedir değillerdi. Çünkü halk tarafından seçilmemiş, Kemalist rejimi korumakla görevli anayasal hukuk kurumları vardı ama anayasayı halkın özgür iradesi yapmamıştı. Anayasayı her zaman darbeciler hazırlamıştı. Ve anayasaya hayır demek suç sayılan bir seçimle yeni anayasa kabul edilmişti. Halkın seçtiği parlamento da bu kurumlara ters düşen kararlar alamazdı. Elbette anayasal kurumlar olmak zorundaydı ama bu anayasal kurumların da halkın dolaylı seçimiyle oluşturulması gerekirdi ama bu yoktu. Yani anayasa mahkemesi, danıştay, yargıtay, YSK ve cumhurbaşkanının seçimi gerçek demokrasilerde halkın iradesiyle ilişkili olmak zorundadır. Ama Türkiye’de bu ilişki halka güvenilmediği için kesilmiş ve her kurumun diğerini seçtiği bir iç seçimle halledilir hale getirilmişti. Bu kurumlar yetkilerini aşarak isterlerse yerindelik denetimi de yapabiliyordu. Mesela, herhangi bir kararı, diyelim ki çok önemli bir özelleştirmeyi, Danıştay isterse halkın çıkarına değildir diyerek reddedebiliyordu. Bu kurumlar cumhurbaşkanını da baskı ve tehdit ile kendilerine uygun şekilde seçtiriyordu. Çünkü cumhurbaşkanları parlamentonun seçimi dolayısıyla halkın iradesiyle en irtibatlı bürokrattı. Ordu sadece cumhurbaşkanını istediği gibi seçtirdiğinde gerisi kendiliğinden halledilip halkın iradesi silikleştirilmiş olabiliyordu. Demirel, cumhurbaşkanlığı için ideal isimlerden birisiydi.

 

Üniversiteler ise daha berbat bir yapıdaydı. Bütün rektörler okul açılışlarında öğrencilerini Atatürk ilkeleri ve devrimleri doğrultusunda Atatürk milliyetçiliği ile yetiştireceğine dair söylemlerde bulunuyorlardı. Oysa üniversiteler bilim kuruluşlarıdır ve Batı’da böyle bir söylem ancak komik karşılanabilirdi. Mesela, ben Atatürk milliyetçisi olmak zorunda mıyım? Atatürk devrimlerinden bazılarının yanlış olabileceğini söyleyebilir miyim? Üniversitelerde her fikir tartışılabilir olmak zorunda değil midir?

 

Şimdi bu düşmanlık güdenlere soruyorum. O dönemlerde CHP’ye ve diğer partilere bu kadar düşman mıydınız? Değilseniz, bugünkü düşmanlığınız demokrasi, laiklik ve özgürlük arayışından ortaya çıkmış olamaz.

 

Bugün olanlarda da yanlışlıklar olabilir, bunları tartışabiliriz ama bu bizi düşmanlıklara götürmemelidir. Çünkü düşman olmamız için desteklediğimiz tarafın pürüpak, diğer tarafın ise baştan sona yanlış ve bütüncül kötülüklerle kaplı olduğunu ispat etmiş olmamız gerekir. Oysa bugüne baktığımızda askeri vesayete son vermiş bir ülkedir artık Türkiye ve seçilmişler geçmişe göre çok daha muktedirdirler ve bu demokrasinin en temel prensibidir. Tabiidir ki diğerlerinin eleştirileri de olmalıdır. Ayrıca artık kılık-kıyafet sorun olmaktan çıkarılmıştır. Devlet memurları da artık buna dahildir. Parlamentoda bile başörtüsü serbesttir. Kürtler, Aleviler, tüm dini ve etnik azınlıklar eskiden olmayan önemli haklar elde etmiştir. İnsanların inançları konusunda tabiidir ki bazı reformlar daha yapılabilir ama şimdiki dönemde inanç konusunda her bakımdan saygının, hoşgörünün, özgürlüğün çok daha fazla olduğu bir gerçektir. İslam coğrafyasında ilk ve tek Ateizm Derneği’nin ancak 2014’te Türkiye’de kurulabilmiş olması da buna dahildir. Ülkede büyük oranda bir sosyalleşme olmaktadır. Her yer cafe ve barlarla dolup taşmaktadır. Bu sürede var olanın on katı cemevi devlet tarafından yaptırılmıştır. Bu alanda da eksiklikler olabilir. Ama en azından eskiye göre çok daha laik bir ülke olduğumuzu söyleyebiliriz. Hukuk devleti açısından yüksek yargı ile halkın iradesi arasında bağ kurulmuştur. Cumhurbaşkanı, baskı ve dayatmanın dışında, dolaylı değil, doğrudan halk tarafından seçilmektedir. Artık Batı’daki gibi, parlamento, cumhurbaşkanı ve  bazı kurumlar yüksek yargı organlarını seçtiğinden halkın iradesi ile yüksek yargı arasında da irtibat kurulmuştur. Bunların hepsi tek tek tartışıldığında görülen en önemli şey, pürüpaklığın da bütüncül kötülüğün de olmadığıdır. Dolayısı ile, bundan düşmanlıkların anlamsızlığını anlarız.

 

Bu sefer gerçekten anlama çabasında olanlar doğru bir tartışma ortamı ve iki taraflı okumalara yönelmelidir. T. Eagleton Tatlı Şiddet adlı kitabında şöyle demektedir: “Hegel’e göre trajik eylemi ölümlülük değil tek yanlılık meydana getirmektedir.” (s.122) Bu ne kadar doğru bir saptamadır. Her fikrimizin ne ölçüde tarafsız olabildiğini düşünmek zorundayız. Oysa insanlar vasatlık içinde düşmanlaşmakta ve doğru bir siyasi tarzdan yoksun olarak boğuşmaktalar. McIntayre “Maalesef bugün çoğumuz siyasi görüşlerimizi felsefi sorgulamadan geçirmek için herhangi bir tarzdan yoksunuz” diyerek adeta bu vasatlığa vurgu yapmıştır. Çünkü daha çok iş gören, retorik ve sözü eğip bükmeler üzerinden yol almalardır. Bugün Türkiye’de düşmanlık üzerinden siyaset yürüten partizanlık eğilimindeki kişilerin görüşlerini felsefi bir sorgulamadan geçiremediklerini görmekteyiz. Oysa insanlığın düşünce birikimini tanımak için herhangi bir gayret içinde olmayanlar kendi aklının sınırlarına mahkum kalırlar.

 

Bu açıdan ben sadece iki noktaya vurgu yapmak isterim: Birincisi, birçok şeyin muğlaklığına inanmaktır. İkincisi ise, siyasi tartışmalarda doğru bir tarzımızın olmasının taşıdığı önemdir.

 

Nihat ÜSTÜN
12.06.2019

 

Son Güncelleme Tarihi: 13 Haziran 2019 14:42

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.