Mine Uygur ve Feryal Bekdik Portekiz'de - 3

19 Ağustos 2007 00:00  

 

Mine Uygur ve Feryal Bekdik Portekiz'de - 3

Bugün ilk olarak Figueira Meydanı’ndan 12 No’lu tramvaya binerek Lizbon’un en eski bölgesi
Alfama’ya gideceğiz. Burası 1755 depreminde yıkılmayan tek bölge. Arap etkisi hakim.





Tramvay’dan inerek ilk önce Sao Pedro seyir terasından şehri seyrediyoruz. Okul öğrencileri
resim dersi için buraya gelmiş. Perspektif için bundan daha güzel bir mekan olamaz.





Sao Jorge Kalesi’ne gidiyoruz. Kale kapısında ki görevli giriş biletinin biraz aşağıda satıldığını
söylüyor.Mine’ye bileti ben alıp geleyim sen bekle diyorum Yol yokuş, parke taşları ile kaplı ve de
parke taşları cilalı. Bir anda ayağım kayıyor ve sol dirseğimin üzerine düşüyorum. Nasıl olduğunu
anlamadan kan revan içinde kalıyorum. Yerden kaldırıyorlar, uğuna uğuna Mine’nin yanına
gidiyorum. Ne olduğunu önce anlamıyor, anlar anlamazda koşturup karşıdaki kafeden buz getiriyor.
Yaraları bantlıyoruz. Dirseğe buz basıyoruz. Şimdilik kırık, çıkık görülmüyor ama dirsek bu kadar mı acır tanrım, acıdan gözlerim yaşarıyor. Mine’ye “Uf olmuş halimle resmimi çek “ diyorum. O da korktu yazık. Neyse acı hafifliyor.

Kalenin içinde dolaşıyoruz. Burası 14 ve 15. yüzyıllarda kraliyetin konutu olarak kullanılmış. İngiliz tarzı bahçeleri var. Kalenin burçlarından şehir çok güzel görünüyor. 25 Nisan Köprüsü, Expo 98 için inşa edilmiş Vasco de Gama Köprüsü ve de karşı yakada ki Cristo (İsa) Heykeli göze çarpanlar… İsa heykeli Brezilya, Rio de Janeiro ‘da ki İsa Heykeli’nin benzeri. 28 metre yüksekliğindeki dev heykel, kollarını Lizbon ve Tejo nehrine açmış…





Kaleyi gezdikten sonra; yürüye yürüye Alfama’nın dar sokaklarından yokuş aşağı iniyoruz. Yol
üzerinde Sé Katedrali’ne denk geliyoruz. Sé Katedrali şehrin dini merkezi. Potekiz’in büyük
çoğunluğu Katolik. Cardinal, Sé Katedrali’nde bulunmaktaymış. Katedral Fransız romanesk tarzda yapılmış, bitişe yakın gotik ögeler ilave edilmiş. İki adet çan kulesi var. Kapı girişi ise Arap tarzı. Lizbon’u bundan iyi anlatacak bir yapı olamaz.





Katedrali gezdikten sonra yokuş aşağı yürüyüşe devam ederek kendimizi Baixa'da buluyoruz. Burası
dün keşfetmiş olduğumuz alış-veriş bölgesi. Bizim Kemeraltı caddesi gibi caddeden yürürken birden
birinin kolumdan çektiğini hissediyorum. Nasıl hissetmem acıyan kolumdan biri tutuyor. Kolumdan
tutanın elinde büyük bir mikrofon var. Karşımızda da kamera. Portekiz TV için çekim yapıyorlarmış.
Spikerin Portekizce söylevini gülümseyerek dinliyor ve dillerini anlamadığımı isterlerse İngilizce
konuşabileceğimi söylüyorum. Hemen görüşme İngilizce- Portekizce şekline dönüyor. Ülkelerine
gezmeye geldiğimizi, farklı bir kültürü tanımak için burada olduğumuzu söylüyorum. Nerden geldiğimizi söyleyince çok ilgileniyor, hemen tercüme ediyor. Epey bir söyleştikten sonra “Sizden bir istekte bulunabilir miyim ?” diyor. Benimle dans etmek istiyor. Sırtımda çanta, belimde çanta, Lizbon sokaklarında bizim Acun Ilıcalı kılıklı bir adamla dans etmeye başlıyorum. Neyse karşılıklı teşekkür ederek, kameraya el sallayarak ayrılıyoruz.





Mine ile olayın şokundayız. Andy Warhol “Herkes on beş dakika da olsa meşhur olacak” demişti.
Kısmette Portekiz’de meşhur olmak varmış…



Öğle yemeği için sokak arasındaki esnaf lokantasını seçiyoruz. İş adamları, civardaki esnaf ve de
nadirde olsa bizim gibi turistlerin itibar ettiği bir lokanta. Sofra şarapları çok güzel. Yemekleri çok güzel. Fiyatlar ise çok ucuz.



Yemekten sonra otobüsle St Jeronimos Manastırı’na gidiyoruz. Burası 1502 yılında Kral Manuel tarafında inşası başlatılan, Vasco de Gama’nın önderliğinde Hindistan’dan elde edilen zenginliğin, refahın göstergesi devasa bir yapı. Manastırın içindeki şapelin solunda Vasco de Gama’nın sağında ise şair Louis de Cameos’un lahitleri göze çarpıyor. Manastırın hazine odasını ve arkeoloji müzesini geziyoruz. Manastır’dan çıktıktan sonra hemen çaprazındaki Modern Sanat Müzesi’ne gidiyoruz. Burası Rönesans Tarzı inşa edilmiş manastırın tam karşısında ona tezat modern bir kompleks.





Modern Sanat Müzesi’nden sonra nehir kenarındaki Kaşifler Anıtı’na gidiyoruz. Manastır’ın tam
karşısında, önde denizci Prens Henrique ve arkasında Vasco de Gama ve Macellan başta olmak üzere denizcilerin heykellerinin sıralandığı gemi şeklindeki anıtın asansörle tepesine çıkıyoruz. Anıt 1960 yılında Prens Henrique’nin 500. ölüm yıldönümü nedeniyle inşa edilmiş. Portekizliler
Dünyanın yüzde altmışını keşfetmiş, Avustralya’ya bile Kaptan Cook’tan iki yüz yıl evvel ayak basmış bir millet. Kaşifler Anıtı’da, görkemli Manastır’ın karşısında eski güzel günlere olan özlemin anıtı gibi.




Kaşifler Anıtı’ndan sonra yürüyerek şehrin sembolü Belém Kulesi’ne gidiyoruz. Belém Kulesi inşa
edildiği yıllarda Tejo nehrinin ortasındaymış. Nehrin taşıdığı toprak bir yandan, yol yapmak için yapılan dolgular bir yandan kule kıyıyla birleşmiş. Kule Kral Manuel zamanında inşa edilmiş. Dört katlı ve her katta teras var. Süslemeleri Arap tarzı. Merdivenleri çok dar. Aşağıdan gelenler yukarıdan gelenlerle karşılaştığında bayağı sıkıntı oluyor.





Belém Kulesi’nnden sonra kule önündeki pastanede dondurma yiyor, yorgunluk atıyoruz. Karnımız
acıkıyor ama iştahımızı Bélem pastanesine saklıyoruz. Biraz yürüdükten sonra otobüsle Bélem pastanesine gidiyoruz. Burası 1837’den bu yana yaşayan bir pastane. Antiga Confeitaria De Belem'in kapısından içeri girdiğinizde, birbirini izleyen kapıları geçip bir tek boş masa bulamıyoruz. Biraz bekledikten sonra ancak yer buluyoruz.





İçi kremalı, sıcak tarçın ve pudra şekeri ile servis yapılan Pasteis De Belem'in tadını unutmak mümkün değil. Antiga Confeitaria De Bélem'de satılan bu tartların tarifini sadece dört kişi biliyormuş. Ustalar öldükçe çırakları ile yaşayan bu gizemli tarif, dünya tarihinin en uzun süre saklanan ticari sırlarından biri olarak gösteriliyormuş.





Bélem Pastanesi’nden çıktıktan sonra otobüsle şehrin bir diğer ucundaki Expo 98 alanına gidiyoruz.
Burası modern mimarinin doruk noktaya ulaştığı bir bölge. Binalar, Vasco de Gama Alışveriş merkezi,
fuar alanı hepsi göz kamaştırıcı. Fuar zamanında stand olan binalar şimdilerde bar-restoran olarak kullanılıyor. Fuar alanını gezdikten sonra Vasco de Gama alışveriş merkezine giriyoruz. Gezerken üşüdüğümüz için kapalı alan iyi geliyor. Akşam yemeği için Portekiz mutfağı tercih ediyoruz. Siyah fasulyelerini çok beğeniyoruz.





Alışveriş merkezi kapanınca metro ile otele dönüyoruz.





23 Haziran 2007 Cumartesi

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0