OTORİTE, MUCİZE, GİZEM, METAFOR ve ÖZGÜRLÜK

09 Ağustos 2018 15:52 / 717 kez okundu!

 

 

Hakikat arıyorsak göreceğimiz şey şu olur: Tahakküm her yerdedir. Devrimleri yapanlar da kiliseyi ve kralı savunanlar kadar kölelere karşı efendidirler. İçe döndüğümüzde ise karşılaştığımız manzara şöyledir: Efendisini kendi içerisinde saklamış olan köle aslında kendi kendisinin kölesidir. Bu yüzden insanı anlamadan siyaseti anlayamayız.

 

****

 

OTORİTE, MUCİZE, GİZEM, METAFOR ve ÖZGÜRLÜK

 

1977 Bir Mayısında Dolmabahçe istikametinden dev bir Marks, Engels, Lenin pankartı ile Taksim’e giriyorduk. "Ekmek, Barış, Özgürlük" sloganlarını hançeremizi yırtarcasına atıyorduk. Birisi megafonla bağırdı: “Yaşasın Özgürlük. Asıl olan Özgürlüktür yoldaşlar.” Yıllar sonra bu an geldi aklıma ama zihnimdeki görüntü dün gibiydi.

 

Biz Marks’ın gösterdiği yolun partizanlarıydık ama Marksizmi de bilmiyorduk. Marksizmin özgürlük anlayışından da bihaberdik. Özgürlük kavramının tarihinden bahsetmek isterim. Antik dönemde özgürlük meselesi sadece dışsal bir eylem meselesiydi ve bu haliyle önemle üzerinde durulacak bir kavram da değildi. Antik Yunan'da metafizik dediğimiz şey, sadece zaman, varlık, yokluk, hiçlik, ruh, doğa gibi kavramlarla uğraş içerisindeydi. Avrupa’da 1500 yıl önce “özgürlük” kavramı Aziz Augustinus’la birlikte ilk defa insanın kendinden özgür olması anlamında Hıristiyanlık kültürü içerisinde yer aldı.

 

Onda içsel özgürlük mutlak olarak her insanda var olan bir şeydi. Yani insanlar özgür doğarlar ve seçimlerini özgür yaparlardı. Kölelerin bile özgür olmaları mümkündür. Yani milattan sonra 4. yüzyılda yaşamış olan Aziz Augustinus bir ölçüde J.Paul Sartre’ın şekillendirdiği varoluşçuluğu o dönemde keşfetmiş gibiydi. Bizde özellikle kaba sol kesimlerde ve Kemalistlerde hem de 70’li yıllarda bile (siyaset/otorite/özgürlük ilişkileri anlamında) yaprak kıpırdamıyordu. Tuhaf bir durumdu.

 

Batıda Hıristiyanlığın gelişmesinden sonra mutlak içsel bir şey haline getirilmiş olan özgürlük daha sonraları içerikli şekilde tartışma konusu olmaya başladı. Özgürlük meselesinde bazı filozoflar insanın özünde mutlak bir özgürlüğe sahip olduğunu söylerken bazı filozoflar ise insanın hiçbir zaman özgür olmadığını, özgürlüğün sadece bir yanılsama ya da sanı olduğunu ileri sürmekteydiler. Bu konuda yoğun bir anlama gayreti batı düşüncesini etkiliyordu. Yani özgürlük meselesinde deterministler ve determinist karşıtları olarak fikir ikiye bölünmüştü. Kimisine göre Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde özgürlüğün iç özgürlüğe dönmesi ile dışsal özgürlük meselesi bilinçli şekilde pasifize edilmiştir. Bunu daha çok Hannah Arent söylemektedir. Oysa J.P. Sartre önemli bir tanrıtanımaz olmasına karşın özgürlüğü tamamen bir iç mesele olarak ele almaktadır. Onun varoluşçuluğuna göre insan her zaman özgürdür ve hiçbir koşulda hiç kimse insanın özgürlüğünü elinden alamaz. Dolayısı ile ona göre insan özgürlüğüne mahkûmdur. Ancak Sartre için bu çok olumlu bir şey de değildir. Çünkü insan her zaman özgürlüğün devasa kayasını omuzlarında yük olarak taşımak zorundadır. Bu, insani sorumluluk duygusudur. İnsan, ona göre, her zaman özgürce karar verme zorunda kalır ve verdiği her karar onun geleceğini belirler. Ve o özgürlük, rahatsızlık veren bir sorumluluk duygusunu beraberinde getirmek zorunda kalır. Sartre, Descartes’ı “özgürlüğün olumsuz niteliğini” ilk keşfeden kişi olarak övmektedir. Çünkü Sartre'da özgürlük ontolojik bir durumdur. Ona göre aslında özgürlük dediğimiz şey belirli bir tanıma sığmaz ama sadece tasvir edilebilir. Sartre, Malraux’un “ölüm, insan özgürlüğünü kadere çevirir” sözünü oldukça değerli bulur.

 

Sarter 1969 yılında bir yandan (ortodoks) Marksizmin insanı ve bireyi anlamlandırmadaki yetersizliğini, donmuşluğunu ortaya koymaktaydı. Diğer yandan da varoluş felsefesini de gözden çıkarmış ve onun Marksizmin kıyısında yaşayan “asalaksı bir ideoloji” olduğunu söylemeye başlamıştır. Sonunda (3. döneminde) mutlak özgürlüğün bir yanılsamadan başka bir şey olmadığını ilan etmiştir. Son olarak o “Hegel’in tersine tarihin sonunda kalıcı bir özgürlüğe varılacağının garantisi yoktur; mutlak bilinç pekala özgürlüksüzlüğü, şiddeti ve uyumsuzluğu da seçebilir” diyerek düşüncesine noktayı da koymuştur. J.P.Sartre’a göre, sürekli karar vermek zorunda kalan insan böylece trajedisini de kendi özgür seçimleriyle yaratır.

 

Trajedi dediğimizde karşımıza çıkan modern dönemin en önemli yazarı (hatta psikiyatrisi de diyebiliriz) Dostoyevski’dir. Mesela, Karamazov Kardeşler. Muazzam bir trajedidir. Siyaseti onunla algılamaya çalışma, çok önemli bir anlamaya çalışma olurdu.

 

Marksizmi anlamıştık(!) ama anlamaya çalışmamıştık. Oysa, anlamak zihni tembelleştirir. Önemli olan anlamaya çalışmaktır. Çünkü her anlama muhtemeldir ki bir yanıyla da yanlış anlamadır. Türkiye solu onu anlamaya çalışmadı sadece basitçe anladı(!) ve zihni tembelliğini arttırdı. R.Sennett’e göre onun eserlerinden otorite/yanılsama ve özgürlük arasındaki ilişkinin en radikal çözümlemesine “Karamazov Kardeşler” eserindeki “Büyük Engizitör” bölümünde görürüz. Çünkü anlatıda metafor önemli iş görmüştür.

 

(Sennett’in anlatısından) Hz. İsa (tanrı) 16. yüzyılda Sevilla kentine gelir; Büyük Engizitör yolda Hz. İsa ile karşılaşır. Hz. İsa, anlattıklarını ve gerçekleştirdiği mucizeleri seyreden kalabalıkla çevrilidir. Büyük Engizitör’ün dünyevi otoritesi öylesine büyüktür ki kalabalık onun önünde eğilir ve tanrıları olan Hz. İsa’yı tutuklamasına izin verirler. Gece yarısı Büyük Engizitör Hz. İsa’nın hücresine gelir; amacı kendisinin aslında hizmetkârı olduğu tanrıyı neden hapsettiğini ve onu ertesi sabah neden yaktıracağını kendisine anlatmaktır. Büyük Engizitör büyük bir kızgınlıkla Hz. İsa’yı insanlara “otorite ve özgürlüğün” birlikte var olabileceği bir hayali sunmakla suçlar. Hz. İsa böyle yapmakla zalimce davranmıştır; çünkü insanlar bu bileşiğin yükünü kaldırabilecek durumda değildir. Engizitör “Size derim ki, mutsuz yaratığın kendisiyle birlikte doğan özgürlük hediyesini anında devredebileceği birini bulmak kadar insana acı veren bir endişe yoktur.” der. O bütün gece ortaya koyduğu anlatısında meseleyi biraz da Hobbes’un anlatmaya çalıştığı gibi ortaya koyar. Ona göre insan bir asi olarak doğar ve disiplinsiz, tamahkâr, sadece kendini düşünen bir hayvandır. İsyankârlığı aynı zamanda yıkıcılık taşır. Hobbes’un hayvanı kendini denetleme gücünden de yoksundur. Ve bu denetimsizlik ile insanlar birbirlerini yok etmeye meyillidir. Oysa Hz. İsa, insan doğduğunda var olan ahlaksızlık gücünden daha büyük bir gücü yaratabilecekleri konusunda insanları yüreklendirmeye çalışmaktadır (burada Kant’ın koşulsuz Buyruklar fikrini ya da liberalizmi düşünebiliriz). Bunun için ona göre insan yüce bir otorite ya da ilke arar. Hz. İsa’nın suçu, özgürlük için mucize, gizem ve otorite oluşturma çabasıdır. Büyük Engizitör’e göre insanın özgürlüğü öncelikle insan için tehlike arz eder. Otoriteden özgürleşen insan birbirini öldürerek yok edebilir (modern insan için de bugün en önemli korku insanın insanlığı yok etmesi korkusudur). O dönemde en önemli otorite tanrı otoritesidir. Ondan tamamen özgürleşmek Engizitör’e göre aslında hayvanlaşmaktır (geri dönmektir). Hikâyenin ikinci bölümünde konuşmaların devamı vardır ve nihayet Büyük Engizitör insanlığı kurtarmak için kendisini şeytanın hizmetine sunduğunu itiraf eder ve insanın kendisini yok etmesini engellemeye çalıştığını anlatır. Bu konuşmadan sonra Hz. İsa tek bir laf etmeden eğilip Büyük Engizitör’ü öper. Engizitör duygulanır. Ve bu görüşlerine karşın Hz. İsa’yı serbest bırakır. O dışarı çıkar ve gözden kaybolur. Kim kimi ikna etmiştir? Bilinmez. Tanrının sevgisi, baskının mantığını alt edip onu otorite ile özgürlüğün bir arada olabileceğine ikna etmiş midir? Yoksa şeytanın sözcüsü (engizitör) sonunda tanrının gerçeklerle yüz yüze gelmesini mi sağlamıştır? Yani Tanrı artık inanmıştır ki insandan bir şey olmaz, engizitör doğru bir şey yapmaktadır ve otoriteyi yüksek tutmak doğrudur. Gizemli ve mucizelerle bezenmiş bir konu.

 

Mucize kelimesi etimolojisine bakıldığında aciz kelimesinden türetilmiştir ve önemli ilişkileri vardır. İnsan aciz kaldığında mucizeye ihtiyaç duyar. Mesela, Hz. Musa halkını Firavundan kaçırırken deniz kenarında sıkışmış ve sonunda aciz kalmıştır. İşte o zaman bir mucize olmuştur. Mucizeler her zaman insan aciz kaldığında ortaya çıkan şeylerdir. Ve mutlak bir anlam taşırlar. Dostoyevski’ye göre ise trajedi gereği gizemin yanıtı yine başka bir gizemdir. O istencin ve içgüdülerin insan üzerindeki etkilerini olanca haşmetiyle anlatmaktadır.

 

Dostoyevski'ye göre de otoriteyi yadsıma insanın özgür ve cinsel arzu dolu bir hayvan olduğu ilkel doğasına geri dönüş çabasıdır. O, dünyadaki inançsızlık ruhundan duyduğu korkuyu sırf inanç için inanca inanışını somutlaştırır. Ona göre özgürlük için otoriteye inançsızlık asla özgürlüğü geri getirmeyecektir; çünkü son tahlilde insanlar özgür olmak istemezler. Özgürlük istemi bir yanılsamadır. İnsanlar yalnızca, özgür olmak istediklerini tasavvur etmek isterler.

 

Bana göre ise var olan her şey de mutlak haline getirilmemelidir. Yani otorite mutlak iyidir gibi bir anlayış da insanı köleleştiren bir unsur olabilir. Biz normal ilgi kıvamında olumluluğu aşmayan otoritenin olumluluğundan bahsediyoruz. Özgürlük meselesini bilmeden de insan özgürlük için doğru adım atamaz. Spinoza’ya göre insanlar bilmedikleri şeyin kölesi olurlar.

 

Otorite ve özgürlük meselesine bir başka bakış açısı da liberal bakış açısıdır. O da şudur: İnsanların hem kendi bakımını üstlenen bir iktidarı isterken diğer yandan da kendi kendisini kısıtlamasını beklemek o kadar doğru bir beklenti olmasa gerek. Devletlerde diğerkâmlık çok da işleyen bir şey değildir. Dolayısı ile liberaller, devletin olabildiğince küçülerek müdahaleci olmaması gerektiğini düşünürler. Özellikle ekonomi alanındaki özgürlüklerin diğer alanlardaki özgürlükleri pekiştirdiği yönünde değerlendirmeleri vardır. Bu konularda liberaller olarak yeni tartışmalar açmak zorundayız.

 

Nobel ödülü alan J.P.Sartre sadece bu varlık/özgürlük konusunda büyük eserler vermiş, yine de emin olamamıştır. Sartre yine bir varoluşçu olan Heidegger’i etkileyerek onun fikirlerinde yeni düzenlemeler yapmasına neden olan birisidir. Ancak o her zaman araştırmalarına, okumalarına ve günlük yaşamındaki deneyimlerine devam etmiştir. Çünkü o, anlamış biri değildi. Hep anlamaya çalışan birisiydi ve zihni tembelliğe izin vermeyerek üç defa fikir değiştirmiştir. Nobel aldığı varoluşçuluk meselesi için daha sonra “skandal” demiştir. O da ikinci döneminde Marksistti ama halen anlamaya çalışan bir Marksistti. Üçüncü döneminde Marksizmi de terk etmişti. Ama tüm algı yanlışlıklarını ortaya koyarak bir terk edişti ondaki. Mesela, bizim solcu ve Kemalistlerin önemli bir kısmı hiç fikir değiştirmezler. Onlar için Kemalist kalmak bilimde kalmaktır. Özgürlükte kalmaktır. İlericilikte kalmaktır ve onurda kalmaktır. Aslında batıyı amaç edinen, ondan emin olan bizimkiler ile batı düşüncesi arasında tuhaf bir paradoks var. Kemalizm sürekli savrulma durumundadır. Hatta Türkiye'de gelişmekte olan entelektüel fikirler gelecekte bu değişmeyen batıcılığı daha da ufalayacak gibi. Çünkü Kemalizmin bu kadar ayakta kalmasının temel nedeni bana göre entelektüel boşluktur. Ama gelecekte bunun aynı kalması pek mümkün görünmüyor. Türkiye bu alanda da değişim içerisindedir. Sonuç onlar açısından hep hayal kırıklığı olmaya yazgılı gibidir. Peki, sonra ne olacak? Sonra belki daha aklı başında, batının gerçek fikirlerinden doğan bir batıcılığı kendi ülke şartlarında değerlendirerek bir sosyal demokrasi siyasetini ortaya koyabilirler.

 

Batı şimdi siyaset alanında tekrar hareketleniyor gibi. Ancak bu hareketliliğinde olumluya yönelik bir anlamlılık yok. Kaba bir siyasi ırkçılık ve ötekileştirme, Türkiye üzerinden tehlike algısını yansıtma yeniden siyaset içerisinde yer bulmaya başladı. Oysa politika ve felsefe batıda kısa bir süre önce daha doğruya yönlenmiş, dramatik form tarafından şekillendirilmeye başlamıştı. Yani, merkezde yine insan yapısı psikolojisi ve onun trajedisi vardı; dramanın ilgileri ise felsefe ve politikayı genişletiyor ve zenginleştiriyordu. Şimdi işler değişmeye başladı.

 

Tabiidir ki bizler tüm bunlardan birçok ders çıkarabiliriz ve çıkarmalıyız da. Yani bir yandan ileride mutlak bir özgürlük ortaya çıkaracakmışız gibi çaba sarf etmeliyiz, diğer yandan insanın ve onun oluşturduğu devletlerin ne olduğunu bilerek naifliğin ötesinde bir akılla yol almalıyız.

 

Acı ve adaletsizlik bu dünyada tamamen yok edilemez. Bunun bilgisini trajik deneyimimizden biliyoruz. Ancak, bu nedenle herhangi bir şey yapılamaz gibi bir fikir de doğru fikir olamaz. İnsanlık mücadeleye devam edecektir.

 

77 Bir Mayısında özgürlük sloganı atan partizan gerçekten özgürlük aşığı birisi miydi? Onsuz yapamayan birisi miydi? Yoksa özgür olduğunu tasavvur etmek isteyen birisi miydi? İçimizde daima sevgi dolu despotlar barındırırken özgürlük için kendini öldürmeye kalkmak nasıl bir şeydir? İnsanlık için ya da özgürlük için yapamayacağımız şey yoktur (ölüm dâhil). Ama bir kişinin yavaş yemek yemesine de tahammül edemeyiz. Sadece ehh...insan diyebiliriz. Anlatılmaya çalışılan da aslında budur.

 

Hakikat arıyorsak göreceğimiz şey şu olur: Tahakküm her yerdedir. Devrimleri yapanlar da kiliseyi ve kralı savunanlar kadar kölelere karşı efendidirler. İçe döndüğümüzde ise karşılaştığımız manzara şöyledir: Efendisini kendi içerisinde saklamış olan köle aslında kendi kendisinin kölesidir. Bu yüzden insanı anlamadan siyaseti anlayamayız.

 

Dostoyevski ilk dönemlerini tarif ederken ham bir sosyal anarşisttim diye anlatır. Olgunluğunu da halkını anlamaya başladığı dönem olarak tanımlar.

 

Hatırlatmak isterim: Anlamak(!) insan zihnini tembelleştirir. Bizler anlamaya çalışmalıyız, çünkü her anlama aynı zamanda biraz da yanlış anlamadır.

 

Nihat ÜSTÜN

08.08.2018

 

Son Güncelleme Tarihi: 09 Ağustos 2018 16:32

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.