O MAHUR BESTE ÇALAR, MÜJGAN'LA BEN AĞLAŞIRDIK…

09 Mayıs 2018 14:28 / 687 kez okundu!

 

 

Bir gayret içerisinde derman aradığın aşikâr. Ama Trajedi burada başlıyor. Düccane Cündüoğlu’nun dediği gibi, “Dermanımız derdimizin içerisindedir. Mesele bunu görmektedir.” Bana göre de dermanımız vasat bir anlayış olan düşmanlık siyasetinden vazgeçmektedir. Yani, siyasetten bahsediyorsak, aradığımız derman, derdimiz olan düşmanlığımızın bitirilmesindedir. Yani derdimizdedir.

 

*****

 

O MAHUR BESTE ÇALAR, MÜJGAN’LA BEN AĞLAŞIRDIK…

 

Kral da olsak, soytarı da, çeliğe su da versek, bir ağaç gibi tek ve hür olsak ya da orman gibi kardeşcesine, aslen tutkudur bizi peşinde sürükleyen, kendi tadına varmaktır arkasından koştuğumuz. Farklı olmak isteriz herkesten, çünkü tutkumuz büyüktür varlığımızdan. İlk günah da başlamıştır bir tutkudan, sonra dönüşmüştür düşmanlıklara.

 

Bu sefer tragedya üzerinden günümüz siyasetine girmeyi deneyeceğim.

 

O mahur beste çalar, Müjgan’la ben ağlaşırdık… Nasıl trajik bir şarkıdır…. Hele söyleyen Ahmet Kaya’ysa.

 

1972 yılının 6 Mayısını acıyla andık. Atilla İlhan asılan üç genç (Deniz, Hüseyin, Yusuf) için infazın ertesi günü hüzünlenip bu şiiri yazmış, Ahmet Kaya da yıllar sonra onu okumuştu.

 

Şimdi Trajedinin neresinden başlamak lazım bilmiyorum. Onlar sonuçta darbeye neden olmuşlardı ama meşru hükümeti, yani halkı indiren generallerdi. Onların darbe sonrası başbakanlığa getirdiği de CHP’nin en önemli ikinci adamı Nihat Erim’di. Gerçi bu gençler de başka generallerin darbe yapmasını umut etmişlerdi. Hasan Cemal o dönemin bire bir tanığıdır. Anlattığına göre sol askeri darbe sonrası Doğan Avcıoğlu’nun başbakan olacağını umut etmişlerdi ve bu yönde çalışmışlar, bir general ile Avcıoğlu’nu gizli görüştürmüşlerdi. Elbette idam edilmeleri çok yanlıştı. Keza idamdan 8 yıl sonra o CHP’li başbakanın DHKP-C tarafından suikastla öldürülmesi de.

 

Ahmet Kaya o besteyi bir şarkı ile birleştirdi. Sonra bir ödül gecesinde, Kürtçe de şarkı yapacağını söyledi. Kemalist kesim ona çatal, bıçak fırlattı. Üzerine yüründü, yüzüne tükürüldü. O zar zor mekândan çıkarılırken Kemalist kesim marşlar söylemeye devam ediyordu. Sonuçta Fransa’ya kaçabildi; orada vatan hasretiyle ölüp bu trajik dünyadan, ardında bir trajedi bırakarak geçip gitti.

 

Tragedyayı bir sanat biçimi olarak ilk defa antik yunan döneminde görüyoruz. T. Eagleton’ın söylediği gibi tragedyayı önemsiz sayamayız çünkü o, içinde yüzdüğümüz yüksek dram ve hüzündür. Aristo’ya göre, trajedi izlerken hem acıma duymamız hem de kendi hayatlarımız için de korku duymamız gerekir. Çünkü bu dünyada belirgin olmayan bir saçmalık ya da düşmanlık ya da umut yüzünden insan her an bir kötülükle karşılaşabilir. Bu saçmalık çoğunlukla insanın yapısıyla da ilgilidir. Tragedyada kahraman sonunu bilir aslında. Çünkü ortaya çıkan ağır hüzün yazılı kaderden başka bir şey de değildir. Tragedyada kahraman aslında insanlığın ta kendisidir. Tragedyaya göre, kaderi yazan, insan denilen varlığı da böyle planlamıştır.

 

Tragedya, insanın tuhaflıklarına, yalanlarına, kahramanlığına, taşkınlığına, tutkularına, acılarına, birey olarak kendisinin bütüne kurban edilmesine, kibrine, kurnazlığına, politik hasımlarına acımasız yaklaşmasına, yıkım ve sefaletine, çelişkilerine, vasatlığına dair bir şeydir. Dolayısı ile insan yaşamı aslında toplam olarak bir trajedidir. Tragedya antik dönemden sonra uzun bir uyku dönemi geçirmiş, sonra modern çağın başlangıcında Shakespeare ile önemli bir atak yapmıştır.

 

Otello trajedisini ele alalım: Soylu Otello’ya dost gibi görünen ama düşman olan Iago karakteri önemlidir. Iago onu parçalamaya benliğine sinsi bir hiçlik sızdırarak başlar. Kötülüğü temsil eden Iago’ya göre Otello, övüngen bir kimlik çokluğunu temsil etmektedir. Otello’nun bu eksikliğinde en önemli şey, kendisinin tutarsız olması ve birçok şeyin (mesela kötülüğün) bütünlüksüz olduğunu anlayamamasıdır. Tragedyada konu böyle akıp gider…

 

Ağlaşma (belki de Atilla İlhan’da da öyledir) sadece ölüme değil, yaşanmakta olana, ortaya çıkan çelişkilere ve yarın da yaşanacak olanadır. Yani insana dair olanadır. Mesela, 15 Temmuz’da yaşanacak olanadır. Yani insanlığın kaderinedir. Aslında yarın yaşayacağımız kumpaslara, yalanlara, kibre, kurnazlıklara, acımasızlıklara, düşmanlıklara ve dolayısı ile yıkıma ve sefaletedir. Bu trajedi doğuda böyledir ama batıda nasıldır? Orada yine insana dairdir ama farklı kılıktadır.

 

Düşmanlaştırmada etken madde salt kötülüktür. Karşı siyaseti kötülük olarak yorumlama gayretimiz de bu yüzdendir. Çoğunlukla Kemalist kesimlerin algısı din, cehalet ve ortaya çıkan kötülük ve karanlık üzerinden oluyor. Bunu biliyoruz. Ancak bu varsayım kökten sorunludur. Çünkü insan eylemleri ortaya bir kötülük çıkarsa da, açıklanabilir bir şeye dayanmaktaysa bu durumda onlar kötü olamazlar. Olgu bir nedenden çıkmıştır ve kötülüğün asıl sahibi, bu nedendir. Ya da insanlar yaratım olarak kötüdürler ve bu durumda da onlarla ilgili yine söylenecek bir şey olamaz. Çünkü sorumlu olan bu sefer yaradılıştır. Ancak, geçerli olan birincisidir. Yani, Iago’nun söylediği gibi, salt bütünlük taşıyan bir kötülükten bahsedemeyiz. Onun için, bütünsellik taşıyan tüm düşmanlaştırmalardan kaynaklanan algı yansıtmaları, boşluk taşır. Dolayısı ile aynı zamanda vasatlık taşıyan salt kötülük aramakla meşgul olan kim varsa bilsinler ki, boş işlerle uğraşmaktadırlar.

 

O halde siyaseten neden bu kadar düşmanlık taşıyıp bu tutkumuz yüzünden erdemden dahi vazgeçip siyaseten düşmanlığımıza yol verebilecek yalanlara meyil edebiliyoruz? Bunun sebebi bana göre trajedideki gibi tutkularımızın varlığımızdan bile büyük olması ile ilgilidir. Bu yüzden kendimizle uğraşmamız gerekiyor. İyi ki yakın arkadaşlarımızla farklı fikirlerdeyiz. Ya hepimiz aynı fikirde olsaydık ne olurdu? Herhalde ortaya çıkan mutlak bir erdemsizlik olurdu.

 

Trajediye devam edelim… Nazım Hikmet’i düşünelim... Hayatı CHP döneminde komplolarla karartılmış ve ömrünün önemli bir bölümünü hapiste geçirmiş ve DP döneminde çıkarılan afla içeriden çıkıp ülkesinden kaçmak zorunda bırakılmıştır. Sonunda onun hayatı da SSCB’de memleket hasretiyle trajik bir şekilde sona ermişti. O bir şiirinde şöyle diyordu: Ben sadece ölen babamdan ileri, doğacak çocuğumdan geriyim ve bir kavganın adsız neferiyim. Bu da onun Marksist anlayışının en trajik anlatısıdır. Çünkü yanlış bir saptamadır ve ömrü bu yanlışlık algısı üzerinden trajediye dönüşmüştür. Oysa geçmiş, gelecekten daha fazla varlığa, hayale sahip olmasa da bir zamanlar önem arz etmiş olmasından ötürü deneyip yaratarak önümüzü açtığı için gelecekten üstün konumdadır. Halen geleceğe, gerçekleşmemiş olana hükmedebilmesi de bu yüzdendir. Dolayısı ile bu alanda asıl olan giriftlik ve karmaşadır. Gelişen bilimdir, zihin değil, ahlak değil, hoşgörü değil, akıl hiç değildir. Nazım giderek insanın daha çok bilgi sahibi olacağından daha mutlu olacağına dair bir inanç ortaya koymuştur. Yani dışa yönelik bir bilgiden bahsetmektedir. Oysa sorun dışsal bilgiden çok kendini bilmektedir. Böylece muhafazakarlık ile devrimcilik kökten farklılaşır. Yunus’un dediği gibi; İlim, ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir.  Sen kendini bilmezsin ya nice okumaktır? Hal böyle iken Nazım’ın, Yunus’tan daha ileride olduğu kuşku götürür. Çünkü psikolojiden bahseden Yunus’tur.

 

Sabahattin Ali, öğretmenlik yapmaktaydı ve 1932 yılında bir arkadaş toplantısında Atatürk’ü (üstelik doğrudan değil, ima yoluyla) yeren bir şiir okuduğu iddiasıyla tutuklandı. Sinop Cezaevi’nde kaldı. Hapisten çıktıktan sonra (işsizlik ve açlığa mahkum edilip ancak insanlık dışı bir pişmanlık belgesini imzalamak anlamını taşıyan korkunç bir kişiye tapınma şiiri yazmaya zorlanarak) tekrar öğretmenlik mesleğine dönen Sabahattin Ali hakkında, kaleme aldığı “İçimizdeki Şeytan” romanı nedeniyle yeniden davalar açıldı. Daha sonra istihbarat teşkilatının bir elemanı tarafından (muhtemel bir emirle) kafasına kazma vurularak trajik bir şekilde öldürüldü (1948). O dönemin CHP yönetimi suçu işleyen emniyetçiyi daha sonra affederek devlet görevi verebildi.  Şimdi CHP’li belediyeler onun için anma toplantıları yapıyor. Ne kadar trajik bir durum değil mi?

 

Etrafında bilgili ve iyi bir insan olarak bilinen İskilipli Atıf Hoca şapka kanunu çıkmadan önce yazdığı “şapkayı eleştiren” bir yazısı nedeniyle üç Aliler mahkemesinde meşru olmayan bir şekilde yargılanarak ve kanun geriye doğru işletilerek trajik bir şekilde asıldı. Şu anda şapka kanunu aynen yerinde duruyor ama hayatta işlemiyor. Doğru olan da bugünkü durum. Trajedi…..

 

Aleviler tek parti döneminde trajik bir şekilde katledildiler, şimdi onların da büyük çoğunluğu katiline âşık... Nasıl trajik bir durum?

 

K.Maraş’ta Ecevit iktidarının basiretsizliği yüzünden, derin devletin kışkırtması, gayreti ve teşviki ile çoğunluğu Alevi 102 kişi trajik bir şekilde katledildi. Sivas’ta Madımak otelinde canice bir saldırı sonucunda insanlar yakılarak öldürüldüler. Hükümette DYP-SHP koalisyonu vardı. Tansu Çiller başbakan, Erdal İnönü başbakan yardımcısıydı. Temel Karamollaoğlu da Sivas belediye başkanıydı. Yıllarca eleştirildi, yargılandı. Şimdi farklı “dostluklar” var.

 

12 Eylül darbesinden sonra Diyarbakır cezaevinde ağır işkencelerle birçok Kürt genci öldürüldü. Büyük trajediler sonunda PKK terörü bugünlere taşındı. Bu ölümlere neden olan generallerin büyük çoğunluğu CHP kafasındaydı. Ama onlar da salt bir kötülüğe sahip değillerdi. Sorun, bilgi sanılan bir bilgisizlikti. Çünkü Spinoza’nın dediği gibi “insanlar bilmedikleri şeyin tutsağıdırlar.” Ve onlar gericiliğe, Kürtçülüğe karşı savaştıklarını zannediyorlardı.

 

1990 yıllarıydı... PKK, bir kısım Kürt gencini ihanetle suçlayıp (hangi ihanet?) gayri meşru bir mahkemede yargılayıp trajik bir şekilde infaz etti. Birçok yerde bombalar koyup masum insanları katletti. Devlet de gayri meşru şekilde katliamlar yaptı. İhanetler, baskınlar, provokasyonlar oldu. 27.000 kişi öldürüldü. Büyük bir trajedi yaşandı. Bir şey binlerce şeye neden oldu. Oysa, Burke’un dediği gibi; “Bizler ancak şimdiki zamanı ölçüt alabiliriz. Bununla birlikte yaşam, bizim sadece şimdiki zamanımızla ilgili değildir. Şimdi yaşadıklarımız geçmişte yapılıp edilenlerle bağlantılılığını sürdürür.

 

Demirtaş’ın “alanları tutun” çıkışından sonra, kurban dağıtan 52 genci (hatta çocuk sayılacak yaştakileri) HDP’li gençler linç ederek öldürdüler. O çocukların ne suçları vardı da siyasete alet edildiler? Ne kadar trajik bir durum hasıl oldu?

 

Babam her zaman şunu düstur edinmişti ve daima bizlere söylerdi; “Başkalarının tecrübelerden yararlanan insanlar en akıllı insanlardır.” Bunun önemini şimdi daha iyi kavrayabiliyorum. Babam CHP’liydi ama Menderes’in idamında ağlamıştı. Ondan sonra da ılımlı bir siyaset güdüp düşmanlıktan kendisini hep uzakta tuttu. Yetmişli yıllarda bizlerin radikal siyasetimiz için endişelenirdi. Dolayısı ile bizler babamdan ileride olmadık. Zaten böyle bir zorunluluk da yok. Bununla ideal biçim anlatılmaya çalışılıyorsa ideal (olması gereken) de olamaz. Zaten bu görüşün vasatlığı bizlerin ve babalarımızın siyasetinden de ortaya çıkmadı mı?

 

Arkadaşım, sen de babandan daha ileride bir yerde olamadın. Baban muhtemelen DP’liydi. Ve muhafazakâr sağ bir siyasete inanmıştı. Meşru Menderes hükümeti Yassıada’da gayri meşru darbecilerce uyduruk bir mahkeme kararıyla idam edildiğinde baban muhtemelen bu trajediye çok üzülmüştü. Sen ise idam edenlerle aynı zihniyette olan eski deniz kuvvetleri komutanı Özden Örnek’in boş ajitasyon içerikli bir yazısını (sadece Cumhurbaşkanını sert eleştirdiği için) paylaşıp siyaset yapabiliyorsun. O general, “darbe günlükleri” tutarak sivil bir siyaset için ne ölçüde tehlikeli olduğunu göstermiştir. O, meşruiyete ve demokrasiye saygılı olmayan bir generaldi. Bak, onun arkadaşları şimdi meşru hükümeti devirmeye teşebbüsten müebbet hapis cezalarına çarptırıldı. Yargıtay kararını bekliyorlar (istersen salt bu konuda uzun uzun yazışabiliriz). Oysa baban muhtemelen bu tür boş ajitasyona sağlıklı yaşlarında hiç eğilim göstermemiştir. Dolayısıyla sen de, ben de ölen babalarımızdan ileride değiliz.

 

Arkadaşım, ormanlarımızın sebepsiz kesildiği yönündeki eleştirin de doğru değil. Sen öyle görmek isteyip bunu salt kötülüğe bağlamaya çalışsan da bu hükümet dünya orman vakfından her sene övgü almaktadır. Çünkü Türkiye 40.000 orman işçisine sürekli olarak fidan diktiren tek ülkedir. Interpress’in Dünya Ormancılık Günü ve Orman Haftası nedeniyle ormanları mercek altına aldığı incelemeye göre, bu ülkede son 15 yılda toplam orman varlığı artışı 1,5 milyon hektara ulaşmıştır. Dünya Bankası’na kayıtlı 208 ülkeden sadece 84 tanesinde orman alanları artarken, İzlanda’nın ilk sırada olduğu listede Türkiye’nin 23. sırada yer aldığı belirlendi. Veriler bunlarken hükümet ya da Cumhurbaşkanı nasıl olup da salt bir kötülüğe batıp gerekçesiz olarak ormanlarımızı katletmekteydi? Gerekçe vardıysa o zaman ancak yanlışlık/hata olabilir, bu durumda suçlama da farklı olmak zorundadır. Siz ise, bunu konuşmayalım, diye kapatıyorsunuz. Çünkü salt düşmanlıktan eminsiniz ve bunu tartışmak da istemiyorsunuz. Trajedi burada.

 

Arkadaşım, çok güzel aforizmalar yazıyorsun.  Descartes’in akılcılığına benzer olan İbn-i Arabi’nin şu sözünü yazmışsın; “Gerçek hiçbir zaman bilinçdışı değildir, hizmetkâr ise bundan bihaberdir.” “Her tasavvuf üstadı biraz Freudyandır” diyenin sözü de güzel oturmuş. Bizler de bunları severek okuyoruz. Bir derdin var, gayretin var, takdir ediyoruz, ki buna ihtiyacın da yok. Ama siyasete girip kendi düşünle ve tutkularınla kaldığında yazdıkların için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Kilise duvarına yazı yazma olayı ile ilgili yazdığın umut kırıcıydı. Bu kilise duvarına yazı yazma meselesinde demişsin ki; “Bu arada, Erzurumlu… O vatan diye yırtındığı yerin kime ait olduğunu bilse veya kaç kuşak öteden Diyar-ı Rum olan yerden geldiğini bir bilse. Ama faşizm kurnazca olduğu kadar cehalet doludur.” Duvara yazı yazan adamın 2 kere intihar teşebbüsünde bulunan bir psikopat olduğu anlaşıldı. (Kaldı ki anlaşılmasa ne olur, mesela HDP kitlesinden de bir meczup çıkma ihtimali yok mudur?) Bu gibi durumlarda hemen kitlesel bir kötülük algısını yapıştırmanın anlamı olabilir mi? HDP için de olmamalıdır. Bir düşünür diyor ki, “Hayat insanları çoğu zaman aşağılar.” Ben de ilave ediyorum: Hayat aşağılar ama bazıları bunun farkında bile olmaz çünkü tutkuları insan olmaları münasebetiyle varlıklarından büyüktür. Diğer görüşüne geçelim. Faşizm neden kurnazlık ve cehalet dolu olsun? Tarihe baktığımızda Alman, İtalyan ve Japon faşizminin neyle ilgili olduğunu daha iyi görürsün. Faşizm ile cehalet ilişkilendirilemez. Faşizme neden olan da cehalet değil, akıldır, bilim isteğidir.

 

Anadolu hoşgörüsünden bahsedip kibirle aşağılamaya kalkıp “Reiz..reiz” demeni de doğru bulmuyorum. Çünkü vasatlık taşıyor. Bir yandan İbn-i Arabî, Hacı Bektaşi Veli, Mevlana, diğer yandan bol aşağılama ve sövgü varsa, Yunus’un dediği gibi bu nice okumaktır? Anadolu hoşgörüsünde hakikati arama vardır. İnsanın kendisiyle başa çıkması için tekkelerde, çilehanelerde yüksek terbiye ile ömür geçirmesi vardır. Çünkü Anadolu hoşgörüsü insanın trajedisini çok iyi bilmektedir. Ancak, sen söylediğinle yaptığını yakınlaştıramıyorsun. Bir gayret içerisinde derman aradığın aşikâr. Ama Trajedi burada başlıyor. Düccane Cündüoğlu’nun dediği gibi, “Dermanımız derdimizin içerisindedir. Mesele bunu görmektedir.” Bana göre de dermanımız vasat bir anlayış olan düşmanlık siyasetinden vazgeçmektedir. Yani, siyasetten bahsediyorsak, aradığımız derman, derdimiz olan düşmanlığımızın bitirilmesindedir. Yani derdimizdedir.

 

Şems, Mevlana’ya “kibirlisin, egoistsin ama bunu bilmiyorsun” der. “Bu kibrini, egonu, kuran okumakla, vaaz vermekle yenemezsin” der. “Kibrini ve egonu gidip meyhanede şarap içip sokaklarda ayyaş gezip varlığını ayaklar altına alarak ancak yenebilirsin” der. Yani Anadolu hoşgörüsü aynı zamanda pratik arayan bir hoşgörüdür. Cavlakilere, Bektaşilere, Kalenderilere bakınız. Küfür etmezler, kendilerinden başkalarını molekül kadar bile aşağılamazlar. Sen ise şöyle diyorsun: “Uzun, TV’ye çıkıp sadece miyavlasa yine % 40 alır.” Tasavvuf  öğretisini benimseyenler tabiidir ki insanlığın hem soylu hem de aşağılık eğilimleri arasındaki kavganın bir parçası olma zorunluluklarının farkındaydılar. Bunu aşamayacaklarını da bildiklerinden Tanrı ile mistik bir birlik aradılar. Bu aktarım da önemli bir iyiye işaret ediyor. Anadolu hoşgörüsü bunu batı gibi Tragedya sanatı ile dışa yansıtma gayretinde olamadı. Ama onların kendi bildikleri yol, içe kapanık bir yol olsa da, bu yine de terbiye ile derdine derman arayan bir yoldu.

 

Bizler de vasat bir yol olan düşmanlaştırıcı yolları seçmemeliyiz. Diğerinin söylediğinin en zayıf anlamını alıp ortaya çıkmamalıyız. Arkadaşlarımdan bazıları şöyle diyebilir; “AKP’liler de bunu yapmıyor mu? Onlarla ilgili olanı neden yazmıyorsun?” Ben arkadaşlarımın yaptığı ile ilgili olanı yazıyorum. Yani derdim “Biz” ile ilgilidir ve “Biz” ile uğraşmaktır.

 

Ah Aristoteles, ah Shakespeare,  ah Şems-i Tebrizi, neler anlattınız? Ne anladık?

O mahur beste çalar, Müjgan’la ben ağlaşırdık.

Ah tragedya...

 

Nihat ÜSTÜN

09.05.2018

 

Son Güncelleme Tarihi: 13 Mayıs 2018 00:14

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.