İKİ ARKADAŞ

28 Haziran 2018 01:48 / 1297 kez okundu!

 

 

Sürekli yağan yağmur ve kapalı hava dolayısı ile kasvetli günlerde en yakın eski tüfek devrimci arkadaşımın 4.ölüm yıldönümü geldi çattı. Onunla yirmi yıldır tartışmıştık ama hiç kırılmamıştık. Hastanede ameliyata alındığı son anında elimi tutup daha çok tartışacağız demişti. Ölümünden sonra onun anısına 4 yıl önce yazdığım yazıyı paylaşmak istedim.

"İdeolojinin bir suçu yok aslında; suç, onu anlamayan, diğerinin iktidarını yıkım olarak tanımlayıp içgüdüleriyle düşmanlık üreten insanda. Sen düşmanlık yaptığında, emin ol ki “düşmanın” da sen iktidara geldiğinde aynısını yapacak, uyduruk gerekçelerle seçimi hile ile suçlayacaktır. Çünkü Arabi’nin dediği gibi “İnsan, iddiası ile sınanır.

 

****

 

İKİ ARKADAŞ

 

1979 yılında puslu bir mayıs sabahıydı. Kaldığımız Zonguldak yurdundan okula gitmek için biraz erken kalkmıştım. Lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadım. Akşam satranç oynayan liseli şair genç de oradaydı. Yoksulluktan ailesi onu İstanbul’da hem ders çalışsın hem de çalışarak harçlığını çıkarsın diye Devrek’ten göndermişti. Gülümseyerek selamlaştık. Liseli şair genç her akşam satranç oynardı. Bizler de seyrederdik. Bir arkadaşımızla oyuna başlayacaklardı ama piyonlardan biri eksikti ve bir türlü bulunamıyordu. Devrimci bir militan silahını eline alıp şarjörünü söktü ve oradan bir mermi çıkararak onu satranç tahtasındaki piyonun yerine koyarken “aramayın” dedi. Gülümsedik. Hatta biraz ona gıpta ile bakmıştık. İşte o puslu mayıs sabahı yurdun önünden 3 el silah sesi geldiğinde düşmanlığın oyun olmadığını anlamaya başlamıştım. Genç şair hemen kapıdan on beş metre ileride yerde yatıyordu ve kafasından kanlar sızıyordu. Ölmüştü. Akşam mermi veren militan büyük bir hınçla “Kanın yerde kalmayacak yoldaş” diye bağırdıktan sonra bağıra bağıra Nazım’dan bir şiir okudu: O duvar o duvarınız, vız gelir bize vız, bizim kuvvetimizdeki hız, ne bir din adamının dumanlı vaadinden…….

 

Yıl 1983 filandı. TKP ideolojisini bütünüyle terk ettim. İlk soru işaretlerim 1979 yılının yaz aylarında başlamıştı. Onca düşmanlık ve ölümden sonra artık ideolojilerin insanları düşmanlaştırarak zehirlediğini düşünüyordum. Dolayısı ile hızla ideolojiyi terk etmeliydim. Yıllarca bu görüşümü sürdürdüm.

 

Hayatımız farklı bir şekilde akıp gidiyordu. Sonra 90’lı yıllarda ilerleyen satırlarda söz edeceğim arkadaşımla tanıştım. Bir daha birbirimizden ayrılmadık. O entelektüel bir Marksistti. Ben ise Marksizmi de diğer ideolojiler gibi kötülüğün simgesi olarak görüyordum. Onunla yirmi yılımız tartışmalarla geçti. O vefat ettiğinde yıkıldım. Çünkü  derinlikli siyaset tartışacağım, felsefe - siyaset ilişkisini yorumlayacak bu ölçüde entelektüel, karşı cenahta artık arkadaşım kalmamıştı. Siyaseten karşı görüşte birçok arkadaşım var ama o farklıydı. Onda felsefe gayreti aşk gibiydi. Aşkın kişiliğinden dolayı usul konusunda sorunları vardı ama benimle tartışma yollarını hep açık tutmuştu. Zaten bana felsefeyi sevdiren de o olmuştu. Son dönemde “iyi ki sen karşı görüştesin. Ben seninle tartışırken karşı görüşle kendi görüşümü dengelemeye çalışıyorum” demişti. O, Marksizmin hem siyasi yanından hem de entelektüel yanından coşku ile etkilenmişti. Şimdi düşünüyorum, haklı olan ben miydim? Hayır. O muydu? Yine hayır. Varlığa karşı bilgisizliğimiz ve ilgisizliğimiz bizi esir etmişti farkında değildik. Çünkü insanı düşmanlıklara sürükleyen ideolojiler, dinler filan da değilmiş. İdeolojileri düşmanlaştıran tam tersine insanın sorunlu yapısıymış. Önce bunun üzerinde durmalıydık. Oysa önemli filozoflar hep bunu anlatmaktaydı ama biz ne anlamıştık bilinmez.

 

Mesela Marksizm dediğimiz şey aslında Hegelyan bir görüştür. Hegel’i, Kant’ı, Spinoza’yı, İbn-i Rüşd’ü anlamadan dünyayı anlamamız o kadar kolay olamaz. Varlık ile siyaset, erdem, adalet, tarih, ahlak vs. ilişkilerinde onlar kavramlar kullanarak bizlerin yolunu açmışlardır. Mesela, Platon’un “çatışma/düşmanlık ve erdem karşılıklı olarak birbirini dışlayıcıdır” sözünü ele alalım. Platon’un bu anlatısı eskide kaldı diyebilir miyiz? Bugünkü siyasete bakın, kimler siyaset alanında düşmanlık gütmekte ise onlar erdemden yoksundurlar ama bilincinde değiller. Tecrübelerinden ve ortaya koydukları kavramsal dilden yararlandığımız söz konusu birçok filozof aynı zamanda bizim çağdaşlarımızdır.

 

Düşünce yok olmadığı sürece zaman filozofa pek işlemiyor.

Mesela, Hegel’in hayaleti o arkadaşımın düşüncelerinin içinde hep gezinmiştir. Kant’ın hayaleti de Rawls gibi birçok liberalin bütünlük arayan aklının içinde gezinmiştir. Bazı filozoflara göre Hegel varken Marks’a ihtiyaç da yoktu. O halde Hegel’den etkilenmiş birisinin Marks’ı anlamaya çalışmasının entelektüel alanda ne sorunu olabilirdi? Entelektüel insan tabiidir ki Marks’a da ilgi duyabilir. Onun farklı konulardaki anlatılarını anlamlandırmak peşinde koşabilirdi. Bunun değerli olduğunu artık biliyoruz.

 

İdeolojiler de tartışmak için, anlamak için vardırlar. Ama ya insan? İnsan….bir muamma olan insan, ideolojiyi entelektüel bir şekilde mi yoksa içgüdülerine göre mi yorumlayacaktır? İnsanın hayvanlıktan kopması o kadar da kolay olamıyor. Ya ırkını, ya bölgesini, ya tutkularını içgüdüsel şekilde korumaya çalışıyor. Dolayısı ile ideoloji insanı bozmuyor, insanın yapısı ideolojileri bozuyor. Sorunlu ideoloji yok mu? Elbette vardır ama onlar da eleştiriye tabi olabilir. Bunu o arkadaşımla şimdi tartışmayı ne kadar isterdim. Şöyle bir kış günü dışarıda yağmur yağarken çaylarımızı koymuş bu konuyu tartışıyoruz. Ne keyif olurdu…

 

İnsan siyasetten kopup nasıl retoriğe savruldu? Modern hayat neden buna evrildi anlamak zor. Bundan 2500 yıl önce Antik Yunan'da siyaset çok daha anlamlıydı. Şimdi hayat daha anlamsız oldu. Çünkü siyaset için emeğe gerek kalmadı. Narsist, egoist insan, emek vermeden siyaset yapmak gibi basit bir yol buldu. Kes, kopyala, yapıştır. Yani artık insan, ihtiras ve tutkularını dizginleyecek bir akıl ortaya koyamıyor. Çünkü böylesi bir akıl için aracı idelere (kavramlara ve tecrübelere) ihtiyacı var. Bu aracı ideleri her insan üretemez. Onu öğrenmek için okumaya ihtiyacımız var. Ama çoğu insan bunun farkında değil.

 

Günümüzde insan, Arabi’den varlıkla ilgili bir düşünceyi aktarıyor “Her iddia sahibi, iddiası ile sınanır” gibi. Sonra, sanki kendisi bunu yazmamış gibi, öyle ispat edilemez, aşkın ve inancından kaynaklanan iddialarda bulunuyor ki şaşırmamak mümkün değil. O sözü yazmışsan iddiaların içerikli ve dolu olacak ve retorikten korkacaksın. Kendi başına kaldığında yazdığın yazıdan sorumluluk duyacaksın. Küfürden ve hakaretten arınacaksın. Sonra ben nasıl hatalı yazmış olabilirim diyeceksin. Ama nerede? Aristoteles “erdem, ifratla tefrit arasında, azla çok arasındaki orta yoldur” diyecek, sen kendini felsefe ile ilgileniyor göstereceksin ama Facebook’a, seçimde umutlar tükenince, anarşizmin siyah bayrağını dalgalandırıp, sokakları işgal etmiş insanların resmini koyup bir ifrata yuvarlanacaksın. “Tadilat adalete tabidir ve ancak o da mutedil olanların yürütebileceği bir şeydir” sözünden de Marksist bir entelektüel olan T.Eagleton’un “anarşizm insanların içgüdülerinden kaynaklanır” alıntısından da bihaber olacaksın…

 

İşte bu yüzden ideolojinin bir suçu yok aslında; suç, onu anlamayan, diğerinin iktidarını yıkım olarak tanımlayıp içgüdüleriyle düşmanlık üreten insanda. Sen düşmanlık yaptığında, emin ol ki “düşmanın” da sen iktidara geldiğinde aynısını yapacak, uyduruk gerekçelerle seçimi hile ile suçlayacaktır. Çünkü Arabi’nin dediği gibi “İnsan, iddiası ile sınanır.

 

Varlık ve siyaset ilişkisini ne kadar yakıcı bir konudur?

Antik yunan döneminde politika ve dramatik olanın felsefe ile çok derin bir ilişkisi vardı. McIntayre’e göre o dönem politika ve felsefe, dramatik form tarafından şekillendiriliyordu; dramatik olanın ilgisi ise, felsefi ve politikti; felsefe ise iddialarını politik ve dramatik olanın arenasında ileri sürmek durumundaydı. McIntyre “maalesef bugün biz politikamızı felsefi sorgulamadan geçirmek için herhangi bir tarzdan yoksunuz” diyor. Bana göre de insan bugün siyaset alanında çok daha başıbozuktur. Postmodernizmin şekillendirdiği insan kendi haline bırakılmış olduğu için hayvan atalarına biraz daha yaklaşmıştır. Hayvan dost-düşman ilişkisini genetik karakterinden dolayı en basit haliyle bilir. İnsanda da bu genetik çalışır ama değerler alanı (kültür) bunu ketlemeye gayret sarf eder.

 

Bugün siyaset alanındaki pespaye düşmanlığın ne anlamı olabilir? Ama var. İnsan bugün doğasından kopmaktan (düşmanlığının azalacağından) korkmaktadır. Oysa bir şeye karşı düşmanlık inançtan gelir. İnanç sezgisel aklın kurguladığı dik ve kesin bir düşünme tarzıdır. Düşmanlıkla donanmış bu insanlar radikal dindar değillerse, bu sadece bir tesadüftür. Ya da sinikliktendir.

 

Felsefe olmadan siyaset olmaz. Retorik ile siyaset yapılırsa felsefe yaşamsızlaşır. Yani şüphe sona erdirilir. Ve yaşam kafasızlaşır.

 

Seçimler için ise söyleyeceğim söz şudur: Üzülmeyin aslında siz kazandınız. Düşmanlığa devam… Ya “yıkım” diye adlandırdığınız sonuçlar gerçekleşmeyip sizinkiler kazansaydı ne olacaktı? O zaman düşmanlık imgeniz birden kaybolacaktı ve hayatınız anlamsız kalacaktı. Oysa “yıkım” dediğimiz şeyin gerçeği (erken) ölümdür, trajediyi bilenler için. Dolayısı ile, içgüdülerine boyun eğenler, üzülmeyin, aslında siz kazandınız ama farkında değilsiniz. Kısaca, bu mesele farkında olmadığımız, içimizde cirit atan hayvanla, insanın oynaşması gibi sanki.

 

Oysa iki arkadaş gibi siyaset yapabilirdik…

 

Nihat ÜSTÜN
27.06.2018

 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.