Kapitalizmden Sonra

07 Kasım 2009 19:31 / 2976 kez okundu!

 


Geoff Mulgan’ın “Kapitalizmden Sonra” yazısı birçok kişi gibi benim de çok ilgimi çekti, defalarca okudum. Yaz tatilinde Türkiye’deyken, karşılaştığım arkadaşlarla yazıyı tartıştım. Yazının bir anlamda ilk olduğu söylenebilir çünkü krizi ve sistemi, üretim güçleri ve toplumsal ilişkiler perspektifinden ele alıyor. Yazı üstüne tartışmalar bu yönde düşünmeyi zenginleştirir ve daha güzel ürünlerin çıkmasına neden olur diye düşünüyorum. Herkesin katkısına ihtiyaç var. Katkılarınızı yorum olarak yazının altına ekleyeceğinizi umuyorum. Ben ayrı yazılar olarak yorumlarımı ileteceğim.

PROSPECT MAGAZİN
Sayı 157, Nisan 2009

KAPİTALİZMDEN SONRA

Yazan: Geoff Mulgan 

Piyasaların efendi değil hizmetkâr olduğu bir dünya
Girmekte olduğumuz çağ yıkıcı olacaktır - ancak bu, piyasaların efendi değil, hizmetkâr olduğu bir dünya yaratabilir.

ABD bankacılık sistemi 3000 milyar dolarlık bir kayıpla karşı karşıya... Japonya bunalımda... Çin’in büyüme hızı sıfır... Bazıları acil bir müdahalenin durumu düzeltebileceğini hâlâ umuyor. Ancak çoğunluk, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı o ender kırılma noktalarından birini yaşadığımızı hissediyor.

Peki bir düş sona ererken, gölgede bekleyen diğer düşler neler? Kapitalizm uyum sağlayacak mı? Yoksa yaklaşık iki yüz yıldır politik hayata can veren o büyük sorulardan birini, “Kapitalizmden sonra ne gelebilir?” sorusunu yeniden mi sormalıyız?

Oysa henüz birkaç yıl önce bu soru, “elektrikten sonra ne gelir?” sorusu kadar anlamsız bulunarak bir kenara bırakılmıştı. Küresel piyasaların Çin ve Hindistan’ı yörüngelerine çekmesi, G8 zirvesini kuşatan Ortaçağ’dan kalma İslam’ın ve hırpani orduların gücünü kaybetmiş bir rakibe dönüşmesiyle kapitalizm zaferini tamamlanmış görünüyordu. Çokuluslu şirketlerin pek çok ulus devletten çok daha güçlü oldukları, hatta bazılarının markaları aracılığıyla yığınların güvenlerini kazandığı söyleniyordu.

Ancak, kapitalizmin kendi doğasındaki derse göre, hiç bir şey kalıcı değildir - Marks’ın dediği gibi “katı olan her şey eriyip gider.” Kapitalizmin içinde kendi altını oyan güçler olduğu kadar, onu ileri taşıyacak güçler de var.

Canlanma mı çöküş mü?
Bu denememde kapitalizmin düşüşüne bir başka açıdan bakıp, onun neye dönüşebileceğinden söz edeceğim. Ne bir yeniden canlanma, ne de bir çöküş öngörüyorum. Bunların yerine, bir zamanlar aynı ölçüde değişmezmiş gibi görünen diğer sistemlerle bir kıyaslama yapmayı öneriyorum. 19. yüzyılın erken dönemlerinde Avrupa monarşileri, düşleri Waterloo’nun çamurlarına gömülen devrimci rakiplerinden kurtulmuş görünüyorlardı. Dünyaya egemen olan monarşi ve imparatorlukların olağanüstü uyum – değişim – yetenekleri kanıtlanmıştı. Destekçileri, tıpkı bugünkü kapitalizmin savunucuları gibi, monarşilerin doğada kök salmış yapılar olduğunu akla uygun bir şekilde tartışabiliyorlardı. Yani doğal olan hiyerarşi idi; günümüzde bu bireysel açgözlülük oldu. Sonra denenmiş olan yığınsal demokrasinin başarısızlığı ortaya çıktı. Bugün sosyalizm de aynı şekilde değerlendiriliyor; her ne kadar iyi niyetli bir deneyim olsa da başarısızlığa uğradı, çünkü insan doğasına uymuyordu.

Yoksa kapitalizmin efendileri hizmetkâra mı dönüşüyor?
Kapitalizmin geleceğini düşünürken gerekli olan bir başka çerçeve de orduya ne olacağı. Askerin, statü ve saygınlığın doruğunda kabul edildiği toplumların üzerinden sadece birkaç nesil geçti. Ancak bütün tuhaflığına rağmen dünyadaki orduların çoğu ehlileşip uygarlaştı, acımasız efendilerden profesyonel hizmetkârlara dönüştü.

Savaş ne kadar ortadan kalktıysa, kapitalizm de o kadar kalkacak. Karmaşık, birbirine bağlı piyasa ekonomileri, yeni bilisel bilgilerin devam eden akışının desteği ile beslenen dev üretim fazlalıkları yaratmaya devam edecekler. Ancak, tıpkı merkezden uzaklaşıp kıyılara kayan monarşiler gibi, kapitalizm bugün olduğu gibi, toplumlara ve kültüre daha fazla egemen olamayacak. Kısacası kapitalizm bir efendi olmaktan çıkıp, bir hizmetkâra dönüşebilir ve şimdiki düşüş bu değişimi hızlandırabilir. Geçmişteki bunalımlar da çok sertti ama marjinal düşüncelerin Schopenhauer’in bütün yeni gerçeklikler için tanımladığı üç aşamadan – önce alay etmek, sonra şiddetle karşı çıkmak ve sonra kanıt gerektirmeyen gerçeklik olarak kabul etmek – hızla geçerek merkezdeki görüşlere dahil olmalarını sağladı.

Kapitalizm gerçekte nedir?
Kapitalizmin neye dönüşebileceğini anlamak için öncelikle onun ne olduğunu anlamamız gerekir. Bu çok kolay değil. Kapitalizm pazar ekonomisini içerir, ancak pek çok pazar ekonomisi kapitalist değildir. Ticareti içerir, ancak ticaret de kapitalizmin epeyce önündedir. Kapitali içerir, ancak Mısır firavunları ve faşist diktatörler de ihtiyaç fazlasını yönetiyorlardı.

Belki de en iyi kapitalizm tanımını, onun tıpkı bir soğanın veya ağacın katmanları gibi, günlük pazar ekonomisinin üzerine kurulmuş katmanlardan oluştuğunu söyleyen, Fransız tarihçi Fernand Braudel yapmıştır. Yerel, bölgesel, ulusal ve küresel olan bu katmanlar çok daha büyük soyutlamalarla karakterize edilir; katmanların en tepesinde de her durumda kâr etmeyi bekleyen, belirli bir yere veya endüstriye bağlı olmayan, her şeyi metalaştıran bedensiz finans vardır.

Cenova ve Venedik’in, Londra ve Brüj’ün güçlü bankacılık ve ticareti, hünerli üreticilerle bir araya gelerek, soyut kapitali elinde tutanların egemen olduğu, tepe noktalardaki rakiplerin yerlerinden edildiği, savaşçıları ve bilim insanlarını bürokratlara dönüştüren bir dünya yarattığında, kapitalizm bir “izm” oldu.

Günümüzde çok daha saklı kapitalizm türleri, borsada riskli ve aslı olmayan fonlara yatırım yapmakta. Devletle yakın ittifak halinde (Silikon Vadisi yatırımlarının yüzde 40’ını hükümet karşılamakta), büyük endüstri yöneticileri devletle işbirliği yapmakta (Kore’de olduğu gibi), Çin’deki merkantilist komünist kapitalizm ve güneydoğu Asya’nın parababalarının yönettiği kapitalizm gibi tuhaf melez örnekleri görülmekte. 19. yüzyılda ABD’de olduğu gibi korsan serbest pazarlar ve 20. yüzyılda İsviçre’de olduğu gibi epeyce sosyalleşmiş kapitalizm örnekleri de yaşandı.

Ancak Karl Marks’ın öngördüğü gibi kapitalizm yayılmakta (genişlemekte). 19. yüzyılda kapitalistler politikacıları, sanat koleksiyonlarını, arazileri ve üniversiteleri satın alırken aralarında ayrım yapmaksızın aynı hazzı duyarlardı. Çağdaş kapitalizm çok zeki gençlere ve yaşlı ustalara kolaylıkla sponsor olurken, bilgisayar programları ve uzay yolcuklarını da destekliyor. Yöntemleri artık sağlıktan toprakların ıslahına, bağışlara (“hayırsever kapitalizm” düşüncesine göre zenginler, belki de krizde ayakta kalamayacak olan dünyayı kurtarabilirler) kadar yayılmış durumda. Artık her şey alınıp satılabilecek bir metaya dönüştürülebilir – seksten sanata ve dine kadar her şey. Kapitalizm yaratıcı olmasaydı bir şey olamazdı. Hatta iklim değişikliği bile kapitalizm için potansiyel bir gelişme fırsatı olmuş, yeni araştırma ve geliştirme dalgasını destekleyen vergiler, karbon pazarlarını desteklemek için hükümetlerin ikna ettiği tüccarlar, borsacılar ve yatırımcılar daha da zengin olmanın yeni bir yolunu bulmuşlardı.

Kapitalizm ve politika
Kapitalizmin politikayla karmaşık bir ilişkisi vardır; bazen politika tarafından kısıtlanır ve ehlileştirilir, bazen de politikaya egemen olmaya çalışır. İngiltere’deki hem muhafazakâr hem de liberal partiler asıl olarak, rizikolu girişimlere yatırım yapan fonlar tarafından gelen bağışlarla ayakta durur. City finansörleri tarafından desteklenen İşçi Partisi’nden, bir dizi bankerin hiçbir yeterlilikleri olmadığı halde kamu sağlığı ve sosyal yardım reformlarıyla ilgili komisyonların başına getirilmesi istenmiştir. Boris Johnson Londra’nın iş ve işçi bulma kurumunun yönetimini böyle bir fon yöneticisine teslim etmiştir. Aynı durum, her iki partisi de Wall Street’in ağına düşmüş olan ABD’de de söz konusudur – varsayımlarına bu kadar meydan okuyan bir krize karşılık vermekte bu kadar zorlanmalarının bir nedeni de bu durumdur. (Obama’nın ilk adımları Roosvelt’inkine göre daha az güvenilir ve daha az radikal bulunmuştur, çünkü Roosvelt danışman olarak nispeten dışardan kişileri seçmiştir, oysa Obama Larry Summers ve Tim Geithner gibi içeriden olanlara danışmıştır.)

Kapitalizmin yayılmacı ve yaratıcı karakteri Davos’tan çıkan radikal eleştirilerle desteklendi; büyük kapitalizmin daha da büyümesi, politika ve kültürle daha da çok iç içe geçmesi kaçınılmazdı. Yedi yaşındaki çocukların arkadaşlarına komisyon karşılığı Barbie bebek satmak üzere işe alındığı zamanlarda bu görüş akla yakın görünüyordu. Kapitalizm algıyı değiştiren uyuşturuculardan bilgisayar oyunlarına ve ekstrem sporlara kadar her şeyi, geçmişte sadece dinin yapmış olduğu gibi, insanın arzularının derinliklerine inmek için kullanıyordu.

Kapitalizmin yerini ne alacak?
Sadece birkaç on yıl önce kapitalizmin yerini alacak şeyin ne olacağı tartışması büyük ilgi görüyordu. Yanıtlar komünizmden yönetimselliğe, altın çağın umutlarından, komün hayatı ve ekolojik uyuma geri dönüş rüyalarına kadar değişiklik gösteriyordu. Günümüzde bu ütopyalar Dünya Sosyal Formu hareketleri içinde, büyük dinlerin kıyılarında, radikal alt kültürlerde ve daha ılımlı olanları dünyadaki binlerce kentli girişimcide görülebilir. Hepsi de kendilerine yeni taraftarlar bulmak zorunda. Ancak bunların ve çağdaş anti-kapitalist edebiyatın (David Korten, Wendell Berry, Alain Lipietz veya Michael Albert gibi) zayıflığı, vizyonlarının nasıl gerçekleşeceği ve savaştıkları çıkarların ne kadar güçlü bir şekilde sağlama alınmış olduğunu yeterince iyi açıklayamamaları.

Marksizm’in entelektüel gücü, Michael Hardt ve Antonio Negri gibi yazarların tanımlamalarının tersine, kapitalizmin her şeye gücü yeten bir sistem olmadığı iddiasına dayanıyor; yani kapitalizm kendi kendini yok etmeye mahkûm bir sistem sadece. Marksist açıklamaya göre teknolojik gelişme değişimin öncüsü olarak, üretim güçleri ve ilişkileri arasındaki çatışmalar sayesinde devrimci bir araca dönüşebilir. 19. yüzyılda mekanizmanın proletaryanın fakirleşmesi olması bekleniyordu; 20. yüzyılda yeniden gözden geçirilen açıklamalara göre bilinçli işçilerin güçlenmesi (veya bazılarına göre çalışanların proleterleştirilmesi) devrimci mekanizma olarak görüldü. Her iki durumda da kapitalizm kendi mezar kazıcılarını yaratmış olacaktı.

Bunun olmadığı bir gerçek, tersine kapitalizm zenginliğini daha da genişletti ve Marksizm’i, Fransa’nın yeni Nouveau partisi gibi antikapitalist partileri hepten kıyıya itti veya Marksizm üzerine akademik tartışmaları pasifize ederek yazınsal kavramların soyutlamaları içinde eriyip gitmesine neden oldu.

Ancak huzursuz kapitalizm, kendini yok edeceğine dair inanca temel oluşturmaya devam etti. Bir nesil önce Amerikalı sosyal bilimci Daniel Bell “kapitalizmin kültürel çelişkileri” hakkında yazdı ve bunun, kapitalizmin dayanağı olan geleneksel normları -çok çalışmaya istekli olmak, bu anlayışı çocuklarına miras bırakmak, aşırı tüketimden kaçınmak gibi- aşındırdığını savundu. 1990’lardaki Japonya bu noktada iyi bir örnekti; laçkalaşmış yeni yetmeler, ailelerinin ekonomik bir mucize yaratmış olan çalışma ahlâkını reddediyordu.

Bu konuyla ilgili tartışmalar nüfus istatistiklerini Aşil’in topuğu gibi ortaya koyuyordu. Kapitalist materyalizmin, insanların çocuk sahibi olmaları, gelirlerini ve zevklerini zorlu aile hayatına feda etmeleri konusundaki teşvikleri yavaş yavaş yok oluyor; liyakat sistemi, aileleri, heveslerini bir veya iki çocukla gidermeleri konusunda destekliyordu. Böylece Avrupa ve beyaz Amerikalılar arasında doğum oranları keskin bir şekilde düştü. Bu noktada nüfus dengesizliği sonucu her toplumun dayandığı nesiller arası anlaşma zarar görmeye başladı; gittikçe artan yaşlı nüfus, gittikçe azalan genç çalışanlardan daha çok şey talep etmeye başladılar. Yaşlılık döneminin sorunlarıyla başa çıkmak için gereken tasarruf oranı yüzde 30’lara yakın olması gerekirken, bu oranın 2007’de ABD’de sıfıra yakın çıkması, kapitalizmin kendi geleceğini koruma yeteneğini kaybetmiş olduğunu yalın bir şekilde gösteriyordu. (Yüksek tasarruf oranlarına rağmen Çin’in daha yüksek bir risk altında olması ironiktir; tek çocuk politikası bu ülkenin nüfusun daha önce insanlık tarihinde hiç görülmemiş bir hızla yaşlanmasına neden olmuştur.)

Krizin dinamikleri ve Carlota Perez’in öngörüleri
Kapitalizmin başarısının kırılganlığını vurgulayan başka eleştiriler de söz konusu. Aşırı üretimin olağanüstü artışı üretimin GSMH içindeki payını düşürmekte, ekonomileri niteliği gereği büyümesi daha zor olan hizmetlere bağımlı hale getirmektedir. Tüketimde de buna uygun bir kırılganlık söz konusu. İnsanların maddi gereksinimlerini başarıyla gideren kapitalizm, daha çok çalışma ve para kazanma isteğinin azalması tehdidi ile karşı karşıya. İnsanlar artık orta yaşlarında çalışmaya ara vermek ve üç günlük hafta sonu tatili istemek için yeniçağ danışmanlarına başvurmaktalar. Kapitalizmin verebildiği tek karşılık statü, güzellik ve bedenler konusunda yaratılan kaygılarla beslenen yeni ihtiyaçlar yaratmak için daha çok yatırım yapmak oluyor. Bunun sonucunda ise gelişmiş kapitalist toplumlar, fakir toplumlara kıyasla psikolojik olarak çok daha sorunlu hale geldi.

Bütün bu eleştiriler, kapitalizmin çelişkilerinin nasıl çözüleceği konusunda pek bir şey söylemese de, hedeflerinin bazılarına ulaşmıştır. Kapitalizmin şiddetli dinamikleri hakkında da pek bir şey söylemezler. Şimdiki krizin bu uzun vadeli eğilimlerle bağlantılarını görebilmek için ne Marks’a, ne Keynes ve Hayek’e bakmaya ihtiyacımız var; Venezüellalı ekonomist Carlota Perez’in (http://www.carlotaperez.org) gittikçe daha çok dikkat çeken yazılarına bakmamız yeterli.

Perez, teknolojik değişimlerdeki uzun vadeli modeller alanında uzman. Perez’in açıklamasına göre ekonomik döngüler büyük bir zenginlik vadeden yeni teknolojilerin ve altyapıların ortaya çıkmasıyla birlikte başladı; çılgınca yapılan spekülatif petrol yatırımlar, borsada ve fiyatlarda dramatik yükselişler buna örnek verilebilir. Bu dönemlerde finans yükselirken, liberal politikalar olağan hale geldi. 1797, 1847, 1893, 1929 veya 2008’de yaşanan dramatik çöküntüleri piyasaların canlanması izledi. Bu çöküntü ve kargaşa dönemlerinden sonra, ancak yeni ekonominin özellikleriyle daha iyi uyum sağlayan kurumlar varlık kazandığında yeni teknolojilerin ve altyapıların potansiyelleri fark edildi. Bu gerçekleştiğinde ise ekonomiler büyüme dalgalarını aştıkları gibi sosyal ilerleme de kaydettiler; savaş sonrası mucizesi veya 19. yy sonlarında Fransa’da yaşanan “güzel çağ” gibi.

Büyük bunalımdan önce yeni ekonominin ve yeni toplumun unsurları zaten mevcuttu ve 1920’lerin spekülatif dalgalanmalarını destekliyordu. Bu unsurlar kurumların içinde gizli değildi ama güç sahibi olanlar tarafından da anlaşılmadılar. Böylece 1930’larda ekonomi dönüştü; ekonominin temeli Perez’in sözleriyle, “çelik, ağır elektrikli donanımlar, büyük mühendislik çalışmaları ve ağır kimya sanayinden, tüketicilerin ve ağır savunma sanayicilerinin ihtiyaçlarını karşılayan seri üretime kaydı. Taleplerin yönetiminde ve gelirin dağıtımında radikal değişiklikler yapılmak zorunda kalındı ve devletin doğrudan ekonomik rol üstlenmesi en önemli durumdu.” Sonuç olarak yığınsal tüketim yükseldi ve ekonomi elektrik, yol ve telekomünikasyon için oluşturulan yeni altyapılarla desteklendi. 1930’larda hangi kurumsal yeniliklerin en başarılı olduğu çok açık değildi (faşizm, komünizm ve korporatizm bu yarışa dahildi), ancak ikinci dünya savaşından sonra, artık otoyollar ve varoşlarla karakterize edilen kapitalizmi düzenleyen yeni bir devlet modeli oluştu; sosyal refah politikaları ve makro ekonomik yönetim, savaş sonrası büyümeyi destekledi.

Bu ışığın atında bakıldığında büyük bunalım hem bir felaket hem de bir reform hızlandırıcısı olarak görülür. Yeni Zelanda ve İsveç gibi ülkelerde yeni ekonomik ve refah politikalarının yerleşmesine yardımcı olan bu durum sonradan gelişmiş dünyanın hakim anlayışı haline geldi. ABD’de banka reformuna, Roosevelt’in Yeni İktisadi Yasaları’na ve İnsan Hakları Beyannamesine yol açtı. Hem bunalım hem de savaş İngiltere’de sosyal devletin ve Ulusal Sağlık Hizmetleri’nin kurulmasını sağladı.

Perez ve ondan önce Joseph Schumpeter’in ifade ettiklerine göre, yeninin en mükemmel biçimine kavuşabilmesi için eskinin bazı yönlerinin ortadan kaldırılması gerekiyordu. Başarısız endüstriler, desteklemek bu anlamda riskli bir politikadır. Perez’in önermesine göre başka ve büyük bir endüstriyel yapılanmanın ve deneyimin eşiğinde olabiliriz ve bu, kapitalin, toplumun ve doğanın talepleri arasında yeni bir uzlaşmaya yol açabilir. Geçmişte bu dönemsel uzlaşmalar, finansal krizler gibi kapitalizmin bütünleyicisi oldular. Aslında kapitalizm sadece krizler ve yapısal reformlar sayesinde ortamsal değişikliğe uyum sağlayabiliyor ve pazarların iyi işlemesi için dirimsel olan ahlaki pusulayı yeniden keşfediyor. 19.yy’ın sonunda devrim korkusuna karşılık olarak uzlaştırma gündeme geldi ve devlet memurluğundan emeklilik, herkese eğitim hakkı, sendikalaşma, herkese oy hakkı 19.yüzyıl liberalizminin ideallerini tamamen bitirdi. İkinci uzlaşma elli yıl sonra, savaş ve bunalımdan sonra geldi ve her zengin ülkede küçük farklılıklarla sosyal ve Hıristiyan demokrasisinin norm haline gelmesini sağladı, devletin GSMH payını yukarı itti, yol göstermek üzere pazarların görünmeyen ellerini görünen ellerle buluşturdu.

Yeni uzlaşma
Eğer bizi bekleyen bir başka büyük uzlaşma söz konusu ise bu, ekoloji, küreselleşme ve nüfusun yarattığı üçlü baskının biçim verdiği bir uzlaşma olacaktır. Oyunun nasıl oynanacağına dair ayrıntıları tahmin etmek gereksiz; her zamanki gibi iyi olasılıklar kadar kötü olasılıklar da -militarizm ve otokrasinin yeniden canlandırılması, azınlıkların damgalanması ve ekolojik çöküşün hızlanması - söz konusu. Ancak yeni teknolojileri -yüksek hızlı ağ şebekelerinden yeni enerji sistemlerine, düşük karbon yayan fabrikalardan açık kaynaklı bilgisayar yazılımları ve genetik mühendisliğine- birbirine bağlayan bir tema var; her biri potansiyel olarak para veya iş dünyasında, günlük yaşamda veya devlet içinde kapitalizmi bir efendi olarak değil, bir hizmetkâr olarak yeniden yapılandıracaktır.

Kapitalin kendisi iyi bir başlangıç noktasıdır. Çağdaş ekonominin tuhaf yanlarından biri, kapitalin paylaşım sistemlerinin reel ekonomiden hepten ayrılmış olmasıdır. Yeni bilimsel araştırmalar için kullanılan fonların çoğu piyasalardan değil hükümetlerden gelmektedir ve mal, teknoloji, hizmet üreten büyük şirketlerin fonları kendi içlerinde oluşturulmaktadır, borsalarda değil. Bu arada işi çoğunlukla finans kapital olan finans pazarları kendilerine karşı pozisyon almakta, çok daha bulanık araçlarla vadeli işlemler yapıp, bahisler oynamaktalar.

Krizlerden önce kapitali reel ekonominin hizmetkârı olarak yeniden düzenlemek isteyen, çok daha şeffaf bir tutumu zorlayan pek çok karşı eğilim mevcuttu. Bunların hem pratik (pazar riski, finansal varlıklarla asıl değerler arasındaki fiyat farklarını daha da çoğaltmakta) hem de ahlâki (ayrılığın derecesi ne kadar çok olursa piyasaların ahlaki sorumlulukla çalışması o kadar imkânsız hale gelir) gerekçeleri vardı. Bu yönde yapılan pek çok hareket, emeklilik fonları yatırımlarının sosyal ve çevresel etkileri açısından daha çok sorumlu olabilmesi için yapılan geçici girişimleri (örneğin ABD’deki CalPERS veya Calvert gibi büyük fonlar), menkul kıymetler borsalarının şeffaf ve yatırımcılarının dürüst olmaları gerektiği tartışmalarını, vergi cenneti ülkere para aktarımını yasaklama planlarını, sosyal yatırım endüstrisinin yavaş fakat emin bir şekilde gelişmesini (ABD’deki yatırım varlıklarının yüzde onunu bunlar oluşturmakta), yeni düşünceler ve teknolojilere yatırım riskini göze alan gerçek teşebbüs kapitalinin büyümesini (ne yazık ki İngiliz endüstrisinin büyük bölümü bu tanıma uzak) içermektedir. Kamu bankalarının inşaat, altyapı veya yeni buluşları finanse etmesi tartışmalarını, Tobin vergilerini, kısa vadeli yatırımlarda kullanılan daha yüksek kapitalin vergilendirilmesi tartışmalarını yeniden duymaya başladık. İngiltere hükümeti banka sahibi olmaktan yorgun düştüğünde, kamuya açık sınırlı bankacılık yerine, müşterek bankacılığın daha iyi olacağına karar verebilir.

Bu hikayenin ilgi çeken bir başka yanı ise vakıf ve cemiyetlerin ellerindeki kapitalin gittikçe büyümesidir; bu kurumlar ellerindeki bu değeri (İngiltere’de 50 milyar pound) sadece yıllık kâr payları olarak değil, gerçek değerlerini de yansıtacak şekilde kullanma ikilemi ile karşı karşıyalar. Bill Gates, büyük bir varlığa sahip vakfının, harcama amaçlarına ters düşen yatırımlar yapmasıyla eleştirildiğinde, kendisini aynı zorlu çelişkinin içinde bulmuş oldu.

Para üzerinde yeniden düşünmek mümkün. Para yaratma becerisine eşlik eden ayrıcalıklar gelecekte daha fazla sorumluluk içerecektir, ancak Almanya’daki yerel para birimleri veya zaman bankaları gibi altenatif para birimlerine daha çok ilgi gösterebiliriz.

Tüketimin dayanılmaz cazibesi
Değişim işaretlerinin şaşmaz bir şekilde göründüğü ikinci alan ise tüketim. Büyük borçları olan ülkeler (ABD ve İngiltere de dahil) basitçe tüketimi azaltacaklar ve tasarrufu artıracaklar. Ekonomik gerilemenin doğrudan etkileriyle başa çıkmak için pek çok ölçüye başvurulsa da -KDV kesintileri ve teşvik paketleri gibi- uzun vadede ihtiyaç duyulan şeyin tam tersini işaret eden önlemler alınması ironiktir. Ancak aşırı tüketimin sınırlanması için güçlü hareketler başlamış durumda; fast food karşıtı hareket (slow food), gönüllü sadeleşme hareketi, yayılmakta olan obeziteyi engelleme çabaları hep, tüketimi zararsız bir rahatlıktan çok kötülük olarak görmeye başlamanın işaretleri. Sao Paolo’nun belediye başkanı Gilberto Kassab 2006’da bütün reklam panolarını yasakladı. David Cameron küçük çocukları yozlaştıran zehirleyici kapitalizme karşı çıktığı gibi, yüksek karbon üreten hayat tarzlarını sınırlamak ve kişisel karbon kullanımına sınır getirmek düşüncesini ortaya attı. Destek gören bu eğilimler ekonominin dengesini üretim ve hizmetten, (kreşlerden terapiye ve haftalık organik yiyecek dağıtıcılarına kadar) “ekonomiye destek” ve özen gösterme anlayışına doğru kaydırdı. İletişim ağı teknolojileri de bu eğilime yardımcı oluyor ve tüketicileri kendi üreticilerini satın almak üzere bir araya getiren alt-kültür kulüpleri gittikçe artıyor (İngiltere’de Ebbsfleet United buna örnek; bu, 20 bin taraftarın sahip olduğu bir futbol kulübü, internet üzerinden bir araya geldiler ve geçen yıl FA kupasını kazandılar).

Bu değişimleri gidişattaki yön değiştirmeler olarak görebiliriz; kapitalizm, doğayı mahvetmekten uzaklaştıkça dengeleneceği başka bir şeye doğru yakınlaşmakta. Almanya’daki BMW fabrikalarına gidin, bir arabayı meydana getiren bütün malzemeleri geri dönüşümlü olarak kullanan yeni bir kapitalizm modeli göreceksiniz. Bu üretim sistemleri 2010’da, dünyanın en hızlı ekonomisinin olduğu ve düşük karbonlu kapitalizmin sunumunun yapılacağı Şanghay’daki Expo’da (Çin’in son yirmi yılda savunduğu modelden çok farklı olarak) farklı üretim fikirlerinin öncüsü olarak yer alacak.

Bilgi ve Wikipedia
Bilgi de kapitalist modeller ile işbirliği alternatifleri arasında bölünmekte. On yıl önce her hükümetin endüstri politikası, entelektüel varlığın yaratılması ve korunmasını pek önemserdi. Üniversiteler fikirlerini ticarileştirmeye zorlanırdı; mali teşvikler olmasaydı bio-teknolojiyi hareketlendirmek veya yapay bellekte bir sonraki nesli yaratmak mümkün olmayabilirdi. Beklentilerin tersine farklı modeller geliştirildi. İnternette kullanılan yazılımın büyük bir bölümü açık kaynaktır. Yaratıcı ortaklaşa girişim geleneksel telif hakkına alternatif olarak kültür içinde yer buldu ve Wikipedia post-kapitalizmin sembolü haline geldi.

Değişimler için bakmamız gereken üçüncü yer çalışma dünyasıdır. Çalışma deneyimleri ücret, tatmin ve güç alanlarında büyük eşitsizlikleriyle pek çok çeşitlilik göstermekte. Ekonomik çöküntü bazı sektörlerde işçilerin kapitali kullanması gerektiğine dayanan eski düşünceye yeni bir ivme kazandırdı. Mondragon Grup gibi kooperatifler (yüz binden fazla çalışanı var ve her on yılda bir kat daha fazla büyümekte) ve John Lewis gibi çalışanların sahip olduğu firmalar gittikçe gelişmekte. Diğer sektörlerde de uzun vadeli olarak işin yalnızca bir araç değil amaç olmasını, kazanç kadar tatmin kaynağı olmasını isteyen insanlar çoğalmakta. 

(...)

Geoff Mulgan (*)

(2 sayfası eksik çevrilen metnin kalan kısımları da yakında siteye eklenecektir.)

------------------------------

(*): Geoff Mulgan 1961’de doğdu. İletişim ve politika üstüne yüksek öğrenim yaptı. Son yıllarda Londra Üniversitesine bağlı “University College”, London, ve “London School of Economics”’te davetli öğretmen olarak ders veriyor. İşçi Partisinin araştırma merkezi olan Demos’un kurucusu ve genel müdürü. 2005 yılında ‘Young Foundation’ adlı başka bir radikal araştırma merkezinin kurucusu ve yöneticisi. Tony Blair hükümetinin politika danışmanlığını uzun zaman yaptı. Hükümetin yaptığı hatalara karşı direndi sonuç alamayınca görevinden istifa etti. Politik ve sosyal araştırmalara yöneldi. Sayısız makalesi ve kitabı var. 2006 yılında Penguin tarafından basılan Good and Bad Power: the ideals and betrayals of government  en önemli yapıtları arasındadır.

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
13 Kasım 2009 12:59

nuhungemisi

9 Kasım 2009 tarihli Radikal gazetesi, Londra Birkbeck Beşeri Bilimler Enstitüsü’nün uluslararası direktörü, düşünür Slavoj Zizek\'in bir yazısına yer verdi. Gazetedeki bu makale, tartışılan konuya derinlik sağlıyor.

www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=963639&Date=11.11.2009&CategoryID=81
10 Kasım 2009 11:11

nuhungemisi

Mehmet Taş'tan gelen not:

Selam ;
BBC tam zamanında bir araştırma yayınladı. Uygun bir zamanda bu araştırmadan söz etmekte yarar var. Sevgiler .

Mehmet Taş

-------------------------------------------------------

'Kapitalizm iyi işlemiyor

BBC Dünya Servisi'nin Berlin duvarının yıkılışının 20'nci yıldönümü dolayısıyla yaptırdığı bir anket, dünya genelinde serbest piyasa sistemine inancın zayıflamakta olduğuna işaret ediyor.

Anket 27 ülkede 29,000 kişiyle görüşülerek yapıldı

27 ülkede 29 bin kişiyle görüşülerek yapılan ankete katılanların sadece yüzde 11'i kapitalizmin iyi işlediği görüşünde.

Ankete katılanların büyük bölümü, kapitalist sistemin reforma ihtiyacı olduğu ve daha fazla denetim getirilmesi gerektiğine inanıyor.

'Sistem tıkandı

Anket, Sovyetler Birliği'nin yıkılmasına bakışta dünya genelinde keskin görüş bir ayrılığı olduğunu ortaya koyuyor.

Birçok gözlemciye göre, Berlin Duvarı'nın yıkılması kapitalizm için ezici bir zafer olarak görülüyordu.

Fakat BBC'nin anketi, yirmi yıl sonra, serbest piyasaya güveninin özellikle son 12 ay içindeki küresel mali ve ekonomik krizin etkisiyle azaldığını gösteriyor.

Anketin yapıldığı ülkelerden sadece ikisinde; Amerika Birleşik Devletleri ve Pakistan'da, sistemin iyi çalıştığını düşünenlerin oranı yüzde 20'inin üzerinde çıktı.

Tüm ülkeler bazında, ankete katılanların yüzde 23'ü kapitalizmin tıkandığı görüşünde. Bu oran, Fransa'da yüzde 43, Meksika'da yüzde 38, Brezilya'da ise yüzde 35.

27 ülkeden 22'sinde ankete katılanların çoğu, gelir dağılımının daha adaletli olması gerektiği yönünde görüş bildirdi. Anket sonuçları, 27 ülkeden 26'sında, halkın daha fazla denetimden yana olduğuna işaret ediyor.

Sadece Türkiye'de daha az devlet müdahalesi isteniyor

Araştırmaya göre, Avrupalıların çoğu, Sovyetler Birliği'nin dağılmasının iyi olduğunu düşünüyor. Bu görüştekilerin oranı Amerika Birleşik Devletleri'nde yüzde 81, Almanya'da yüzde 79, İngiltere'de yüzde 76, Fransa'da ise yüzde 74.

Ancak Avrupa dışındaki ülkelerde bu konuda tamamen zıt bir eğilim söz konusu. Mısır'da ankete katılan her 10 kişiden yedisi Sovyetler Birliği'nin yıkılmasının iyi olmadığını söylüyor. Hindistan, Kenya Endonezya, Ukrayna ve Pakistan'da da benzer bir eğilim var.

London School of Economics'ten Prof. Robert Wade, anket sonuçlarının şaşırtıcı olmadığını belirterek şunları söylüyor:

"Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 80'i, 1990'dan sonra gelir eşitsizliğinin önemli ölçüde arttığı ülkelerde yaşıyor. Bu ülkelerde birçok kişi ya işşiz ya da işini kaybetme korkusu içinde. Bu insanlar, belli bir zümrenin özellikle finans piyasasındakilerin çok fazla gelir elde ettiğini görüyor. Bu dengesizlik de huzursuzluğa neden oluyor."
09 Kasım 2009 16:56

deren

ÇOK TEŞEKKÜRLER. İZNİNİZLE FACE BOOK'TA LİNK VERDİM
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.