Dindar nesil mi dediniz?

10 Şubat 2012 12:49 / 1651 kez okundu!

 


Başbakanın “Dindar nesil yetiştirmek istiyoruz” sözünü duyunca içim cızzz etti, zihnim birçok çağrışım yaptı. Çocukluğumun “dindar yetiştirilme çabaları”nı yeniden yaşadım.

İçinden dere geçen bir köyde doğmuştum. Yağmurlar çok yağınca sel gelirdi dereye. Özellikle kışın sürekli akardı çay. Bazen buz tutardı dere. Köyün en başında ve derenin yirmi metre yamacındaydı evimiz. Dört erkek kardeşin üçüncüsüydüm. Hem çiftçilik hem de hayvancılık (koyun sürümüz vardı) yapardık.

Babama “Çobanın Mehmet” derlerdi. Çoban dedemin en büyük çocuğuydu babam. Dindardı. Dedemden daha dindardı. Annemin babasından da dindardı. Kardeşlerinin de en dindarıydı. Gençliğinde yemediği b.k kalmamıştı, kendi tabiriyle. Ama 35-40 yaşından sonra “derin” dini bilgisiyle kendine “Köşebaşı müftüsü” dedirtmeyi başarmıştı. Bilgisini köyün “derin imamı” Tufan Hoca’dan ve bulabildiği din kitaplarından almıştı. Anamın tabiriyle “Fazla iş götü olmadığı” için Cuma namazı kılacağım diye işe gitmezdi, ama biz giderdik. Hemen her akşam “vaaz işkencesi” çekerdik. “Bir Müslüman çocuğunun nasıl olması gerektiği” üstüne nutuklarla geçmişti çocukluğumuz. Hâlâ gözümün önündedir uygulamalı taharetlenme, gusül dersleri. Ve hâlâ ezbere bilirim birçok sureyi, diğer kardeşlerim gibi. Küçük kardeşim kuran kursuna da gönderildi. Beni gönderememişti, kaçarım gitmem, demiştim. Ama ortaokulda ve lisede çevre baskısı ve öğretmenlerimizin oportünist tutumu – not ortalamanız yükselir derlerdi- nedeniyle din dersini seçmiştim. Zaten bildiğim için de hep yüksek not alırdım.

Köyde ilkokul mezunu olan babamın akranlarının içinde iki kişi çok okurdu. Suya susamış gibi okurlardı. Bu iki sağdıçtan biri Cumhuriyet okurdu (benim babamdı), diğeri Tercüman (“Tarihçi Hasan”dı). İkisi de koyu dindardı. Tarihçi Hasan padişahlardan pehlivanlara Türk ve İslam olan her şeyi ezbere bilirdi. Mustafa Kemal'i pek sevmezdi. O da derin hocanın talebesiydi. Ama Tarihçinin ibadet eylemi babam kadar sıkı değildi. İkisi de koyu anti-komünistti. Tarihçi AP’li, Müftü CHP'liydi.

En büyük ağabeyim on altı yaşında “hakim izni”yle evlendirilecekti ve babamın ilk işi, bulduğu bir kartona sabit kalemle 32 farzı yazıp ezberletmek oldu. Her akşam sigaya çekerdi ağabeyimi. O da ezberleyemezdi. Aman ne azarlar yerdi, ne aşağılamalar. “32 farzı ezbere saymadan evlenemezdi bir mümin çocuğu.” Sınav akşamları duya dinleye biz de ezberledik. Ben hâlâ ezbere bilirim! Ama abim şu anda takır takır sayamaz sanırım.

Ve kış günlerinde benden büyük iki ağabeyimin, evimizin alt kısmındaki derenin buzunu kırarak yıkandıklarına tanık olduğumda şaşırmıştım. Meğer “hamamcı oluyorlarmış, öyle olduklarını fark ettikleri an gusül abdesti almazlarsa, yürüdükleri toprak büngür büngür büngürdermiş günahlarından”. “Cünüp dolaşmak kadar büyük günah yokmuş.” Bu durumdan babamın haberi var mıydı, bilmiyorum. Ama anacığımın haberi vardı. “Oğlum ben size su ısıtayım, onunla yıkanın” dediğini duyardım ama, o bedenin kendi kendine işlediği günahı söyleyebilmek kolay mıydı? Ne büyük ayıp! Lanet beden o günahı işlemese de sabahın ayazında “suya girinme” işi olmasa iyi değil mi? Ve daha çok hikayemiz var ama gerisine gerek yok.

Sonra ne mi oldu?

Hiç birimiz dindar olmadık! Hiç birimiz hâlâ babamın dediklerini yapmıyoruz. Ergenlikte benim büyüğüm “Dedekorkut masalı anlatma bana, yapmıyorum senin dediklerini” diyerek isyan etti; ben “Taş eden, kahreden, katran kazanlarında yakan, hem alın yazımı yazan hem de cezalandıran Tanrı senin olsun” dedim ve cennetten kovuldum! Kuran kursuna giden de bizim yolumuzu izledi. En büyüğümüz de babama “he he” dedi ama bildiğini okudu.

Yıllar sonra babam dindar olarak, köyün “Faşist Saldırılara karşı kurulan Direniş Komitesi’nde görev almak”tan defalarca göz altına alındı. Ölmeden on yıl önce “çok iyisiniz, adaletlisiniz, ama ah bir de Cuma’ya gitseniz” demekten vaz geçti. Dayatmamayı seksen yılda öğrendi. Kendisinde bize karışma hakkı olmadığına ikna oldu, yığınla travmadan sonra. Cuma hutbelerinde okunmak üzere Diyanetin imamlara gönderdiği “komünistlerin kahredilmesi”ne karşı çıktı, “dinimi alet etmeyin siyasetinize” diyerek kavga etti. 70 inde, “daha fazla namaz kılmalısın, beş vakti ona çıkar ya da rekatları çoğalt” önerime güldü ve “hareket et demek istiyorsun değil mi” dedi. Ve ilh…

En büyüğümüz hariç - ki o da hiç tatmadığı için- rakı içmeyi severiz. Her şeyi SORGULARIZ. Eleştirel bakarız. Bize çocukluğumuzun çocuk gibi yaşatılmadığına hayıflanırız. Bu ülkede din tüccarlığı yapanların esasında “halka din iman bize han hamam lazım” demek istediklerinden hiç şüphemiz yoktur.

Kimseye bile isteye kötülük etmeyiz. Ahlaklı, vicdanlı, merhametli, adaletli olmak için dindar olmanın gerekmediğini; tanrı korkusu olmadan iyi insan olunması lazım geldiğini düşünürüz ve böyle yaşarız. Dindar ya da başka türlü nesil yetiştireceğiz diye yapılan dayatmaların, son çözümlemede işe yaramadığını kendi deneyimimizden biliriz. Askerlerden çok çektik ama bunlardan da çekiyoruz.

Ve “Sorgulanmadan yaşanan bir hayatın ezbere bir yaşam” olduğunu düşünür, dünya nimetlerini çarçur etmeden, yaşam evimizi tahrip etmeden, her bir “dağamın”* tadını çıkara çıkara yaşamaya çalışırız.

Yani sizin istediğiniz gibi değiliz, olmayacağız. İnananı da inanmayanı da, her çeşit milleten olanı da kardeş ve hatta becerebilirsek yoldaş biliriz. Siyaset sorun çözme yeridir, görülüyor ki yeniden tıkanmıştır. Bu tıkanıklık daha envai çeşit laflar yumurtlatır yöneticilere, daha envai çeşit söylemi duyarız devlet içi kavgalar edilirken.

Başka çağrışımlarda buluşmak üzere…


Muammer SAKARYALI

10.02.2012

---

* Besin

Son Güncelleme Tarihi: 13 Şubat 2012 14:01

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.