SAHTE MİSYONER

29 Nisan 2021 15:12 / 367 kez okundu!

 

 

"Tragedyalar bu anlamda bu soruna estetik bir çözüm sunar ve bize özgürlük ile belirlenim arasındaki çatışmayı nasıl çözebileceğimizi öğretir. 

Çünkü insani yapıyı sorgulamadan sahte misyoner gibi hayatı anlamlandırmak yüzeyselliktir. 

İşte solcu ve özgürlüğü sadece devletten özgür olma olarak ele alan ve bunu bayraklaştıran, sokaklarda sürekli özgürlük sloganı atan yüzeysel aktivistin özgürlüğü bu yüzden bizlerin radikal sol siyaset içindeyken attığımız özgürlük sloganlarımız kadar anlamsızdır."

 

***

SAHTE MİSYONER

 

Sıradan insanın siyasi bilinci bile artık birey olma ve özgürlüktür. Bununla çağdaş olur, demokrat olur ve herşey olur.

Bugün bunların hakikiliğini karşılaştırmak istedim.

Solcu ve bir kısım liberal, özgürlük ve birey olmayı din haline getirerek bilinci basitleştirip kendini özel bir zümre olarak farklı bir konuma yerleştirmeye çabalıyor. Böylesi kes-kopyala-yapıştırlarla yol alan malumatfuruş misyonerlerle dolu bir dünyada yaşıyoruz. Artık muhalif olmak kendiliğinden bilinçli olmak addediliyor. Bence yeni tehlike de bu. 

Oysa insanlık tarihi kadar eski olan politika, ortaya çıktığından bu yana özü değişmemiş çok az şeyden biridir. Çünkü siyasal olan hakiki olandır.

Bunun karşısında kendini birey olarak tanımlamış modernist, kemalist, solcu ve sol liberal kişi diğerlerini hurafelere inanan, bilimden uzak, birey de olamamış, özgürlüklere de düşman, çevreye de duyarsız bir güruh olarak değerlendiriyor. Ve kendine sahte bir ideoloji ve onun üzerinden kimlik ediniyor. Tıpkı 70 kuşağı olarak bizim yaptığımız gibi. Oysa o da bu haliyle aslında kendi bilinçsizliğinde tutsak, inançlı bir dindardan başka bir şey değil. Ve aslında kullandıkları imgeler ve kavramlar da radikal dindarlarla aynıdır. Yani iyi incelersek klasik dinin amacı da zaten evrensel barış, birey olma, eşitlik ve özgürlüktür. Ve klasik dindar daha samimidir çünkü o bunun bir inanç meselesi olduğu üzerinden yürürken modernist dindar inancı bilinçle karıştırır.

T. Eagleton bu konuya şöyle değinir:

"Kültür, özgürlük, bilimsellik, barış ve birey olmak dinin, modern dönemle bile varlığını bağımsız birer uğraşmış gibi sürdürebilmiş ilahiyatın terimleridir. Aslında hayatı düzenleme çabasındaki din modernle birlikte bilimlerin gelişmesiyle güçten düşmeye başladıkça çeşitli işlevleri onun varisi olmaya can atanlar arasında kıymetli birer miras gibi bölüştürülmüştür. Modern dönemde ortaya atılan bilimsel akılcılık, dinin öğretisel kesinliğini devralırken, radikal siyaset yeryüzünün çehresini dönüştürme misyonunu (marksizm gibi) bir miras olarak ele alır. Estetik anlamda kültür ise onun ruhsal derinliğinin bir kısmını himaye eder (doğada yaratılmış güzelliklere vurgu yaparak). Aslında çoğu estetik düşünce de (yaratıcılık, ilham, birlik, özerklik, eşitlik) gerçekte ilahiyatın farklı fragmanlarının yerini almıştır. Mesela, estetikte şiir, ilahiyatta ayin aynı şeylerden bahseder. Özgürlük, bireysellik ve eşitlik ise İsa’nın en önemli anlatılarıydı. Bu yüzden Tanrı huzuruna hesap vermeye herkes birey olarak çıkacaktı. Bugün de modern siyaset aynı ideallerden söz ediyor. Yani modern de aslında eski toplumun sahte bir vekili gibidir."

Peki bu idealler tamamen yanlış mı? Hayır fakat modernist bunu sahte ve yüzeysel ele alınıyor. Yani artık modern siyasette bu kavramlar kullanılan birer araca dönüştürülüyor. Mesela, 27 Nisan 2021 Salı konuşmasında Kılıçdaroğlu "Biz barıştan yanayız ve Atatürk'ün ‘yurtta sulh, cihanda sulh’ diye sözü var ve Arapların, Orta Doğuluların iç işlerine karışmayın diye vasiyeti var. Buna rağmen şimdi neden herkesle çatışmaktayız ve Arapların iç işlerine karışıyoruz?" diyor. Sahte olmanın yüzü burada. Atatürk bu sözü söylemiştir ama ülke çıkarlarını ve yurtseverliği bunun ardında bir yana atmamış ve Hatay'ı Suriye'den çekip almanın planlarını da yapmıştır. Çünkü haklıdır. Yani, Türkiye barış ister ama kendine fayda sağlayacak ve yasalılıkta olan bir noktada (örneğin, Libya’nın işlerine karışmak gibi bir durumda) menfaatlerinden geri durup Doğu Akdeniz’de hakkı olan münhasır alan hakkından neden vazgeçsin? Mesela, barıştan, özgürlüklerden bahseden Batı, Türkiye’yi duruma müdahale ettirmeyip Minsk grubu kurarak barış içinde Azerbaycan’daki işgali gidereceğini deklare etmiş ama 30 yıldır bunu bilinçli şekilde savsaklamıştır. Görüntü barışı korumaktır. Türkiye buraya müdahil olup kardeşlerinin topraklarını kurtardığında barışa karşı tavır mı koymuş oldu? Oysa Atatürk'ün bir gün Azerbaycan’la birleşme üzerine sözleri varken bunları neden ele almıyorsun? İşte, gerçek buyken kullanılan ise bu noktada sahte kavramlardır. Bu yüzden yasallık taşıyan bir yurtseverlik siyasal olanı kavramış en hakiki kavramlardan biridir.

 

Birey olma meselesi de safsatadır.

Çünkü sahte misyoner bunu bilimsel olma ve özgür ve özgün olma, hülasa bilinçli olma olarak tarif eder. Oysa bunlarda kendisi tamamen yüzeyseldir. Çünkü bilinçli olma, insanı bilme kendini tanımayla ilgilidir. Bununla dünyayı da hakikatleri de biraz daha iyi kavrarsın.

Freud şöyle der: “Bilincimizin, her yanımızdan taşan, hâkim olunamayan, bilinmeyen ve belki de zaman dışı olan bilinç dışımızı aydınlatma çabası olduğunu varsaymaktan yanayım.” Dolayısıyla, gerçek anlamda bilinç kendi bilinç dışılığımızı ve dolayısıyla bağlı bulunduğumuz doğasal zorunluluklarımızı tanımaktır. Ve insan özellikle bunları tanıyınca diğerine ve kendine karşı ihtiyatlı olmayı öne çıkarır. 

 

Günümüzde moda olan birey olma ve özgürlük meselesi de buna bağlı olarak içeriksizdir. Çünkü kimse birey de kendi de olamaz. Çünkü kendisinin önemli kısmı bilinç dışılığıdır. Buna bilinçaltı da diyebiliriz. Ve dil adeta insanın kendini gizleme aracıdır. Buna rağmen modernist sahte misyoner, birey olmayı bilime inanma ve kendini özgürce oluşturma olarak ele alır. Bu da sahtedir. Çünkü bilime inanmada hiç kimsenin bir sorunu yoktur ve mütedeyyinin bilimi senden çok kullanmasının önünde bir engel de yoktur. Diğer yandan senin kendini özgürce oluşturma imkanın da yoktur. Çünkü sen kendi doğanı bile iyi tanımıyorsundur. İnanmıyorsanız açın psikoloji bilimine bakın. Kendi karanlık noktalarından haberin bile yok. Ve muhtemeldir ki iyiyi ararken birey üzerinden özgürlüğe ve evrenselliğe vurgu yaptığımızda paradoksal bir şekilde güvenilmez ve tehlikeli insana da ulaşabiliriz ve bunu göz ardı edemeyiz. Yani, iyi insan, kötü devlet konseptinden yola çıkamayız. İnsan iyi de kötü de olabilir. Bu da kendimizi bilmekle ilgili bir şeydir.

Nietzsche’nin en hakiki olduğu nokta insanın kendi olmasını ve birey olmasını bir kurmaca olarak görmesidir.

Bir başka farklı düşündüğümüz konu da iradedir. Liberal ve solcu iradeyi abartır. Oysa insanı etkileyen şey daha büyük oranda irade değil, dış etkenlerdir. Ve sen iradenle bu bilinç dışılığa ve dış etkenlere tam anlamıyla hükmedemezsin.

Sen çevrenin ve zaaflarının ürünü olarak bu dünyadan geçip gideceksin. Algılar aktarılan hafızanda yer edecek ve yanılsamalar yanılsamaları kovalayacak ve hayatın bu yanılsamalar üzerine sona erecektir. 

Nietzsche bir diğer yanda trajedinin mutlaklığından bahsederken insanın kendi kaderine hükmetmesinden ziyade hayatı bu dış etkenler ve insani sarsaklıklar ve düşmanlıklar ve tesadüflerin anlamsız gücü ve iradenin de etkisi üzerinden toplamda daha çok bir kader meselesi olarak ele almaktaydı. 

 

Ve özgürlük aslında zorunluluğun bilinciyken sahte misyoner attığı özgürlük sloganlarında sesini yükselttiği ölçekte kendini özgür bilir.

Özgürlük meselesinde bilinç özgür irade ile belirlenim arasında kalındığında belirlenime ağırlık verirken bir yandan doğa yasasına boyun eğer, diğer yandan da özgürlük karşısında saygıyla eğilir. İnsan o zaman özgürlüğünü kutlarken aynı zamanda tevazu ve özveri erdemlerini de onaylar, der düşünür. Sahte misyoner iradeyi kendi kaderinin bütünüyle yapıcısı bilir.

Tragedyalar bu anlamda bu soruna estetik bir çözüm sunar ve bize özgürlük ile belirlenim arasındaki çatışmayı nasıl çözebileceğimizi öğretir. 

Çünkü insani yapıyı sorgulamadan sahte misyoner gibi hayatı anlamlandırmak yüzeyselliktir. 

İşte solcu ve özgürlüğü sadece devletten özgür olma olarak ele alan ve bunu bayraklaştıran, sokaklarda sürekli özgürlük sloganı atan yüzeysel aktivistin özgürlüğü bu yüzden bizlerin radikal sol siyaset içindeyken attığımız özgürlük sloganlarımız kadar anlamsızdır. 

Trajik bakış açısı kaderini sadece iradi bir tercih olarak ele almaz. İnsan elbette kendi kaderinde önemli bir kahramandır ama bunu kendini tanıyıp dış etkenlerle birlikte düşünebildiğinde daha hakiki irdeleyebilir.

Özgürlükler aynı zamanda diğer devletlerden özgürlük, diğer kişilerden özgürlük, kendi devletinden özgürlük olarak da tasnif edilebilir ve bunların hepsi tek tek önemlidir. Ama özgürlük hakkındaki bilincimiz için en önemlisi insanın kendinden özgürlüğüdür. Yani zorunluluklarımız ve irademiz arasındaki ilişkinin sorgulanması ile kısmen gelişebilir bir şeydir. 

 

Nihat ÜSTÜN

28 Nisan 2021

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.