ROBİNSON CRUSOE VE YASAK AĞACIN MEYVESİ

02 Ağustos 2018 02:24 / 631 kez okundu!

 

 

Bilgelik ağacının meyvesini yiyen insan bilinçlenmeye başlar ve artık daha fazla bilmek ister. O artık kendinden dışarı doğru bir adım atmıştır. İnsanın kendinden dışarı adım atması ve artık kendi olmaması onun için aynı zamanda yabancılaşma halidir. İnsan artık bir taraftan sorgulamakta, öğrenmektedir, diğer taraftan giderek kendine yabancılaşmaktadır.

 

****

 

ROBİNSON CRUSOE VE YASAK AĞACIN MEYVESİ

 

1974 yılıydı. İzmir’de cumbalı bir Rum evinde oturuyorduk. Öğleden sonra kapı çalındığında annem açmıştı. Ayşe Hanımın küçük oğlu Sinan kapıdaydı. “Mihriban Teyze, eğer bir maniniz yoksa annemler akşam yemeğinden sonra size gelmek istiyor” dedi. Annem “Ne manimiz olabilir, buyursunlar” dedi.

Misafirlik hal hatır sormayla başlamıştı her zaman olduğu gibi. Mahallede herkes herkesin neredeyse yedi sülalesini bilirdi. Ayşe Hanım Kırşehirliydi. Nevzat Bey ise İstanbulluymuş. Onun babası bir zamanlar Yeniköy’de yazlık sinema çalıştırıyormuş. Kış olduğunda sinema makinesini minibüse koyup ver elini Anadolu diyorlarmış… İşte, Ayşe Hanım ile Nevzat Bey Kırşehir’de bu münasebetle tanışmış ve evlenmişler. Neredeeeen nereye...

Gecenin belli bir saatinde konu Adem ile Havva’ya nasıl gelmişti hatırlamıyorum. Abim üniversitede okuyordu, yeni devrimciydi ve parka ile gezer olmuştu. O da birden konuya dahil oldu. “Bırakın böyle cahillikleri. İnsan tabii ki maymunun evrimleşmesinden oldu” deyince birkaç saniyelik bir sessizlik oldu. Sonra babam “Biz insan olarak yaratıldık. Sen maymundan geldiğimizi düşünüyorsan maymunsun” deyince abim bir refleksle “maymun sensin" deyiverdi. Babam onu gece yarısı annemin yalvarmalarına karşın evden kovdu. Sonra ben ve kardeşim de devrimci olduk. Yıllarımız böyle devrimle hemhal olmakla geçti.

Felsefe dediğimiz şey hakikati arama, dış dünyayı ve kendini anlama çabasıdır. Bu yüzden çok uzun yıllar bilim ve din, felsefe disiplini ile çevrelenmişti.

Tek tanrılı dinlere göre insan tuhaf bir şekilde dünyaya gönderildi. Tanrı onlara “yasak ağacın meyvelerini yemeyi yasaklamıştı. Tanrı insanı kendine benzer yaratmıştı ve istediği de cennette huzurla yaşamasıydı. Yılan, Adem ile Havva’yı kandırarak yasak ağacın meyvesini yemelerini sağladı. Onlara “ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak iyi ile kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız” dedi. Adem ile Havva meyveyi koparıp yedikten sonra ikisinin de gözleri açıldı ama bu yüzden de cennetten kovularak dünyaya gönderildiler. İnsanın gözlerinin açılması aynı zamanda çelişkilere de gark olması demekti. Dolayısı ile gözün açılması iyi birşey midir bilinmez. İnsanın gözleri açıldığında özgür ve mutlu olabildi mi? O da şüpheli.

Tek tanrılı dinlerin binlerce yıllık yaratılış anlatısından bir kısım din bilgini ve filozof nasıl bir hakikat arar?

O meyvesi koparılan ağaç aslında bilgelik ağacından başka birşey değildir. Bilgelik ağacının meyvesini yiyen insan bilinçlenmeye başlar ve artık daha fazla bilmek ister. O artık kendinden dışarı doğru bir adım atmıştır. İnsanın kendinden dışarı adım atması ve artık kendi olmaması onun için aynı zamanda yabancılaşma halidir. İnsan artık bir taraftan sorgulamakta, öğrenmektedir, diğer taraftan giderek kendine yabancılaşmaktadır.

İnsan için en önemli meselelerden birisi aynı zamanda “kendini bilme” meselesidir. İnsanın özgürlüğü de kendini bilme ile ortaya çıkacak olan bilinç durumudur. Ama bizleri biz yapan özfarkındalık değil yarılmış kendilik (J.Gray’den) olduğu için yol çok uzun ve meşakkatlidir. Hakikat dediğimiz şey de aslında bu bitimsiz yoldur. “Kendini bilmenin” önemi konusundaki bilinen ilk farkındalık Sokrates’te olmuştur. Sonra birçok filozof ve mütefekkir de (Mevlana, Yunus, vd.) bu konuyu işlemiştir. “Kendini bilme” aynı zamanda insanın kendi içindeki hayvanın farkındalığıdır. Kendinin doğaya karşı köleliğinin farkındalığıdır. İnsanın doğasından ve diğerinden özgürleşmesinin ne kadar güç olduğunun farkındalığıdır. Bu farkındalık nasıl olacaktır? İnsan kendini kendinde tanıyamaz. İnsan kendini ancak diğerinde tanır. O halde insan kendini diğerinde tanımaya çalışmalıdır.

J.Gray “[Kendimizi] bilmediğimiz gerçeğini kabullenmek, gnostiklerin peşinde olduğundan çok daha farklı bir içsel özgürlüğü mümkün kılar. Bu negatif kabiliyetiniz varsa daha yüksek bir bilinç formu istemeyeceksiniz; olağan zihniniz size ihtiyaç duyduğunuz her şeyi verecektir. (...) Sağlam adımlar atan bir kukla olmaktansa tökezleyen insanların dünyasında yolunuzu bulacaksınız” diyor.

Yani aydınlanmacıların altını körükledikleri bilim ateşi önemlidir. Ateşin ışığı dışarıyı aydınlattığından insan onunla kendini bilmez, sadece dış dünyayı daha iyi görür ama onunla insan özgürleşmez. Onunla insanın kendini tanıması da mümkün değildir. Bu haliyle insan sadece dış dünyada sağlam adımlar atan bir kukla olabilir. Kendini bilmek biraz da nasip işidir (dini bağları zayıf olan ben nasıl nasipten bahsedebiliyorum? Bu da ayrı bir konumuz olsun).

Yani insan ancak kendini bilmeye başladığında özgürleşmeye de başlar. Bunun zorluğuna Montaigne şöyle sevimli bir anlatıyla değinir: “Doğanın insanlara en adilce dağıttığı nimet akıldır derler. Çünkü hiç kimse akıl payından şikâyetçi değildir. Nasıl olsun? Aklını beğenmemesi için aklından ötesini görmesi gerekir. İnsanın kendini akılsız sayması mantıkça da mümkün değildir. Öyle bir sakatlık ki bu, onu kendinde gören, kendinde görmüyor demektir. Öyle bir illet ki bu, devası yoktur; ama hastanın gözü kendine çevrilip de bu illeti gördü mü illet dağılıverir; güneşin sisleri dağıtması gibi.” Nasiplilik biraz da bu anlatıyla ilgili olabilir.

Felsefe bu yüzden daha çok varlığın ne olduğu ile ilgilenmiş, siyaseti de bu zeminde zenginleştirmiştir.

Spinoza bu alanda en çok akıl yürüten filozoflardan birisidir. Spinoza’ya göre insan “neden- sonuç” ilişkisinden asla kurtulamayacağı için, özgürlük meselesini zor bir mesele olarak tanımlar. Ona göre yaşam sadece zorunlulukların arenasıdır. Sadece Tanrı özgür olabilir. Çünkü Tanrı’nın kararlarının ön nedenleri yoktur. İnsan ise neden-sonuç ilişkisine bağlı yaşar. İnsanın bağlı olduğu nedenlerden birisi tutkudur. Dolayısı ile sürekli maruz kaldığımız tutkular bizi şu ya da bu yolla itip çaresiz kurbanlar haline getirir. İnsan sadece tutkularının taşıyıcı olma pasifliğinden kendini kurtarıp eylemlerinin nedenini anlamaya başladığında özgürleşmeye başlar.

Robinson Crusoe çocuk kitabı gibi okutulmuştur. Oysa D.Defoe, büyüklere üzerinde önemle durulması gereken bir eser bırakmıştır. Bu eser aynı zamanda ondan beş yüz sene evvel yazılmış olan İbn-i Tufeyl’in kitabından sonraki ilk felsefi romandır. Ve bir ölçüde ondan esinlenilmiştir ama iki ayrı kitapta iki ayrı anlayış (batı-doğu) hüküm sürer. İkisinde de ada metaforu vardır. Bugün bizler hem varoluşun hikaye edilişini, hem batı ve doğu kültürlerinin farklı bakış açılarını bu eserlerden de sentezleyebiliriz. (Ancak bu farklılık mutlak ve olması gereken bir farklılık olarak alınmamalıdır.) Konu, yaratılışın anlatısı, sonra da insanın hem içe doğru, hem de dışsal olarak meşakkatli macerasının anlatısıdır aslında.

Robinson Crusoe’a ev sahipliği yapan ada, doğa anaya benzetilirken, Robinson'un kaza yapan gemiye çıkmasını sağlayan ip göbek bağına, gemi anne karnına, onu adaya itekleyen su da hamile kadınların karnındaki suya benzetilir. Aslında düştükleri ada sembolik olarak dünyadır. Bu adada her şeyi Robinson tek başına kuracaktır. Evi o yapmıştır, hayvanları o ehlileştirmiştir, tarlayı o hazırlamıştır. Cuma adaya diğer yamyamların yemek için getirmiş oldukları birisidir. Robinson onu kurtarırken tüfeği ile bir yerliyi de öldürmüştür. Cuma şaşkındır. Diğerinin yanına yanaşmadan bu beyaz adam herhangi birini öldürebilmektedir.

Bu buluşma ile hem var oluş hem de köle-efendi ilişkisi anlatılmak istenmiştir. D.Defoe dışsal gibi görünen bu köle-efendi ilişkisini mantıklı gerekçelere dayandırır ve insanı rahatsız eden bir durum ortaya çıkarmaz.

Cuma ile Robinson arasında kültürel birikimlerin farklılığından kaynaklanan doğal bir efendi-köle ilişkisi başlamıştır. Cuma’ya düşen, onun buyrukları doğrultusunda çalışmaktır yalnızca. Bir başka bakış açısıyla Cuma, Robinson’un dini ve kültürel donanımına maruz kalmıştır. Cuma için bir arkadaş olmanın ötesinde o aynı zamanda efendi için bir denektir. Efendi onu adayı değiştirdiği gibi değiştirecektir. Bu deneyin başarılı olmasının ön şartı ise Cuma'nın göstereceği sadakattir. Cuma bu sadakati gösterir ama aynı zamanda kölenin efendiye karşı duygusu da her durumda olumlu değildir. Bir diyaloglarında Cuma Robinson’a “Sana hayvandan fazla olduğumu göstereceğim. Hayvan kendi hayatını riske atamaz ama ben atacağım” der. Kölenin bilinci kendini efendide var etmekle sınırlıdır.

Sembolize edilene geldiğimizde; sömürgeciliği devamlı ve etkili kılan şey sadece silah gücü olmamıştır. Batı, sömürgeleştirdiği yerlere kendi entelektüel, kültürel birikimini kolaylıkla aktarabilmiştir. Çünkü merkez (Fransa ve İngiltere’dir) bu entelektüel zenginliği çeperin elitleri ile paylaşmıştır. Örnek vermek gerekirse bu alanda Rus yayılmacılığı aynı başarıyı gösterememiştir. Çünkü entelektüel fikirler ortaya koyamamışlardır. Ancak, bu maruz kalınan kültür, küresel anlamda sadece negatif sayacağımız bir kültür de değildir.

Bu köle-efendi ilişkisini anlatan Robinson Crusoe romanı daha sonraki dönemlerde Hegel ve Nietzsche’yi de etkilemiş, onların köle-efendi ilişkisi üzerine tezler yazmasına neden olmuştur. Onların köle-efendi ilişkisi, büyük oranda insanın kendinden çıktıktan sonraki (insanlaşma) içsel süreci ile ilgilidir. Yani bir ölçüde cennetten atılmasından sonraki süreci ile ilgilidir.

Marksistler yasak ağaçtan başlayan bu köle-efendi ilişkisini Hegel’in anlatısından biraz daha politik bir arenaya çekmişlerdir. Dolayısı ile Hegel varken Marx’a gerek yoktu sözü biraz da bundan kaynaklanır. Özellikle Lenin’de bu anlatı daha politik uçlara kaydırılmıştır.

F.Engels, “Tarihte Zorun Rolü” adlı makalesinde Hegel ve Spinoza’dan önemli etkilenmelerde bulunmuştur ama onların özgürlüğe karşı ortaya koydukları zorunluluklar anlatısını olduğundan fazla politikleştirince özgürlük meselesini büyük oranda dışsallaştırarak anlamını zayıflatmıştır. Oysa Marx’ın öncülü olan Hegel, efendi-köle ahlakını büyük oranda içsel bir diyalektik olarak algılamıştır. Onda insanın içindeki iki kişi gibidir efendi-köle ahlakı. Yani aslında biri kendinin ötekisidir. Hegel, efendi-köle diyalektiğini insanın insan olabilmesi için kendi bilincine varma ve kendi bilincini diğerlerinin de kabul edebileceği gibi nesnel hale getirme, bu yolla özgürleşme sürecinin görüntüsü olarak değerlendiriyor. Dolayısı ile insan maymundan gelse de onun insanlaşma süreci tam da dinin anlattığı gibidir. Yani hayvan bilgiye maruz kalınca kendinin içinden çıkarak dünyaya düşmüş ve farklı bir cins haline gelmiş, önemli bir yabancılaşma yaşamıştır. Bu durumda din ile bilim o kadar da birbirinden kopuk değildir.

Nietzsche “Batının ahlakı 2500 yıldan (antik yunandan) beri sürdürdüğü köle ahlakıdır” dediğinde, bu cümlesiyle şunları anlatmak istemektedir: Batının ortaya çıkardığı ahlak kölenin ahlakı gibi verilen görevleri layıkıyla yerine getiren ahlaktır. Batıda herşey düzenlidir ve insanlar kırmızı ışıkta mutlaka dururlar. Yapılması neyi gerektiriyorsa onu kurallaştırarak pratiğe dökerler, yaşamı standartlaştırırlar, verilen buyruklara mutlaka uyarlar ama bu onları kölelikten alıkoymaz, tersine aslında köleleştiren de bir şey olur. İnsan bu durumda kendi doğası ile daha büyük bir yabancılaşma yaşar. Çünkü insan doğasında bu kadar düzenlilik yoktur. Sonra batıdaki insan, dış ilişkilerde inanılması güç bir şekilde koşulluluğa dönmekte ve dost-düşman ilişkisine gömülerek kendi içindeki düzenliliği (demokrasiyi ve meşruiyeti ve gündelik hayatı) dışa (çepere) yansıtmamaktadır. Burada onu engelleyen, alta çalışmakta olan nedir? Yaratılmaya çalışılan değerler alanının altında yatan doğadır, doğanın devasa gücüdür. Bunu söylediğimde batının ortaya koyduğu devasa değerler silsilesini reddedemeyiz. Bir tespit yapıyorum. Bu kadar düzenli bir kurallılık oturtmuş olan batı istisnayla karşılaştığında ötekileştirmeye, dağılmaya başlıyor. Diğerinden ürküyor ve korkuyor.

Bunu son dönemin pratiğinde mültecilere takınılan tavırda görebiliriz. Mülteci sorunu daha büyük oranda merkezin sorunu değil midir? Afganistan sorununu Türkiye/Ürdün mü, yoksa ABD/SSCB mi yaratmıştır? Ama zengin merkez sadece küçük sayıdaki mülteci grubunu bile almakta zorlanıyor ve Akdeniz bir ölüm çukuruna dönüşüyor. Oysa Türkiye onlardan çok daha güçsüz haliyle 3,5 milyon mülteciyi, Ürdün 2 milyon mülteciyi kabul edebilmektedir. İşte bu seçim, ahlaki alanda sorunlu hale geliyor. Ve hemen J.Gray’in önemli sözü bizi etkiliyor: “Etik yaşam trajik seçimlerden arındırılamaz.

J.Gray “batının içeride kurduğu sözde barış dışarıda hiç bitmeyen bir savaş olarak tanımlanabilir” diyor.

Biz kendimizi nasıl ki batıda (diğerinde) tanıyorsak ve kendini tanımanın tek yolu diğeri ise, batı da gerçeği görmek istiyorsa kendini bizde tanımak zorundadır. Bu bir ölçüde kendini de bilmektir.

 

Nihat ÜSTÜN

02.08.2018

 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.