OFRIT / KURBAN

15 Kasım 2010 00:23 / 3894 kez okundu!

 


"... Zaman zaman enteresan yazılar yazan, Mavi Marmara neferi Hakan Albayrak, Yeni Şafak’taki köşesinde “geleneğime dokanma!” sloganını atmıştı kurbana dair. Kısacık yazısında gene enteresan ve hemfikir olduğum bir modernizm eleştirisi de mevcuttu. Lakin o “geleneğime dokanma!” kolaycılığını ben kendisine yakıştıramadım...."

----------------------------------------------------------

OFRIT / KURBAN


Andrey Arsenyevic Tarkovski‘yi sevmek, bir süre önce bu coğrafyada, “entelektüel” isim sıfatını giyinmenin olmazsa olmaz şartlarından biriydi. Filmlerini derin şekerlemeler olarak değerlendirenler için bile. Alakasız bir parantez açıp; oyun, konser vb gösteriler ile uyku alakalanmasında, Rutkay Aziz, merhum Mehmet Akan gibi başka başarılı temsilcilerine de tanık olsam da kimse bu hususta Leyla Umar’ın eline su dökemez diyeyim. En az on küsur sefer, ön sıramda oturduğunda oyun, konser vb başlar başlamaz uykuya geçtiğine ve alkışı duyar duymaz oturuşunu düzeltip alkışa müdahil olduğuna tanığım. Hatta alkışın büyüklüğüne izafi ayağa fırlayıp alkışladığı bile vakidir.

Statüko adına katlanılan oyunlar, konserler faslını geçip yine Tarkovski’ye dönersek. Benim öyle iz sürücülerinden olduğum, tüm filmografisini hatmettiğim Ingmar Bergman, Jacques Doillion, Martin Sulik gibi yönetmenlerden birisi değildir. Ama katmanlı, kendi biyografinizi dinamik tutarak onu okumaya sizi zorlayan kıymetli bir zat olmuştur benim için. Upuzun statik planlarla kurduğu estetik değildi onda beni kısmi cezbeden, Thedoros Angelepoulos, Nuri Bilge Ceylan sinemasını sevmem mesela, seyretmeye devam da etmemişimdir, onda beni çeken daha ziyade Krzysztof Kievslovski’nin Dekolog I ve II’sinde olduğu gibi, inanca bir doktrin olarak riayet etmek yerine vicdanınız, kalbiniz ve aklınızla çıktığınız seyahat olarak yaklaşması ve bu mevzuda sinema dahilinde kendi çıktığı serüven olmuştur.

Benim ilk seyrettigim Tarkovski, Stanislav Lem uyarlaması Solaris’ti. Senelerce de tek kaldı. Müspet ve menfi tercihlerimiz, biyografilerimiz, meşreblerimizle belirlenir. Tarkovski’de benim tercihim de Stalker (İz Sürücü) oldu (ki benim seyrettiğim ikinci çekimmiş, ilki bir laboratuvar kazasında yanınca, çok küçük bir bütçeyle yeniden çekilmiş.): “Eğer en derindeki, en imkansız merakımız/arzumuz/düşümüz hakikat olsa bunu sahiden ister miydik?” İşte filmin bu ana sorusu bile bana tek başına fazlasıyla çarpıcı ve ürkünç gelir. Ben kendi adıma “Hayır!” derim ve tam o noktada aklıma başka bir sanat eseri düşer; Andrew Visnevski’nin, hala seyrettiklerimden en sevdiğim oyun olan Kamaşma. Tıpkı tasavvufta kaldıramayacağımız bir mertebeye sıçradığınızda ışığın gözlerinizi körleştirmesi gibi. Filmin ismi de olan “iz sürücü”lük üzerine fazlasıyla kafa patlattığım bir kavram oldu. Hem bize empoze edilmiş ezberler doğrultusunda fena halde zararlı hedeflere doğru çıktığımız içtimai iz sürücülük, hem eksikli aklımız ve kalbimizle tasavvur ettiğimiz ideye doğru iz sürücülük (ki tecellisinin “kamaşma” olması çok mümkündür.)

Fena halde uzun bir peşrev oldu. Sahiciliğine dair tartışmalı veriler olsa da kendisini kısmi bir SSCB kurbanı olarak tanımlamış Tarkovski, Sacrifice/Ofrit’te (Kurban) kurbanın sarmalını dokumaya Hamlet’ten dalar (ve adeta Jacques Derrida’ya atıfta bulunarak, vicdanın içtimai kirlenmesi –kirlenme illa menfi değildir- “kelimeler, kelimeler, kelimeler” sözleriyle.) Bir babanın oğluna, bir İbrahim’in, hangisine inanıyorsanız bir İsmail’e ya da bir İshak’a bıraktığı “kurbanlık”, artık bir “söz”dür, dil içinde içselliğini kaybetmiştir, tıpkı Samuel Beckett’in oyun metinlerinde fiil-i atılığını kaybetmis kelimeler gibi (ki modernizme dahil edilen Beckett –ben emin değilim- metinlerindeki tavır bana postmodernizme dahil edilen Michel Foucault’un iktidarla mücadelenin yolunun ona talip olmak değil, onu sorunlaştırmak olduğu tespitini çağrıştırmıştır.) “En-el Hak” dahilinde bir bütünlük, birlik fikrinden yoksun oldukça kurban bir feda değil insan ya da değil, canlı ya da değil, somut ya da değil “başkaları”nı harcamaktır olsa olsa, tasavvur edilenin tersine fena halde bencilcedir, “gösteren”dir, içtimaidir. Tarkovski’nin İbrahim’i Alexander geldiği noktada ilk beklenen susup kendini ölümüyle birliğe dahil etmek yerine konuştukça konuşur. Filmdeki ağaç da bana fena halde Vladimir ve Estragon’un altında Godot’u bekledikleri (artık köksüz) ağacı çağrıştırmıştır, dille kuşatılmış, kastre…

Kapitalizm, makası açılmaktan kırılmayı engelleyici evrimleriyle mevcudiyetini devam ettirirken, merkez güç vesayetini stratejisi dahilinde, büyük açılmaları durduracak, esas mücadeleyi gözden kaçırtacak kinetiği başka mecralarda boşaltacak parantezler icat eder. Kendisini mücadelenin “nesne”liğinden sıyırmak için eskiyi ya da kendi bir önceki aşamasını işaret eder. Dil de buradaki en mühim empoze etme aygıtlarından biridir. Mesela Batı’daki ya da kendini Batı’ya adapte etmek isteyen insanların dahil edildiği parantezlerin biri de “kurban”dır ki “kurban” sadece İslam ve doğuya ait fiiliyatlı bir sembol de değildir.

Fransız Yeni Dalgası’nin üç farklı hedef kitlesi olan üç farklı kadın sureti vardır. Nicelik olarak en dar, en entelektüel kesime Delphine Seyrig sunulur, yeni ve eski arasında, tanrıyla ateizm arasında sıkışmış daha geniş orta ve üst-orta sınıfa, daha geniş kesime sunulan ise Jeanne Moreau, sistemin en ağır şizoitleştirdiği, tek katharsizi kendine empoze edilen tüketim olan en geniş kesime sunulan ise Brigitte Bordot’dur. (Benim için, akıma katkısı Jean-Luc Godard’ın A Bout de Souffle’den, yani bu coğrafyada bilinen ismiyle Serseri Aşıklar’dan ibaret olsa da, pek çokları tarafından hatalı olarak Fransız zannedilen Jean Seberg de dördüncü olarak bu listeye dahildir. Ki Seberg’in gerçek hikayesinde tam da merkez’in kurbanlığı durumu da mevcuttur.) Yeni Dalga ve sembolleri kapitalizmin bir devrinin tahlili icin mühimsenmesi icap eden veriler sunar. Simone de Beauvoir da bu dönem insani ve taleplerini bu sembollerden biri üzerinden tahlil eden Brigitte Bardot diye bir kitapçık yazmıştıü. BB muhim bir oyuncu olmamış ama sistemin fena halde sıkıştırdığı insanın, artık kaçışsız kaybedilmis ilkel dürtülerine döndüğünü zannetmesinin, bu uğurda geleneğin hiç bir değerini iplememesinin “devrim” yanılsamasıdır ama bunun yanında aynı zamanda sistemin sisteme karşı olduğunu zannedenlere sattığı en “fresh” metadır. BB zeneatındaki kalifiyeliğiyle değil de doğrudan vücuduyla alan açmış tüm show-business yıldızları gibi “fresh”liğiyle paralel meta değerini de kaybetmiştir. Onun mantıklı davrandığı yer de bu noktadır, aksinde traji-komik bir inatta ısrar eden ve gittikçe zavallılaşan pek çoğunun tersine sinemaya kesin olarak veda etmiş ve şahsi hayatından manipüle etmiş durakların da etkisiyle kendisini hayvanlara vakfetmiştir.

Pek çok ekolojik kampanyaya müspet katkısı olmuş BB’nin son dönemde en yoğun taktiği mevzu İslam’daki “kurban” ritüelidir. Hatta bu uğurdaki aktivistliğinin söyleminde aleni “ırkçı” argümanlar kullanmaktan beis duymaz bir seviyeye gelmiştir. BB ne kadar entelektüeldir tartışılır ama haksiz yere “şiddet mudafa-i perveri” yaftası yemiş, antikolonyolist Martinik kökenli Fransız psikiyatrist Frantz Fanon, Yeryüzü'nün Lanetlileri, Siyah Deri Beyaz Maskeler/Ezilenlerin Psikolojisi ve Yabancılaşma, Bir Devrimin Sosyolojisi/Cezayir Devriminin Beşinci Yılı gibi adeta bir üçüncü dünya “çocuk”u gözünü muhafaza ettiği kitaplarında (ki sonuncu saçı bezle örtülü kadınlar için de atlanmaması gereken bir referanstır) “entelektüel yabancılaşma”dan dem vurur. Mealen modernite sonrası merkez ve yakın çevresindeki birey, sistemin kendini kodlaması ve bu kodlama dahilinde emeği ve bizzat kendisinin yok oluşunu fark edemez hale gelir, kendisini yukarıda bir yerde konumlar ve burada modernite öncesinden sarkmış yapay bir vicdan inşa eder ve bu vicdanın getirdiği mesuliyetle çevreye medeniyeti (!?) götürmeyi, çevredeki insanları hür bireylere (!?) dönüştürmeyi iş edinir. Bu uğurda dil düzleminde ilerleyen ideolojik aygıtlardan, ordunun devreye girmesine kadar her şey mübah olur (bk. “demokrasi götürmek” maskesiyle Irak halkını katleden Bush.) İdeolojik aygıtlarla (ki bugünün komünikasyonu Fanon döneminden çok daha globalleşmiştir) bu ezber empoze edilen çevredeki insan da geleneğin kristalleşmesiyle oluşmuş basmakalıp ama köklü mahalli efkarını kaybedip, kazanımı Batı tarzı birey adaptasyonunda arar. Oysa gelenek sadece eskimiş inançlar ve fikirden mahrum itaat ritüellerinden ibaret değildir. Ama artık Batı bireyselliğiyle kodlanmış çevre entelektüeli, kendisini sömüren batının bir ideolojik aygıtı olmuştur…

Efkarından soyutlanmış, içtimai “kurban” ritüeli, hem bir statüko sembolü oluşu hem de fiiliyatındaki şiddet ve zulümle bana fena halde kirli gelir. Hele hele kurbanlıklarin artık büyük alış-veriş merkezlerinde, kapitalin büyük sahiplerinin rantını katmerleme mertebesine geldiği noktadaki tezat… Vejeteryanların “Meat is murder!” (Et Yemek Cinayettir!) sloganından haberdar olsam da, ben vejeteryan değilim. Şehirlerde şarküteriler türlü meşrebi hedef kitlesi yapmış doğrudan tüketime açık rozbif, füme et, çiğ köfte gibi çiğ et dolu; market raflarında pişirmemiz için sıralarını bekleyen etlere ise asla yadırgayarak bakmıyoruz. Eğer fikri bir vejeteryan değilsek, orada bir zulüm, bir şiddet yattığı aklımıza bile gelmiyor. Bunları coğrafyanın mevcut “kurban” ritüelini meşrulaştırmak için yazmıyorum, o zulmün hakkı o zulme ama bunu da atlamayalım diyelim. Ki artık bir tarz fabrikalarda yetişen bu besi hayvanlarının, kesim öncesi yaşadığı zulüm Joan Baez’in Dona’sının mezbaha yolundaki hicranını çoktan sollamış durumda. (Meraklısına not: Et tüketimine paralel büyük baş hayvan besiciliğinin artmasının global ısınmaya katkısı ilk kalemler arasında, yani türlü işkenceyle semirtip işkembeye indirdiğimiz inekler, yer küreyi yirmi-otuz sene sonra, eğer ciddi bir mutasyon geçirmezse insan türü için hayatını idame ettirebileceği bir yer olmaktan çıkararak intikamını alacak.) Topyekün vejeteryan olsak her şey düzelecek mi? Global ısınmanın ivmesinde bir miktar düşüş olabilir ama iş zulme gelince değişen bir şey yok. Bitkiler cansız mı? Onları öldürüp işkembeye indirdiğimizde barbar olmuyor muyuz? Eee o zaman da beslenmeyecek miyiz? İşte bu da benim aklımın sınırlarını aşıyor.

Türkçedeki “kurban” Arapça kökenli bir kelime; bildiğim iki manası var: 1- “yakın olma, yaklaşma” , kurbet/akrabalık da aynı kökten geliyor 2- (İbranice’den Arapça’ya, oradan da Türkçe’ye geçen manası) “hediye verme, adak sunma, tanrıya verilen adak”. Ben felsefesi üzerine efkar ürettikçe bağışlanmış kitaplardaki manayı birinci olarak almayı tercih ediyorum. İbrahim hikayesinde, iki ayrı inanca göre ya Hacer'in oğlu İsmail ya da karısı Sara'nın yüz yaşına yakın doğurduğu (I?) İshak'tan birini, gelen bir çağrı üzerine sunak taşına yatırır (IS 9. asırda yaşamış müslüman tarihçi Abu Ja'far Muhammad ibn Jarir al-Tabari de tercihini İshak’tan yana kullanmıştır ya; oğulun kimliğindeki ehemmiyet modern ulus devletlerde zurriyet kaynaklı bir cihetle ehemmiyet kazanmıştır.) Bu hikayede bir sevgi, hakikilik imtihani vardır (Ama buradaki imtihanda Bertolt Brecht’in Kafkas Tebeşir Dairesi gibi özneler açısından bir dualizm mevzubahis değildir; illa bir dualizmden söz edilecekse bu içseldir) ve nefs terbiyesi baş roldedir. Bu noktada da batıni ve hakiki sevgisinin dualizmini yaşayan İbrahim’dense Allah’a daha çok yaklaşanın yani kendi canı pahasına nefsinden daha çok feda etmiş olanın, gönüllülüğüyle babasını kendisini boğazlamaya ikna etmeye çalışan iki oğuldan birisi olduğuna inanırım. Onun Tevrat’tan kalma bir adağı yoktur ve bu noktada, bizzat kendisinin kurbanlığıyla hakiki “kurban” vermeye gönüllü olan, “kurban” veren her iki oğuldan birisi, İshak ya da İsmail’dir.

Nihayet bıçak boğaza dayandığında, gökten bir koç iner ve masal tatlıya bağlanır. Koç bir sembol olur, keçiye, danaya, deveye genişler… Tabii, et tüketiminin çok daha az ve fabrikasyon olmadığı o dönemde (benim köy ve kasabalarda geçen çocukluğumda bile çok daha azdı) bir içtimai paylaşım da söz konusu. Ama Nijerya’da, Somali’de, Filipinler’de boğazından et geçmeden doğup ölen insanlar olsa da, bu coğrafyada kursaklarına senede bir et giren insanlar olsa da, bugün o boyuta sahiden tekabül etmez.

Kurban üzerine sohbetimiz dahilinde Cihan Aktaş, kendisi de bir devrik Şah kurbanı olan, dinin çevresinde bazı çıkarlara hizmet örülmüş tahakküm edici gelenekle mücadele etmiş, dinle alakada insanin hürriyetinin müdafa-i nuvisti, “kültür gerillası” lakaplı, dindar şii müslüman Ali Şeriati’den bir pasaj göndermişti: “Sen de İbrahim gibi kendi İsmail'ini getirmelisin Mina'ya. Senin İsmail'in kim? Ancak sen bilebilirsin, başkası değil. Belki eşin, işin, yeteneğin, gücün, cinsiyetin, statün vs. Ne olduğunu bilmiyorum, ama İbrahim'in İsmail'i sevdiği kadar sevdiğin bir şey olmalı. Senin özgürlüğünden çalan, görevlerini yerine getirmeni engelleyen, seni eğlendiren, hakikati duymaktan ve bilmekten alıkoyan, sorumluluk kabul etmektense meşrulaştırıcı sebepler ürettiren ve seni sadece gelecekte senden gelecek yardım için destekleyen ne varsa; işte bunlar onun işaretlerindendir. Onu arayıp bulmalısın. Eğer Allah'a yaklaşmak istiyorsan, İsmail'i Mina'da kurban etmen gerek. İsmail'in yerine geçecek koçu (fidye) sen tespit etme, bırak Allah sana yardım etsin ve bir hediye olarak göndersin. O, koçu ancak bu şekilde kurban olarak kabul eder. Koç ancak İsmail'in bedeli olduğunda kurbandır; yalnızca kurban olsun diye koç boğazlamak ise kasaplıktır.”

Bugün bir gelenek dahilinde, statükosunun göstergesi kabilinden olsun, o geleneğe taasubundaki inancına dahil olsun, çevrenizde kurban kesen kaç şahsın, bir ritüel olarak ifa ettiği/ettirdiği fiilin ötesinde efkarından Ali Şeriati’nin tespitleri geçtiğine dair müspet bir şüpheniz oldu? Eğer gösterilen inancın, inancın bağlandığı kaynakla yaygın bir sahici alakalanması olsaydı, coğrafyada gösterenini “dindar” olarak içtimai kodlayan bunca insan varken, bence matah değil ama en azından “korku” belasına “haram”dan daha ırak, olmamış güldesteler tezahür etmesi gerekmez miydi? Ali Bulaç, Zaman’da, üç yüz seneyi aşkın zamandır İslam dünyasının “iki Ömer’den biri olmaya aday” vicdani insanlardan mahrum olduğu için bugünkü kepazeliğin tezahür ettiğine değiniyordu: “Benim kanaatime göre, sorun şudur: Bilgilerimiz imana dönüşmüyor; imanımız davranışlarımızda tezahür etmiyor; iman ve amel birliğinden ibaret olan İslam asli tabiatımız haline gelmiyor. Soyut bilgi sahih iman için yetmediği gibi, soyut iman da salih amel için yetmez. Bu yüzden ‘Yapamayacağımız şeyleri söylemeye’ (37/Saff, 2-3) başlıyoruz ve dinimiz bize neyi emrediyorsa aksini yapıp yine de dindar insanlar olarak geçiniyoruz.”

Ali Şeriati’yi de çok etkilemiş, “susan insan dürüst değildir” diyen Ebu Zerr el Gifari “kendini kurban etmek”ten bahseder. Yani nefsi olan her şeyden, başkalarının acısı, yoksulluğu, ölümü pahasına dünyevi kazanma hırsından soyunup “yaklaşmak”tan. Tamam, bu fazla insan-ı kamil ya da Friedrick Nietzche’nin tabiriyle üst-insan beklentisi; tamam, biz insan olarak eksikliyiz; tamam, nihayeti ömürde bir mücadele nefsimizle olan; tamam, nefsimize yeniliriz sık sık da. Kendisini “dindar” olarak kodlamışların, o dinin kitabının usaresinden bu kadar bihaber olmaları, bir hayvanın kanını akıtma göstereniyle oldu da bitti’ye getirme pejmurdeliğine de “eyvallah” demeyecek birileri çıksın, coğrafyanın zamanına denk düşmüş, “susmayan” bir kaç Ebu Zerr el Gifari, Ali Şeriati çıksın da bu pejmurde geleneği yüzleşin (Gerçi Hüseyin Hatemi senelerce yazıp durdu, ama coğrafyanın insanı için fazla nezih bir hitabet kullandığı için sesi suskunluktan sayıldı.)

Şüphesiz pek çok farklılık var ama inancın statükoya dönüşmesi ve buradaki taassubun güç vesayetinin kurbanı olmak bazında bana hep İsa’yı çağrıştırmış olan Hallacı Mansur (ki Mansur “En-el Hak”, İsa ise “Ben ve Baba biriz” demiştir) “Bir mü’min Hac'ca gitmek istese de gidemese bu haccı evinde yapabilir. Şöyle ki; önce tertemiz bir şey hazırlayıp bunun etrafinda tavaf eder. Öteki icapları da yerine getirdikten sonra Hac için harcayacağı parayla yiyecek , giyecek vs. alır; yetim dul ve öksüzlere dağıtır. Kendisi de onlara hizmet eder. Böylece hac sevabını fazlasıyla almış olur…” diye başlayan sözlerine Allah’a yakınlaşmanın belli bir yönü olmadığını, onun her yerde, her şeyde olduğunu belirtip Hac’da kurbanın bir şekil olduğu, hakikatte ise kurban olmanın varlık zannından soyunmak ve Hak’kın açığa çıkarılması olduğuyla devam eder. Bence en mühim lakırdılarının biri de Kuran’ı, aklı ve kalbi adeta günümüz kışlaları gibi hariçte bırakıp, bazı emirlere (keyfi ferman da denebilir) riayet edilecek bir mecra değil de “şahsın kendisini kullanma kılavuzu” tespitidir.

Muhammed’in “Allah’ın zatı üzerinde değil; tecellileri üzerinde düşünün” kelamı, ‘bağışlanmış aklınız eksikli ve sinirlidir, düşünmeyin’ demek değil, ‘inancınız ve bunun doğrultusundaki hayatınızı aklınızla inşa edin’ demeğe gelir bence. Zat, etimolojik olarak Arapça kural dışı bir köktür, “kendi, öz” anlamına gelir, Allah’ın ismidir. Alem (alemler, boyutlar, semavat) ve bizzat insanın kendisi zat’ın tecellisidir.

Kurban kavramı, Batı’da enine boyuna konuşulmuş, konuşulan ve üzerine pek çok kitap yazılmış bir mevzudur. Soren Kierkegaard Korku ve Titreme’de “İbrahim’i anlayamıyorum. Ondan bütün öğrenebildiğim hayret etmek.” der. Buradaki Kierkegaard’ın anlamama durumu, BB vari, sistemin kodladığı modernist insanın anlayışsızlığına tekabül etmez. Şehirli modernist insan, bizzat kendisini sistemin belirlediği içtimai hayata feda ederken, tanrıya yaklaşmak adına fedayı ya da bir sembol olarak kurbanı anlayamaz. Kendi yabancılaşması içinde bunu barbarlık olarak niteler. Ama durumun bir başka katmanı da vardır ki, modernizm dahilinde iktisadi olarak kapitalizme adapte olmuş ve buradan tezahür zihniyetle kuşatılmış bir başka grup, dindar (!?) insan da tanrıya yaklaşmanın içselliğini kaybedip, bir içtimai ezber olarak bir hayvanı bazı ritüellere uyarak ya da uyduğunu zannederek ya da uyma yanılsatması yaratmaya çalışarak statüsü adına kurban (!?) ederek barbarlık yapmaktadır.

Kurban kavramının basit meta üretiminden kapitalizme geçiş sürecindeki “birey” oluşum sürecini birinci elden yaşamamış Doğu toplumlarında, Batı’daki kadar felsefesi yapılmamıştır ama müslüman topluluklarında da o dönemlerin çok öncesinden ele alınmıştır. Mesela Ebu Zerr (IS. 7. asır) ya da Hallac (IS. 9. asır). Ali Şeriati ise çağdaşımız, doğu komşumuz (yer küre ismiyle müsemma hemen hemen küre olduğuna göre aynı zamanda en uzak batı komşumuz) İran’da, pek çoğumuzun diri-canlığında katledilmişti. Ama mevcut coğrafyamızda kavram, rant peşindeki bazı devletlu “sarışın” (Ece Ayhan’ın Osmanlı ve Cumhuriyet tarihçilerine atıftır.) ilahiyatçılarının satıh sululukları haricinde, mevcut geleneğin tabusu olarak bırakılmış, mevzubahis efkar pek dile, kitaba düşmemiştir.

Zaman zaman enteresan yazılar yazan, Mavi Marmara neferi Hakan Albayrak, Yeni Şafak’taki köşesinde “geleneğime dokanma!” sloganını atmıştı kurbana dair. Kısacık yazısında gene enteresan ve hemfikir olduğum bir modernizm eleştirisi de mevcuttu. Lakin o “geleneğime dokanma!” kolaycılığını ben kendisine yakıştıramadım. Albayrak, zeki ve atak bir yazar, geleneğin de tıpkı insan gibi sabit olmadığının (Osmanlı'da donmadığının) idrakinda bir insan. İnsanlik tarihiyle baki kalmış bir gelenek olmayacağının farkında olamayacak kadar taassuba batmış birisi hiç değil. Geleneklerin devrimlerin statükolarını muhafaza araçları olduğunun ve yeni bir devrime kadar o iktidarı muhafaza etmek için evrildiklerinin farkında olmayacak bir insan da değil. Yani “gelenek” her daim müspet midir? Mekke’de İslamiyet öncesi bir “gelenek” yok muydu? O noktada İslamiyet bir devrim olarak tanımlanamaz mı? Ya da Hallac’ı Bağdat’ta adeta kurban parçalarına ayırarak katleden de geleneğin taassubu değil miydi? Ben dışarıdan türlü empati kurarak bu efkarı üretip dile dökerken, mesela Albayrak’ın mevzua dair kendisini, kendisine yakışmayan bir taassuba hapsetmezse, içeriden çok daha enteresan efkar üretebileceğine inanıyorum.

İbrahim’in, bağışlanmış kitaplardaki hikayesinde de bir ticaret mevzubahistir şüphesiz. Talep edilenin arz etmesine bir adak verilmesi bir tarz alış-veriştir. Ama İbrahim’in hikayesinin işaret ettiği basit bir alış-verişten ibaret değildir. Buradaki bedel talep edilmiş olanın ta kendisidir. İngilizce’de “responsibility” (mesuliyet) ve “response” (cevap) kelimeleri aynı kökten gelir. İbrahim’in hikayesindeki mesuliyet içtimai değil, içsel yakınlaşma, içsel bir mesuliyettir, varığı olan en sevdiğini kurban etmektir (ki ikinci bir oğul daha olması İsmail’se İshak’ın, İshak’sa İsmail’in sağ kalması “en sevdiği”ne halel getirir ve bence kendi canını kurban etmesi daha taktir-i şayandır ya) ama bu bir cevap olarak dilin ufkuna dahil edildiğinde: “konuşmaya başlayan, konuşan artık tek başına, biricik, yegane değildir; başkalarıyla paylaşan durumundadır, içtimail olana dahil edilmiştir”. Yine Derrida’dan.

Tanıdığım bazı dindar museviler gibi bazı dindar müslümanlar da “‘Kutsal emir’in hikmeti sorulmaz itaat edilir” diskuruna tutunur. Ve bağışlanmış kitaplarını, ne kadar kendi kalp ve akıllarıyla o esnada onlara nasip edilmiş açıklıkla bizzat kendilerinin okuduğunu, ezberlerinin ne kadarının tefsirlere yani başkalarının okumalarına (ki birilerinin kendi okumalarını başkalarına empoze etmesi bende hep bir kirlilik, hep bazı iktidarlara hizmet, hatta sirh –hadi o kadarına girmeyeyim- şüphesi doğurmustur.) dayandığını sorduğumda, aldığım cevap üç aşağı beş yukarı aynı olmuştur: “Din dışından inanç anlanmaz, inanç akılla açıklanamaz, ibadetin itaatindedir” vb. O zaman ben de ikinci bir soru sorarım “Size bağışlanmış akıl ve kalbin bir hikmeti yok mu?”. Bu efkar dile döküldüğünde tıkanıp kalır (içtimaide tabu vardır) içte yürür mü? Bilmiyorum. Keşke!..

Bir de, Kurban Bayramı, inancını İslam kılavuzluğunda yaşayanların Bayramı olduğuna göre, Kur-an ne diyor "kurban" için:

"Istılah da, (Kurban Bayramı’nda) sadece “harem-i şerif’te, yani Kâbe-i Muazzama da” Hac farizasını yerine getirenler kurban kesebilir."

Yani akika, adak ve kefaret gibi haller harici, insan eliyle yapılmış geleneği, Kur-an'a yamayıp Kurban Bayramı'na özgü bir ibadet ritüeli olarak kabul edip kurban kesmemek gerekir. Zira Kurban kesmek ancak Hacda farzdır veya aynı manada vaciptir. Hz. Muhammed de sadece hacda kurban kesmiştir. Kur-an’ı Kerim, sadece hac yaparken kurban kesmeyi emreder. Hacda kurban kesemeyenin 3 gün orada, 7 gün döndükten sonra oruç tutması farzdır.

“Kurban kesmek ancak, Hac (Kâbe / Mekke-i Mükerreme/ Mescid-i Haram) da farz veya aynı manâda vaciptir. Bu iki terim özünde birbirlerine tekabül eder. Bunun dışında kurban kesmek müstehap (Sevilmiş şey, yapılması sevaplı olan. Hz. Muhammed'in bazen yapıp bazen terk eylediği, farz ve vacibin dışındaki sevaplı işler. Sevaplı iş, nafile, mendup, fazilet, edeb, tatavvu) sünnetlerdendir.

İhramlanıp Arafat'ta gündüzleyen, Meş'ar'e doğru akan, Müzdelife'de geceleyen hacılar, ertesi sabah şeytan taşlar, tıraş olur ve ihramdan çıkarlar. Artık hac tamam olmuş sayılır. Arafat'ta yaşadığı muarefe, yani Rabbiyle tanış olma sınavından geçen, Meş'ar'de gece boyu kendi içine dönüp şuurlanma sınavı veren hacı, artık bayram sabahına tıpkı Ramazan Bayramı yaşandığı gibi bir tür çözülme ya da serbestleşme ile girer. İhramda iken tek bir kıl bile koparılmasına izin verilmezken, bir yeşil yaprağı koparması yasakken, bayram sabahı bir canı, bir hayvanı boğazlamak üzerine vacip olmuştur. Hacının ihramı, bu manada da Ramazanın orucuna benzer. Oruçlu Ramazan Bayramına dili çözülmüş; hacı ise Kurban Bayramına eli çözülmüş olarak girer. Kurban Bayramı sabahı, hacıdan bir önceki gün yasaklananları yapması emredilir. Kıl koparamazken tıraş olması istenir. Bir yaş yaprağı bile koparması men edilmişken kurban kesmesi istenir. Eli çözülmüştür artık. Şeytanı taşlamaya da hak kazanmıştır. Müzdelife’de yaşadığı şuurlanma / idrak sırasında toprağı kazarak topladığı taşlarla birlikte, eliyle ettiği / edeceği ne kadar kötülük varsa şeytanın yüzüne savuracaktır artık…

Kurban kesen elin kendi nefsinin (vücudunun) emrinde olmadığını, şeytana taş atarken eliyle ettiği şerlerin kendinden geldiğini, kestiği kurbanın ve hatta kendi kılının da kendi mülkü olmadığının idrakında işler bu fiili. Kurbanı 'kurban' yapan bu idraktir; Rabbine "yakınlaşma" günü olur. Kurban bir can sınavıdır. Kurban bir varlık meselesidir. Elinizdeki bıçak önce canınızın boynuna değer, varlığınızın boyutlarını keser ve Rabbimizden uzaklığınızı ölçer. Aşk-i seyahatin idrakının en uç noktalarından biri, can'la sınanmasıdır. Bu idraktan mahrum bir hayvanı boğazlamak ise, bağışlanmış bir diri canı nafile katletmek, cinayet, kitab'a göre günahtır. Bu noktada da Kiyab'ı bize bağışlanmış akıl ve kalple, biyografimiz ve meşrebimizce, parafsız okuduğumuzda zannederim Aşk'ın canla sınanmasıının idrakinin tekabüliyetini bugün hayvan boğazlamaktan çok daha aşkın mecralarda bulabiliriz.

Türkiye’de ise maalesef hala, Kurban Bayramı'nda, "kurban kesmek" geleneğin Kitab'a galebe çalmasıyla, imkanı olanların yerine getirmesi farz bir ibadet biçimi olarak kabul edilmektedir/ezberletilmektedir.


Mehmet Atak

15.11.2010


Çizim: Aydan Çelik


 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Diğer Mehmet Atak Yazıları
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.