Gezginin Güncesi: Brezilya - 6. gün

02 Ocak 2011 10:57 / 3116 kez okundu!

 


Kendisi çoktan Türkiye'nin havasını suyunu tadarken biz onun Brezilya'sıyla haşır neşir durumdayız hala. Brezilya'ya gitmek isteyenler onun bu iyiliğini unutmayacaklar. Elbette Brezilya da...

------------------------------------------------------------------

Altıncı Gün

Bugün Rio’da son günümüz. Öğlen saat 12.00'de oteldeki odaları terk edeceğiz. Zaman kısıtlı. Yalnızlığım benden usanmadı, yorulmadı. Yarım gün içinde görmediğim Rio’nun ikinci en yüksek tepesi, yüksekliği 360 metre olan Sugar Loaf’a çıkacağım. Gruptan kimse yok. Yine yalnız gideceğim yakın bir hayale. Gideceğim yer kaldığımız otelin hemen arkasındaki tepe. Dün akşam yemeğine giderken gördüm. Teleferikle tepeye çıkılıyor. İki tepe var. Birinci tepe daha alçak. Oraya da teleferikle çıkılıyor. Orada seyirden sonra tekrar teleferikle ikinci tepeye çıkılıyor. Gideceğim tepeye ancak bir şehir turu yaparak ulaşabileceğim. Vakit dar, taksiyle gidiyorum.

Taksimetre sabah saat 10.00 olmasına rağmen gece tarifesi açıyor. Turistiz ya; dünyanın her tarafındaki geçerli kural işliyor, diye düşünüyorum. Sormadan edemiyorum. Neden gece tarifesi? Tarzanca anlaşıyoruz. “Aralık ayında böyle” diyor şoför. Susuyorum. Hamama giren terlermiş, ne yapalım. Gelince rehberimize soruyorum. Doğru mu? Nedir Aralık ayı hikayesi?

Rehberimiz, “Brezilya’da 13 aylık maaş geçerli” diyor. Nasıl yani, 12 ay çalışana 13 aylık maaş ödenmesi? Açıklıyor: “Brezilya yurttaşlarının % 90’ı Katolik (Hristiyan). Aralık ayında harcamalar çok. Artı kutsal günler. Yani çalışan çift maaşla ödüllendiriliyor. Taksiciler de aralık ayında gece-gündüz hep aynı olan gece tarifesi açıyor. Bu bir gelenek”.

“Harika diyorum.” Paylaşımcı, dayanışmacı, zekat, sadaka kültürü yerine hiç olmazsa, senede bir ay çift maaş. Ne güzel. Şoför doğru söylemiş. İkna oluyorum. Diğer yandan da beraber çalıştığım arkadaşlarım duymasa bari, diye iç geçiriyorum. Direnirlerse de böyle bir uygulamaya başlayabiliriz. Ancak din değiştirmeleri kaydıyla.

Rehberimiz ekliyor: “Bakma % 90 Katolik olmalarına. Kiliseyle, ibadetle işleri olmaz bunların” diyor. Şaşırıyorum. Devam ediyor: “Şu meşhur karnaval var ya, bizde kurban bayramına denk düşen bir dini gelenektir. Gelgelelim, vatandaşlar sadece geleneğin eğlence yönüyle ilgililer. Zira 40 gün oruç tutmaları gerek, tutuyorlar mı, hayır. Papa, “40 gün yerine bari 3 gün oruç tutsanız da yeter” demiş. Brezilya’lılar kabul etmemiş. Pazarlıkla “sadece 1 gün oruç tutarız”, demişler. Tutmuşlar mı? Ne gezer. Hava sıcak. Aç, susuz nasıl duracaklar? Nasıl eğlenecekler? Katolikler bakmış iş kötüye gidiyor, Brezilya’lılara “oruç tutmasanız da sadece 1 gün saat 15.00'a kadar et yemeyin” demişler. Uzlaşmışlar. İşte dindarlık bu şekilde yaşanıyor” diyerek, gülümsüyor, ben de katılıyorum gülmekten. Bir başka ilginç olan şehirde sadece tek bir mezarlık var. Din inancı güçlü olmadığından ölenlerin çoğu yakılıyormuş. Fakat ister inansın ister inanmasın her şahıs, Katolik Klisesi için yaptığı her alışverişinde bağış yapmak zorundaymış. Örneğin bir ev aldığınızda ödenecek olan alım-satım bedelinin % 2’si ile % 5’i arası bağış yapmak zorunluluğu varmış.

Oruç konusunda halk Kliseyi dahi dize getirmiş ancak Klisede halktan intikamını ekonomik olarak alıyor. Klise halkın sırtından beslenmeye devam ediyor. Karşılıklı olarak alan razı veren razı. İşte yaşam bu. Hiç bilmediğimiz hayatların kuralları ve halkın sezgilerle buluşuyoruz. Hem dışındayız dünyanın, hem de ortasında.

Zaman ileri doğru değil, içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlıyor, bilgeleşiyor insan. Umut ediyor. Çünkü Brezilya’ da umut var… Umut hiç tükenmiyor. Güney Amerika ülkeleri, belki de sömürgecilerden çok çektiğinden olsa gerek, daha bir ayakları yere basarak ilerliyor... Hazmederek… Mücadele ederek. Kazanımlarının değerini bilerek, hovardaca tüketmeyerek.

Mülksüzler kitabında Ursula K. Le Guin’in dediği gibi belki de: “Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrimi satın alamazsınız. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak.”

Otele dönüyorum. Gezdiğim tepeyi görmedikleri için neler kaybettiklerini anlatıyorum. Ne deseler beğenirsiniz? “Teleferik ücreti pahalı, üstelik taksi ile gidip gelmek gerek. O da başka bir masraf. Para da bitmek üzere. Rehber de yok. Yorucu olur, diye gelmedik” diyorlar. Bahane üstüne bahane. Ya da gerçekten miskinlikleri ağır basıyor. Yarım günü az bir zaman kabul ediyorlar. İşin gerçeği, yalnız erkek ağırlıklı grubumuzun üyelerinin; zâlim arzularla tutuşan etleri için harcadıkları parayı ve eforu yerine koyamamaları. Gündüz ser verip sır vermiyorlar. Gece, herkes herkesin nereye gittiğini biliyor, görenler görmeyenlere anlatıyor. Klasik bir söz vardır: “İnsanı tanımanın yollarından biri onunla seyahat etmekten geçer.” Gerçekten öyle. Bencilliği, paylaşımı, dayanışmayı, insana dair her şeyi seyahatle anlamamız mümkün oluyor. Hele uzun yolculuklarda, birlikte gezintilerde, alış- verişlerde. Gizleyemiyor kişi kendi gerçek yüzünü. Aynen, Mark Twain dediği gibi sanki: “İnsanları seveceğinizi veya nefret edeceğinizi anlamanın en iyi yolu, onlarla beraber seyahat etmektir.”

Bazen denizler, kıyılar çeker insanı. İnsan bu kapılmayı anlayamaz. Koşar peşinden. Yeni yolcuklar çeker. Hadi Rio eyvallah. Kendine iyi bak. Bize yaşattıkların için çok teşekkürler. Dönme zamanı geldi. Sallanmaz o kalkışta ne bir mendil ne de bir kal. Oyalanmadan hazırlanmak ve gitmek gerek. Biraz sonra Rio’dan dönüş yolculuğu başlayacak. Sırada yeni seyahatler var.

“Eğer hayatımı bir daha yaşasaydım, bu sefer daha çok yanlış yapmaya cesaret ederdim. Rahatlar, kollarımı gererdim. Bu kez yaptığımdan daha çok saçmalardım. Daha az şeyi ciddiye alırdım. Daha fazla şans tanır, daha sık yola çıkardım, daha fazla dağa tırmanır, daha fazla nehirde yüzerdim, dondurmayı daha fazla, kuru fasulyeyi daha az yerdim. Herhalde daha çok güzel, ama daha az hayali sorunum olurdu. Biliyor musunuz? Ben saati saatine, günü gününe mantıklı ve sağlıklı yaşayan insanlardanım. Oh evet, güzel anlarım oldu, ama tekrar başlasaydım, anlardan daha çok olmasına çalışırdım. Aslında başka hiçbir şey olmamasını denerdim. Sadece anlar, birbirinin ardından, yaşadığım her günün ötesinde, onca yıl yaşamak yerine. Ben hiçbir yere termometresiz, hırkasız, yağmurluksuz ve paraşütsüz gitmeyen insanlardanım. Hayatıma tekrar başlasaydım çok daha az yükle yolculuk ederdim. Eğer hayatımı bir daha yaşasaydım, ilkbahara daha erken yalınayak girer, sonbahar geçene kadar da öyle kalırdım. Daha çok dansa gider, daha sık halay çekerdim, daha çok papatya toplardım.”

Nadire Stair yukarıda aktardığım satırları yazdığında 85 yaşındaymış. Geç kalmadan, pişmanlıklarımızı çoğaltmadan daha sık ama çok daha az yükle yolculuk edelim. Kendimizdeki değişimi görelim. Sıkıştırıldığımız cendereden, bize yüklenen rollerden sıyrılıp, nefes alalım. Yanlış da olsa biz yapalım. Kasmayalım kendimizi, saçmalayalım. Başkası olmayıp, kendimiz olalım. Böyle çok daha güzeliz. Tapınır gibi doğayı inceleyelim. Doğada güzelliği bulalım. Doğada hayatın gerçeğiyle karşılaşalım. Düşlerimizi bir uçurtma gibi gökyüzüne gönderelim. Ne getireceği bilinmez. Yeni bir hayat, yeni bir arkadaş, yeni bir aşk, yeni bir ülke.

Rio’dan son söz yerine: “Zaman zaman Don Quijote'e (Don Kişot) benzemeyen ve yel değirmenlerini dev olarak görmeyenlere nasıl da acıyorum bilseniz. O yüce ruhlu Don Quijote kendi kendinin büyücüsüydü. Ruhu ile özdeştiriyordu doğayı. Aldanış değildir bu, yanılmayınız, saf dillilik hiç değildir. Asıl aldanış içinde olanlar ve saf diller, önlerinde hiçbir güzel ve büyük şey göremeyenlerdir” diyor Anatole France. Katılıyorum.



Bülent Tokuçoğlu


 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
08 Ekim 2012 00:24

Gülay GÜNEŞ

Çok keyifle okudum. Brezilya'ya gidersem kesinlikle bir kez daha okuyup öyle gideceğim; Aralık dışında bir ayda :))

Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.