BİLMEKTEN BİLMEMEYE YOLCULUK

27 Ekim 2018 21:18 / 677 kez okundu!

 

 

Her şeyi bildiğimizi iddia ederek hayat arenasında mücadele ederiz. Asıl sorunumuzun bize yok olma hissi veren yalnız kalmak olduğunun farkında değilizdir. Bunu örtbas etmek için kalabalıklar arasına karışır, bilgiçlik taslar, önemli biri olmaya çalışırız. Her şey bir gün yok olacak olmanın acısını bastırmak içindir. 

 

****

 

BİLMEKTEN BİLMEMEYE YOLCULUK

 

Sevgili okuyucular, bugün bir insanın hayat yolculuğunda önemli bir dönüm noktasıyla ilgili düşüncelerimi sizinle paylaşmak istiyorum.

Hikâye çok garip bir şekilde başlar. Rahat ve konforlu bir şekilde ana rahminde başımıza geleceklerden habersiz beklerken bir anda Dünya’ya düşeriz. Karanlıktan aydınlığa, konfordan belirsizliğe çıkmanın tesiriyle dehşete kapılırız. Hiç bilmediğimiz bir yere gelmenin korkusuyla ağlayarak Dünya ile selamlaşırız. Annemiz tarafından kucaklanır, emzirilir, beslenilir ve bakılırız. Henüz hiçbir şeyin farkında olmadığımız için kendimizi onun ayrılmaz bir parçası zannederiz. Bebekken annemize bakarak hayatı keşfetmeye çalışırız. Annemiz gülüyorsa, sevinmeyi, üzülüyorsa üzülmeyi, öfkeliyse sinirlenmeyi, tedirginse kaygılanmayı öğreniriz. Onun verdiği tepkiler üzerinde iyi ve kötüyü ezberleriz. Üç yaşına yaklaştıkça ben ve öteki ayrımı yapmaya, annemizle fiziksel bağları koparmaya başlarız. Böylece özerkleşmeye adım atarız. Altı yaşına kadar kişiliğimiz belirginleşir.

Yetişkinliğimize kadar süren dönemde ilk tohumlarımız ailemizde atılır. Beynimiz bir sürü veri bombardımanına tutulur. Ana babamız öğrenilmiş ve otomatikleşmiş inanç, bilgi kalıplarını bize işler. Onlar kendilerine atalarından nesiller boyu aktarılan bu bilgi kalıplarını hiç sorgulamadan doğru bellemişlerdir. Ana babamızdan aldığımız ezber bilgilerle, okul hayatına savuruluruz. Burada kafamıza Sistem tarafından belirlenmiş doğrular yüklenir ve anne babamızın kalıpları sökülemeyecek biçimde perçinlenir. Doğduğumuzda boş bir çuval olan zihnimiz giderek şişer. Daha sonra büyüdükçe hayatımıza arkadaşlar girer. Aynı şekilde kalıplarla işlenen insanlar bize ayna olur. Kalıplarımızın, bildiklerimizin doğruluğuna inanırız. İş hayatına atıldığımızda şirketlerin istediği gibi bir tip haline formatlanarak dönüşürüz. Rekabetçi ve yarışmacı düzende en çok kazanmak hedefimiz olur. Sonunda çocukluğumuzdan beri kendimizi bütünden ayrı bir varlık gördüğümüz için benliğimiz gemi azıya alacak biçimde güçlenir. Kendimizin farkına varmamız dış dünyadan medya, eğlence, reklamcılık vasıtasıyla yayılan uyaranlarla engellenir. Bu yüzden, bildiklerimizle övünmeye başlar. Kapitalizm maskesini takan Sistemin esir oluruz. Bilgi ve kalıplarla şişen benliğimizle, küçük dağları ben yarattım rolüne bürünürüz. Ölüm korkusu bizi içten içe kemirirken, hiç ölmeyecekmişiz hezeyanıyla yaşarız. Biyolojik olarak hayatta kalmaya programlıyızdır. Bu, yetişkinlik dönemine kadar ailemiz, daha sonra uzak ve yakın çevremiz tarafından beslenir ve katmerlenir. Ölüm korkusunu, hayatı kesinleştirerek ve sürekli yapılacaklar listesi çıkartarak yeneceğimizi sanırız. Çaresiz, zavallı ve zayıf bir mahlûk olduğumuzu bilmeyiz. Hissetsek bile bastırmaya çalışırız. Böyle bir halde ortalıkta “Ben bilirim” diye boy gösteririz. Zihnimizde yerleşik veri tabanlarının sonucu oluşan düşünce kalıplarımızla doğru ve yanlışı ayrıt eder, doğruya, iyiye ve güzel yol aldığımız oyununu oynarız. Hayatımıza giren, karşımıza çıkan insanlarla “Kim daha iyi biliyor” çekişmesine girer, bilgimizle ezmeye çalışırız. Çünkü haz odaklı yaşadığımız hayatta en büyük zevkimiz benliğimizi okşamak, başkalarına üstünlük taslamaktır. Diğer insanlar çoğunlukla bu salgına yakalandığı için bizim gibidir.

Her şeyi bildiğimizi iddia ederek hayat arenasında mücadele ederiz. Asıl sorunumuzun bize yok olma hissi veren yalnız kalmak olduğunun farkında değilizdir. Bunu örtbas etmek için kalabalıklar arasına karışır, bilgiçlik taslar, önemli biri olmaya çalışırız. Her şey bir gün yok olacak olmanın acısını bastırmak içindir. Bilgiçlik taslayarak, bildiğini iddia ederek, hayatın ölüm korkusu uyandıran belirsizliğini gidermek isteriz. İçimizi kemiren ölüm korkusuyla bir topluluk içinde, bir kurumda, bir arkadaş toplantısında, ailede sorulan her soruyu bilmesek bile “biliyorum” diye cevaplama refleksi geliştiririz. Bu gidişat bizi öğrenmeye kapalı biri haline getirir. Gerçeğin üstünü doğru olduğunu zannettiğimiz bilgi kırıntılarıyla kaplar hale geliriz. Bu durum, yok olma korkusu kaynaklı acılarımızı büyütmekten başka bir işe yaramaz.

Her şeyi bilen insanın dramını bir benzetmeyle anlatabilirim. Karanlık bir zindan hayal edin. Mahkûm hücre cezası almıştır. Çok dar hücresinde havalandırmaya çıkmaya bile izni yoktur. Sadece hücrenin duvarındaki küçük bir pencereden Dünya’yı görmektedir. Bu pencereden dış âleme bakmaktadır. Bu daracık pencereden gördükleriyle her şeyi bildiğini zanneder. Zindanın duvarlarını, doğduğu andan itibaren genetik, sosyal ve kültürel faktörler tarafından zihnine yüklenen kalıplarla örmüştür. İşin elem verici yanı, hiçbir şeyin farkında olmadığı için mahkûmun da, duvarların ötesini merak etmesini yasaklayan gardiyanın da, kalıplaşmış verilerinden inşa edilmiş zindanın da aslından kendisini temsil etmesidir. Yani mahkûm da, gardiyan da, zindan da biziz. Kendi kendimizi esir aldığımızın farkında değiliz. Çünkü dış dünyanın oyuncakları gerçeği görmemizi engelliyor. Bildiğimizi zannederek girdiğimiz bu daracık zindandan nasıl çıkacağız? Hiçbir şey bilmediğimizi zihnimize ve gönlümüze bir sanatçı titizliğiyle nakış gibi işleyerek... Sadece düşünmeye başlasak bile yeter. İlk insanın yaratılışından bugüne kadar geçen zamanda tüm insanlığın oluşturduğu bilgi hazinesinde bizim bildiklerimiz bir kum tanesi kadar yer kaplamaz. Bilmediğimizin farkına vararak mahlûk olmaktan insan olmaya adım atabiliriz. Bilmemeği yaşamımızın düsturu yapmaya başladıkça kendimizi öğrenmeye açık hale getiririz. Belki de bu sayede aynaya ilk kez alıcı gözle bakar; şişkin benliğimizle ne kadar boş olduğumuz anlarız. Zihnimizi doğruluğu kanıtlanmamış bir sürü gereksiz çöp yığını bilgilerle doldurduğumuzu yavaş yavaş anlarız. Bilmemek erdemini gösterdiğimizde, bakış açımızın genişlediğini hissederiz. Bilmemek, kendimizi ayrı ve üstün bir varlık görmekten kurtarır.  Karşımızdakini eşitimiz, kendimizin, kişiliğimizin bir yansıması olarak gösterir. Böylece koptuğumuz bütüne yaklaşma fırsatı elde ederiz. Yani hiçbir şey bilmediğimizin farkına varmak, ben ve öteki şaşılığımızı tedavi eder ve bir bütünün anlamlı parçası olduğumuzu hissettirir. Bilmemek bize açılmayan zindanın kapılarını zorlamamıza sebep olur. Bilmeyerek zihnimizde yer işgal eden kirli bilgiden arınma ve böylece kalıplarımızı kırma yoluna gireriz. Bu yol bizi günün birinde bilmenin esaretinden kurtarır, özgürlüğümüze kavuşturabilir. Ancak hiçbir şey bilmediğimizi bilmenin idrakiyle gelişim basamaklarımızı tırmanarak insanlık zirvesine çıkar ve çevremize faydalı biri haline geliriz. 

 

Murat ŞAŞZADE

26.10.2018

 

Son Güncelleme Tarihi: 31 Ekim 2018 18:38

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.