AYDINLANMA

17 Kasım 2019 16:54 / 2601 kez okundu!

 

 

Olmakta olanı anlayabilmek için metinler okumak yetmez. Çünkü iyi bir anlama için diğeriyle konuyu tartışmak gerekir. Bu açıdan antik dönemde teks ve konteksin ilişkisi oldukça önemsenirdi. Teks metindi konteks (kontak kurma) metin üzerine tartışmaydı. Değerli olan ve yol aldıran da buydu. Teksif, teksir de aynı kökten gelmekteydi. Biri yoğunlaştırma diğeri çoğaltmadır, konteks ile daha yoğunlaşırız, bilgilerimiz de çoğalır. Mesela din sonuçta bir etik formasyondur ve İbni Sina Aristoteles'in etiğini uzun uzadıya okuduğunu ama ondan çok yararlanamadığını yazıyor. Oysa Farabi ile tartıştıktan sonra Aristoteles etiğini gayet iyi anladığını yazıyor. Diğer bir İslam alimi de İbn i Rüşt'tür. O da Aristotelesçi bir düşünür olduğuna sürekli parmak basmıştır. İslam'ın aydınlanması olarak bilinen bu 1000'li yılların başında İslam filozofları Aristoteles'e saygı işareti olarak isimlerinin bir harfini büyük yazarlardı. Dolayısı ile bütünüyle batı kültürünün temellerinden olan Antik Yunan'ı doğru algılamak gerekir. O süreç insanlığın düşünce tarihinin en önemli parçalarından birisidir. Yine bugünkü insanlık kültürüne dolayısı ile ahlakına katkılarda bulunmuş olan Aristoteles'e göre barbarlık kan dökmeden ziyade fikri tartışma kültürünü bilmemektir. Yâni kontak kuramamaktır. Özetlersek; Antik Yunan ve Aydınlanmayı doğuya düşmanlık olarak algılatmaya çalışan bir kesim var ve bu önemli bir yanlışlıktır. Antik Yunan ve batı kültürü ve aydınlanmayı ve tüm bunların problemlerini de insanlık kültürünun önemli bir parçası olarak algılarsak tıpkı İslâm ve doğu kültürü gibi daha hakiki bir adım atmış oluruz.

 

****

 

AYDINLANMA

 

Olmakta olanı anlayabilmek için metinler okumak yetmez. Çünkü iyi bir anlama için diğeriyle konuyu tartışmak gerekir. Bu açıdan antik dönemde teks ve konteksin ilişkisi oldukça önemsenirdi. Teks metindi konteks (kontak kurma) metin üzerine tartışmaydı. Değerli olan ve yol aldıran da buydu. Teksif, teksir de aynı kökten gelmekteydi. Biri yoğunlaştırma diğeri çoğaltmadır, konteks ile daha yoğunlaşırız, bilgilerimiz de çoğalır. Mesela din sonuçta bir etik formasyondur ve İbni Sina Aristoteles'in etiğini uzun uzadıya okuduğunu ama ondan çok yararlanamadığını yazıyor. Oysa Farabi ile tartıştıktan sonra Aristoteles etiğini gayet iyi anladığını yazıyor. Diğer bir İslam alimi de İbn i Rüşt'tür. O da Aristotelesçi bir düşünür olduğuna sürekli parmak basmıştır. İslam'ın aydınlanması olarak bilinen bu 1000'li yılların başında İslam filozofları Aristoteles'e saygı işareti olarak isimlerinin bir harfini büyük yazarlardı. Dolayısı ile bütünüyle batı kültürünün temellerinden olan Antik Yunan'ı doğru algılamak gerekir. O süreç insanlığın düşünce tarihinin en önemli parçalarından birisidir. Yine bugünkü insanlık kültürüne dolayısı ile ahlakına katkılarda bulunmuş olan Aristoteles'e göre barbarlık kan dökmeden ziyade fikri tartışma kültürünü bilmemektir. Yâni kontak kuramamaktır. Özetlersek; Antik Yunan ve Aydınlanmayı doğuya düşmanlık olarak algılatmaya çalışan bir kesim var ve bu önemli bir yanlışlıktır. Antik Yunan ve batı kültürü ve aydınlanmayı ve tüm bunların problemlerini de insanlık kültürünun önemli bir parçası olarak algılarsak tıpkı İslâm ve doğu kültürü gibi daha hakiki bir adım atmış oluruz.

 

Aydınlanma bir ölçüde modernle ilgilidir. Modernus Latince'den dile girmiştir ve tarz anlamındaydı. Yeni yol anlamında da kullanılmaktaydı. Yani modern dediğimiz olgu geleneğin ahlak anlayışı yerine tarihin belli bir döneminde yeni bir ahlaki anlayışın/tarzın oluşturulma çabasıdır. Geleneğin ahlaki anlayışı Aristoteles etiğidir. Hatta denilebilir ki bütün ortaçağ Aristoteles Etiğine karşı etik ile meşgul olmuştur. Aristotelesin etik anlayışında temel eksen ontolojidir. Yani insanın yapısının nasıl olduğu ve nasıl olması gerektiği ile ilgilidir. Ahlak araçsal değildir. Modern dediğimiz olgu ortaçağda yavaş yavaş gelişirken Aydınlanma ile giderek hızlanan bir yapıya bürünmüştür. Bu karşı ahlak anlayışında akıl temele alınarak yararcı (deontolojik) bir ahlak anlayışı oluşturulmaya çaba gösterilmekteydi. Özetlersek; ahlak giderek ontolojiden kaydırılmış ve deontolojik bir yapıya büründürülmüştür. Ve araçsallaştırılarak ilerleme idesi ona eklemlenmişti. Modern öncesi geleneksel yapıda temel olan üç ilke vardı. İlâhi yasa, teleolojik Aristotelesçi etik, hiyerarşik yapı. Bunlar modernin bir aşaması olan aydınlanma döneminde kırılmıştır ama bu insanlığa beklenen düzenliliği getirememiştir. Bunu günümüz pratiğinde de gözlemleyebiliriz. Presokratik dönemde (Sokrates öncesinde) Trajik bakış açısında işlenen konu da insanın yapısal bozukluğuydu ve daha hakiki bir algıydı. Nietzsche'nin vurgusu da bu yöndedir.

 

Aydınlanmanın önemli referanslarından Machiavelli ile hızlanan süreç şöyle özetlenebilir. Değiştiremeyeceğimizi bildiğimiz ontolojimizle fazla vakit kaybetmeyelim. Bu fikre göre insanın insaniyetsizliğindeki artışının nedeni erdemin kriterlerinin fazla yükseği hedeflenmesindendi. Bu yüzden giderek niyetlenilmemiş sonuçları ortaya çıkararak aşılamaz bir ahlaki bakış oluşmuştur. Makyavelli gelin merhametin yerine aklımızı kullanarak faydacılığı koyalim der. Ona göre insanlar ikiyüzlü ve kötüdürler ama iyi olmaya fayda esasında mecbur edilmelidirler. Aydınlanmanın en önemli argümanı bu Makyevelci bakışla birlikte sebeb sonuç ilişkilerini takip eden akıldır. Yâni ahlak yararlı hale getirilmeliydi. Dolayısıyla insanlik deontolojiye (amaçsal)uygun başka bir eksenin geliştirilmesini sağlamaya çalışmalıydı.

 

Aydınlanma döneminde katı bir aydınlanma fikrine en çok karşı çıkmış iki filozoftan birisi D. Hume'dur ve o da liberal ve muhafazakar siyasetin temel referanslarındandır. O şöyle diyor; "Antik dönemden bu yana birçok filozof insan istek ve tutkularının akla tabi olduğunu düşünerek akla büyük üstünlük biçmiştir ve bu aydınlanma döneminde zirveye çıkarılmıştır ama aslen tersine aklı etkileyen unsur istek ve tutkulardır. Yargıların oluşmasında etken olan şey de akıl değil tutkulardır. Hal böyle olunca bu filozoflara göre aklın nötr bir çıkarımı olamazdı. Hume bu yüzden antirasyonel liberal geleneğin kurucusu olmuştur ve aydınlanmanın bu ahlak anlayışına karşı çıkmıştır.

 

Günümüze gelirsek batıyı bütünüyle ve sadece İslam karşıtlığı ile suçlayamayız. Çünkü batı kötülüğü kendi kıtasına da yapmıştır ve yapmaktadır. 1. ve 2. Dünya savaşlarında on milyonlarca vatandaşını katletmiştir. Napolyon Avrupa'yı baştan aşağı kan gölüne çevirmiştir. Sonraki dönemlerde her batı ülkesi diğeri aleyhine çaba sarfetmiştir. Çünkü T. Hobbes'e göre insan insanın kurdudur. Ve sorun insandadır ve insan kendi yapısını devlet yapısına aktarır. Mesela İspanya'da ETA terör örgütünü kollayan, palazlandıran Fransa'dır. Birleşik Krallık'ta İRA'yı finanse edip, kollayıp, onları silahlandıran Almanya ve ABD'dir. Azizler ve Alimler romanında Almanya'nın gemilerle IRA'ya silah gönderimi anlatılır. İnsani yapının temelinde yatan ilke "düşmanımın düşmanı dostumdur" ilkesidir ve bu insanın en önemli trajedisidir ama bunu Osmanlı da, T.C. de kullanmıştır. Mesela Osmanlı devleti katolikliği zayıf düşürmek için protestan ayaklanmaya destek vermiştir. Kendi çıkarı için Rusya da Ekim Devrimi'ne destek vermiştir. Dolayısıyla sorun ontolojik bir haldir ve bugün için ve tarihin belli safhalarında bütün insanlığa yansımaktadır. Bunu Masonlukla, gizli güçlerle, Evangelistlikle ya da tapınak şövalyelerinin İslam düşmanlığı vs. ile açıklamaya çalışmak insanlığın düşünce tarihini ve yapısını anlamada basitleştirici bir kolaya kaçmaktır. 

 

Hayat ve ihtiyat kelimelerinin kökü aynıdır. Hayat kelimesi ihtiyattan türemiştir. Dolayısıyla hayatta hep ihtiyatlı olmamız gerekir. Bu hayatın her döneminde herkes için geçerlidir. İnsanlığın bütünü hep tedirginlik duyarak yaşar. Çünkü  Insan kendi evindeki beninin hükümdarı değildir yani fazla tekin bir varlık değildir. İnsan hakim olamadığı  bencilliğini devletlere de geçirir. Devletler de insanlar gibi çıkarları peşinde koşar. Bu diğeri için sorun teşkil eder. İnsan özgürdür ama böyle davranmamakta yani kendi doğasından özgür değildir. Kültür (değerler alanı) bu yapıyı kıramaz. Dolayısıyla batının barış, demokrasi ve özgürlükler nosyonu diğer ülkeler için büyük oranda boşa düşer. Önemli bir batı entelektüeli olan J.Grey "Batının içeride kurabildiği sözde barış dışarıda hiç bitmeyen bir savaş olarak tanimlanabilir" diyor. Özellikle dış ilişkilerde. İnsanlık bunu aşmak icin BM'i kurmuştur ama onu bile çıkarları doğrultusunda ahlaki olmayan veto hakkınla manüpile etmiştir. Yâni insanın yarattığı kültür (değerler alani) doğa alanına (ontoloji) genellikle yenilir. İnsanlık adına hareket ettiğini ifade edip barış demokrasi ilerlemeden bahseden batı bugün sorunun kendisı olmaktadır. Çünkü dünyasal barış  ve demokrasi idealleri de insan tarafindan manupile edilerek kullanılmaktadir. Böylece insanlik idealleri adına savaşmak başlı başına bir sorun haline getirilir ve insanlık dışında kalanların öldürülmesini adil bir eylem hâline kendiliğinden gelir. Ve ülkeler savaşları medeniyet adına verdiklerini beyan etmeye başlarlar. Bu tedirginliği gidermediği gibi arttırır. Çünkü konu çıkarlar doğrultusunda kullanılan bir hal almaktan kurtulamaz. Birçok ülkenin kaderi diğerinin elindedir. Bu durumda daha büyük sorunu insanlık normlarını koymuş olanlar ortaya çıkarmış olurlar. Bunu Irak, İran, Suriye, Libya, Yemen, Mısır, Bolivya, Venezuella gibi ülkelerin pratiğinde görmekteyiz. Filozofun dediği gibi insanlik tarihi Adem ve Havva ile başlamaz. Habil ve Kabil ile başlar. 

 

Batı bunu kendi trajedi kültüründen çok iyi bilir. Birçok edebiyat eseri de konuyla ilgilidir. 2 dünya savaşından sonra bunun hiç olmazsa Avrupa'da aşılabilmesi için Aydınlanmanın en önemli referansı Kant'ın fikri önermeleri doğrultusunda AB'yi kurma çabaları da bu yüzdendir ama bunun ne kadar güç olduğu görülüyor.

 

Liberal İskoç Aydınlanma filozofları ile Fransız modernleşmesinden etkilenen Aydınlanma filozofları da farklı düşünüyordu. Fransızlar sebep sonuç ilişkilerini ve planlamayı abartırken İskoçlar oluşmuş olan insani kurumların ve düzenin çok büyük bir kısmının insan davranışlarının niyetlenmemiş sonuçlarından ortaya çıktığı görüşündeydiler. Onlar tarihte rastlantıların anlamsız gücüne de vurgu yapmaktaydılar.

 

Spinoza'nın bir sözüyle bitireyim: "Şayet size karşı  kabahat işlemiş birisinin neden başka türlü davranmadığını kavrarsanız adaletsizliklerde daha az zedelenmiş hissetmeniz gerekir."

 

Nihat ÜSTÜN 

14.11.2019

 

Son Güncelleme Tarihi: 17 Kasım 2019 17:37

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.