GÜNLÜK SİYASİ HAYAT, İHTİYAT VE İLAHİYAT

21 Ekim 2019 12:35 / 1202 kez okundu!

 

 

Tanıdığım sol görüşlü bir akademisyen Facebook’ta şöyle bir paylaşımda bulunmuş: “Bir yıldır Türkiye’de yaşayan dünyalı bir arkadaşın gözlemi: Gerçeklerle barışık değilsiniz (siz Türkler). Hatta gerçeklerden nefret ediyorsunuz diyebilirim. Katılmamak mümkün mü? Hatta iki kere ikinin dört etmesi bile dâhil.” Yabancı toy, o daha da toy. Her kelimesi acemice. Ama zihnini deşifre etmiş bir akıl yürütme. Dünyalı kavramı bile hayatı anlamamış olmanın göstergesidir. Dünyalı olanlar ve diğerleri kötü bir yaklaşım. Batı dahil hepimiz insanız ve sorunlarımız var. Bunu Batı entelektüeli ve binlerce yıl evvel Antik Yunan keşfetmişti ama sen onu bu bağlamda okumadın. Hala sol bir hayalin içerisinde yuvarlanıyorsun. Senin zihnine göre bir yanda bilim, diğer yanda din ve hurafeler var ve iki kere ikinin dört ettiği gerçeğini karşısına çıkarsalar bile inanmıyor senin ülkenin insanları.

 

****

 

GÜNLÜK SİYASİ  HAYAT,  İHTİYAT VE İLAHİYAT

 

ABD’nin ne yapacağı belirsiz ürkütücü dışavurumları ile insanın karanlık yanı arasındaki bağlantı ne kadar benzerdir.

Tanıdığım sol görüşlü bir akademisyen Facebook’ta şöyle bir paylaşımda bulunmuş: “Bir yıldır Türkiye’de yaşayan dünyalı bir arkadaşın gözlemi: Gerçeklerle barışık değilsiniz (siz Türkler). Hatta gerçeklerden nefret ediyorsunuz diyebilirim. Katılmamak mümkün mü? Hatta iki kere ikinin dört etmesi bile dâhil.” Yabancı toy, o daha da toy. Her kelimesi acemice. Ama zihnini deşifre etmiş bir akıl yürütme. Dünyalı kavramı bile hayatı anlamamış olmanın göstergesidir. Dünyalı olanlar ve diğerleri kötü bir yaklaşım. Batı dahil hepimiz insanız ve sorunlarımız var. Bunu Batı entelektüeli ve binlerce yıl evvel Antik Yunan keşfetmişti ama sen onu bu bağlamda okumadın. Hala sol bir hayalin içerisinde yuvarlanıyorsun. Senin zihnine göre bir yanda bilim, diğer yanda din ve hurafeler var ve iki kere ikinin dört ettiği gerçeğini karşısına çıkarsalar bile inanmıyor senin ülkenin insanları. Ustaların sözleriyle devam edeyim:

“Oysa bildiğimiz bir hakikat bilim, felsefe, kültür, siyaset, özgürlük, barış ve birey olmak dinin gerileyişi sonrasında varlığını bağımsız birer uğraşmış gibi sürdürebilmiştir. Ve bunlar da ilahiyatın çıktılarıdır ama onun haberi yok. Modernle birlikte din güçten düşmeye başladıkça çeşitli işlevleri onun varisi olmaya can atanlar arasında kıymetli bir miras gibi bölüştürülmüştür. Bilimsel akılcılık onun öğretisel kesinliğini devralırken radikal siyaset yeryüzünün çehresini dönüştürme misyonunu miras olarak alır. Estetik anlamda kültür ise onun ruhsal derinliğinin bir kısmını himaye eder. Aslında çoğu estetik düşünce (yaratıcılık, ilham, birlik, özerklik, eşitlik) gerçekten de ilahiyatın (teolojinin) farklı fragmanlarının yerini almıştır. Mesela, imlediği şeyleri icra eden işaretlere bakarsak gördüğümüz şey şudur; estetikte şiir, ilahiyatta ayin aynı şeylerden bahseder. Özgürlük, bireysellik ve eşitlik İsa’nın en önemli anlatılarıydı. Ancak, günümüzde birçok entelektüel bilir ki dinin kendilerine özgü işlerinin yanı sıra dinin kimi yükümlülükleri bu kurumlar tarafından üstlenilmeye davet edilmişlerdir.”

Çünkü ilahi olmayan bir hayat boşluk içerir. Mesela, din gibi kültür de hem modern uygarlığa dönük bir eleştiri hem de onun yozluğundan sığınılacak bir liman sunarak ikili bir rol oynar ve Tanrının ölümünün insanlık için dehşet verici yanından sakınılır. Yani modern dediğimiz şey de eski toplumun sahte bir vekilidir. Buradan bu kavramları eleştirmiyorum, bu kavramlarla dinden kendilerinin de kopmadığını anlatmaya çalışıyorum. Şekil değişmiş, insan aynı kalmıştır. Nietzsche’ye göre Tanrı boşluğu vekiller ile doldurulduğu sürece Tanrı tam olarak ölmüş de olmaz.

Batının daha fazla insanlaşarak gerçeklere yaklaştığından bahsediyorsan buna sadece gülümsenir ve T. Eagleton’a göre ona Auschwitz’i hatırlatmak gerekir. Batının oluşturduğu bugünkü kültür alanı sadece koşullara bağlı olarak var olmuş bir şeydir, koşulların değişmesine bağlıdır ve yarına yine de ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Batı siyasetini amorf  ihtiyatsız ve loş yanı her alanda görülmüyor mu? Sonuç olarak sol gerçekten bir çocukluk hastalığıdır ve birçok arkadaşım halen o virüsü taşımaya devam ederken zaman zaman neden hapşırdıklarının farkında da değildirler. Etkilendikleri Batının ana damar muhafazakar kültüründen de bihaberdirler.

Spinoza’nın bir mührü vardı. Her mektubunun sonuna o mührü basardı. Mühürde gül resmi ve Caute yazısı vardı. Caute ihtiyat demekti. Mührünün anlamı şuydu: Gülü seven dikenine katlanır ve bu yüzden hayat hakkında daima ihtiyatlı ol. Hayat, ihtiyat ve ilahiyat aynı kökten gelmişlerdir. Yani yaşayacaksan hep ihtiyatlı olacaksın ve hayat da senin dışında hep bir büyük (belki de ilahi) etken olacaktır. Hem yaşayacaksın hem de bir gözünle etrafını kollayacaksın. Bazen de diğerini olmasa da kendine karşı kendini kollayacaksın. Bu konuda Freud şöyle der:

“Bilincimizin her yanından taşan, hâkim olunamayan, bilinmeyen bilinçdışımızı aydınlatma çabası olduğunu varsaymaktan yanayım. Belki de bilinçdışının bir zaman dışılığı vardır. Önemle üzerinde durduğum bir mesele de ruh içi çatışma ve yarılmaların ne kadar yaygın ve üstesinden gelmenin zor olduğudur. Müşterek yaşamda en ufak bir bahaneyle, kimi zaman küçücük bir tatsızlığın abartılması ve bir algıyla nefretin nasıl alevlendirildiğini görürüz. İnsanları genellikle nefreti sevgiye tercih edecek ya da bir felaketten kaçarken daha beterine atılacak derecede kendilerine zarar veren hallere yöneltenin, doğuştan gelen acizlikleri, (kendimizle ilgili) bilgisizlikleri ve tutkuları olduğunu söyleyebiliriz elbette.”

Mesela, karanlık bir düşünce sistemiyle adım atmasına ramak kalan ABD o adımı attığında kendisinin, Türkiye’nin ve dünyanın nasıl şekil alacağı müphemdir.

Hayat yanılsamalarla ve algılarla doludur ve insan en derin şekilde kendini kandırır. Mesela, o çok bilmiş yabancıya gerçek nedir diye sorsak muhtemeldir ki birey olmaktan kendi olmaktan bahsedecektir. Oysa kendisi de aslen birey değildir. T.Eagleton’a göre Nietzsche’nin ateizme en sadık olduğu nokta insanın kendi olmasını bir kurmaca olarak görmesidir. İnsanı etkileyen şey büyük oranda iç (bilinç, bilinçdışı) ve dış etkenlerdir ve dolayısıyla tam anlamıyla kendin olmak gibi bir şey mümkün değildir. Birey de olamazsın. Çünkü tamamen sana ait bir kimliğin hiçbir zaman olamaz. Akıl çoğunlukla tutkularının kölesi olarak karar verecek. Sen çevrenin ve zaaflarının ürünü olarak bu dünyadan geçip gideceksin. Algılar aktarılan hafızanda yer edecek ve yanılsamalar yanılsamaları kovalayacak ve hayatın bu yanılsamalar üzerine kurulacaktır.

Marx’a göre kendisini şekillendiren özne aslında doğa, emek (ekonomi), iktidar, tarih ve kültürün ürünüdür. Dolayısı ile insan kendi kaderinin yaratıcısıdır ve bunu bir gün kuracaktır. Oysa Nietzsche bir diğer yanda trajedinin mutlaklığından bahsederken insanın kendi kaderine hükmetmesinden ziyade hayatı daha çok bir kader meselesi olarak ele almaktaydı. Onu büyük ölçüde Hristiyanlık anlayışının modern çağda devamı olarak yorumlayan Nietzsche de bir yandan bu dini anlayıştan kurtulmak gerektiğini anlatmaya çalışırken diğer yandan ise bu tür yanılsamalardan kurtulmak için daha iyi bir hayatın yolu olarak kendini geliştirmiş üstinsanı (übermensch) işaret etmiştir. Dolayısı ile Marx birçok açıdan Nietzsche’den daha dinsel olsa da Nietzsche’nin de dinsel yanından bahsedebiliriz. Sonuçta bütün kurtuluş teorilerinin temelinde bir yanlışlık olduğunu anlarız. Nietzsche diğer yandan “Tragedyanın Doğuşu” adlı eserinde mitoloji ihtiyacından bahsederek, akıl ve estetik birbirinin anti tezidir diyerek önemli bir konuya parmak basarak, hakikat arayışına devam eder. Sanatı önemseyerek sanat ile hakikati bütünün ayrılmaz parçaları olarak değerlendirir. T. Eagleton’a göre bu, düşünce tarihinden büyük bir kopuştur. Çünkü estetik ya da Apollonik (düzenlilik Tanrısı) olan, bizi insan varoluşunun Dionizyak dehşetinden koruyan muazzam bir yanılsamadır. Ve bana göre de hakikat aranacaksa bu trajik bakış açısında aranmalıdır. Bu da hayatın kırılganlığı, müphemliği ve muallaklığı üzerine olmalıdır.

Hele insanın kendi kaderini belirleyeceğine dair mutlak inanç tam bir toyluktur. Bu, devletler için de, insanlar için de aynıdır. Cüzi irade elbette vardır ama bir tesadüf eseri vardığı noktayı bütünüyle kendine, öz benliğine bağlayanlarımız ne kadar çoktur. İnsanın özgür bir özne olarak kendi kaderini belirleyeceğine dair bir düşünce önemli bir toyluk olsa gerek. Bu tür bir bakış açısı birçok düşünüre göre trajik eylemi hiçe saymak gibidir. Oysa trajik eylemin oldukça karmaşık bir doğası vardır. Toy insanın bütünlüklü bir özgürlük istemi, hayatın zorunluluklarından bihaber olmaktan başka ne olabilir? Toy insan istediğini istediği zaman yapabileceği özgür günlerin (din formundaki) hayaliyle hayatını geçirip gider. Hayatı daha iyi bilme gayretindeki insan kaderini tercih olarak ele alamaz. Toy insan şöyle der: “İşte o hatayı yaptı ve bu durumlara düştü.” Oysa hayat çok daha karmaşıktır. O gönüllü olarak yaptığın eylemle kaçınılmaz olan şey arasında da binlerce karmaşık ve başa çıkamayacağın bağlantı vardır.

T. Eagleton şöyle diyor: “Kahraman kendi durumundan bütünüyle mesul olduğu takdirde trajik duyu ölümcül bir yara alır.” Bunu Freudyan biçimde yorumlarsak şöyle bir gerçekten bahsedebiliriz: İnsanın beni kendi evinin bile efendisi değildir. İnsan kendine bile zaman zaman hükmedemez. T. Eagleton şöyle der: “Özgür irade ile belirlenim arasında kalındığında trajedi kültürü ile hemhal olmakta olan kişi belirlenime ağırlık verir. Bu şunu gösterir; hiçbir eylem kendi özgürlüğünden feragat etmesinden daha özgürce olamaz. Kahraman bir tercihte bulunarak bir yandan doğa yasasına boyun eğerken aynı zamanda özgürlük karşısında saygıyla eğilir. Fakat bu itaat ile ulaşılmış bir aşkınlık olduğunda hala iradenin sınırlarını kabullenmemiz beklenir. İnsan özgürlüğünü kutlarken aynı zamanda tevazu ve özveri erdemlerini onaylarız. Tragedya bu anlamda siyasi ve felsefi bir soruna estetik bir çözüm sunar. Bize özgürlük ile belirlenim arasındaki çatışmayı nasıl çözebileceğimizi öğretir. Bunun yollarından birisi nahoş bir belirlemeciliği daha asil bir ilahi takdir nosyonuyla ikame etmektir. Bu açıdan sanat da ilerleyen bir barbarlığa ve düşmanlığa karşı kaledir.”

Eleştiri kültürünün oklarından her şey nasibini alır; bilim, ticaret, akılcılık, materyalizm, faydacılık, eşitlik, demokrasi, uygarlık. Muhafazakâr trajedi mirası da bunu oldukça eleştirmiştir ama bu A. Tochqueville gibi liberaller tarafından da seslendirilmiştir.

 

Nihat ÜSTÜN

18.10. 2019

 

Son Güncelleme Tarihi: 23 Ekim 2019 18:48

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.