Dilimizdeki hayvanlar - Yalçın Yusufoğlu

06 Ağustos 2017 17:52 / 388 kez okundu!

 

 

Çocukluğumuzdan beri dilimize bir çok deyim, özdeyiş, benzetme, argo ya da sövgü sözcüğü yerleşmiştir. O tür kullanışlar her dilde vardır, kuşaktan kuşağa intikal ederler, bazıları zamanla kaybolur, ama dile yenileri eklenir. Onların hepsi iyidir, dilin zenginliğidir diyemem. Aralarında sınıf egemenliğine, ırkçılığa, milliyetçiliğe veya en yaygını da kadını küçümseyen erkek egemenliğine dayananlar az değildir. Ben burada, hayvanlarla ilgili olanlarına değinmek istiyorum...

İnsanlar kendilerindeki özelliklerin çoğunu çeşitli hayvanlarda bulduklarını düşünerek, günlük dilde hayvanların adlarını çok kullanırlar, ama bunun farkında değillerdir. Zira, onları kullanırken hayvanlardan değil, insanlardan söz etmektedirler. O sözlerin bazıları olumludur, olumlu olanların önemlice bir kısmında uçan veya uçamayan kuşlar geçer: “kuş gibi" (“hür'' veya “hafif'') deriz ya da "kuğu gibi", "sülün gibi", "tavus kuşu gibi", "keklik gibi" (sekmek), "güvercin gibi" (yumuşak), "kartal bakışlı","şahinim" veya "turnayı gözünden vurmak"... Bu benzetmeler hep olumlamadır, hatta imrenmedir. Ama kuşların olumsuz olanları da vardır, akbabalar gibi, "karga gibi çirkin", "leş kargaları", "kaz gibi" (aptal), "sarsak kaz", "ördek gibi", "keklik gibi" (avlanrmak), "çantada keklik"... Bazıları nötrdür "serçe kadar küçük", "kanarya sarısı". Böceklerden kelebek güzellik ve zarifliği, arı çalışkanlığı, ağustos böceği gevezelik edip can sıkmayı (Lafontaine’de ise yarını düşünmemeyi), sivrisinek önemsememeyi, karınca (gibi üşüşmek) çokluğu anlatıyor. Su hayvanlarından "balık gibi yüzmek" övgüdür, "köpek balığı gibi" olmak kötüdür, "yengeç gibi olmak" da. Bazan güneşte "istakoz gibi" kızarırız. En yaygın başvurduğumuz hayvan benzetmeleriolumsuzlamadır. Her şeyden önce“hayvan'' kelimesinin kendisi küfürdür, en azından hakarettir. İnsanlara gıyaplarında da söylenir, yüzlerine karşı da. "Hayvan herif","hayvanoğlu hayvan" kızgınlığımızın en kestirme ifadelerindendir.

 

EN YAYGIN KÜFÜRÜMÜZ NEDEN 'EŞEK'?

 

Yine, en yaygın küfürler arasında “eşek" gelir, biraz daha şiddetlendirmek isterseniz,“eşşek'' diye şeddeli okursunuz, daha da ağırlaştırmak isterseniz, adamın babasını da katarak “eşşoğlu eşşek'' dersiniz. Asırlardır insanların kahrını çeken o sevimli, cefakâr hayvandan ne kötülük gördük ki, en yaygın küfürümüz onun adıyla anılıyor. O kadarla da kalmaz, yeri gelir “Eşek ölür, eşeklik baki kalır'' diyerek hayvancağıza hakaret üzerine hakaret yağdırırız. Hayvancık ölse bile, ona yakıştırdığımız olumsuz vasıf sürer, insan ölür, insanlık baki kalır, demek ne denli olumlamaysa, gene insana ait olan “eşeklik'' onun tam tersidir, biz ise birincisini kendimize, ikincisini eşeğe yakıştırmışız. Eşek’i sövgü olarak kullanmasak bile, istihzayla karışık şaka vesilesi yapmışızdır. Mesela, Nasreddin Hoca’dan söz ederken onun "karakaçanı"na da gülmeyi unutmayız. Veya fıkra anlatırız: "Hoca Nasreddin tasarruf etmek için bir süre eşeğine yem vermez, sonra karakaçan sizlere ömür, “nalları diker'', Hoca da hayıflanıp durur: “Hay canına yandığımın, tam açlığa alışıyordu ki, ömrü vefa etmedi zavallının'' der, diye güleriz. Güldüğümüz Hoca’nın kendisi olacağına, ondan çok, “açlığa alışamayıp da, terk-i dünya eden zavallı karakaçan''dır. Benim çocukluğumda, büyüklerimiz başkalarının yanında eşekten söz edeceklerse, özür dilerlerdi: Biçarenin adını kulanacak olsalar, örneğin, “hâşâ huzurdan, sütçünün merkebi hastalanmış, bugün süt gelmedi'' derlerdi. Resmi dilde de eşek kelimesi tabi ki, ayıptı. Arazi çalışması yapan teknik elemanlar ağır malzemeleri yükseğe taşıtmak için bazen eşek veya katır kiralarlar, sahiplerine ödedikleri paraları “mekkâre'' kelimesiyle kayda geçerler. Askeriyede “sürgün katırlar'' vardı, binicisini sırtından atarak yaralanmasına neden olan, bakıcısını ısıran katırları –cezaen “Doğu’ya sürülen memurlar gibi''- uzaktaki başka bir birliğe sürgün ederlerdi. Eşeği en olumladığımız cümle ise ne yazık ki dirisi değil, ölüsüdür: “Ölmüş eşek kurttan korkmaz'' diyerek, korkacak, kaybedecek bir şeyimiz olmadığını söyleyeriz, cesaret gösterisinde bulunuruz, eğer özne bizsek, kendimizi eşek yaparız.“Kurt gibi'' deyimi bazan açlık için kulanılır, ayrıca “kurt'' tecrübe ve kurnazlığın birleşmesidir, yerine göre övgü, yerine göre sövgüdür. İnsanların çıkar için birbirlerini ezdikleri, yokettikleri kıyasıya mücadele ortamları “Kurtlar Sofrası"dır. Veya, Fransızca’da da rastladığım insanın insana kötülük ettiğini söylemek için “İnsan insanın kurdudur'' sözü vardır. Köpeği sevenlerin, evlerinde köpek besleyenlerin dilinde bile hafifi “it'', ağırı “itoğlu it", daha ağırı "köppoğlusu" bulunur.Domuz, sadece Müslümanlar ve Yahudiler için değil, domuzu dinsel ve geleneksel olarak yasaklamamış toplumlarda da antipatiktir. Domuz sanırım her dilde ağır bir küfürdür. Bu özellik onun bitkilere zarar vermesinden ileri geliyor olsa gerek.

 

AYI NEDEN KABA-SABALIĞI SİMGELESİN Kİ

 

Ayı daha çok iri-yarılığı veya kaba-sabalığı betimler. Türkçe de, “ayı gibi herif'' ya da “çüş, ayı!'' “oha, ayı!'' vb. Ayı sadece Ruslarda küfür değildir. [ Medved; ayı demektir, gülmeyin ama, bizim ağır sıklet şampiyonumuz Hamit Kaplan’dan en az 20-25 kg. daha ağır olan Rus güreşçinin adı Medvedev’di. O sevimli soyadını seçmiş olan soyu, günün birinde aileden 130-140 kg.lık bir dünya şampiyonu çıkacağını nerden bilsinlerdi? Zira, onlarda bizdeki “ayı gibi'' benzetmesi yoktu. ] Dahası da, Soğuk Savaşın en şiddetli yıllarında Sovyetler Birliği Rusya ile özdeşleştirilir, o da karikatürlerde başında orak çekiçli bir er şapkası olan ayıyla temsil edilirdi. Veya Çarlık Rusyası'’ndan kalma “Rus ayısı sıcak denizlere inmek istiyor'' sözü Soğuk Savaşta çokça kullanılırdı. ( Oysa, ayıyı politik küfür yapanların hepsinin kızlarının gece sarılıp uyudukları, seyahatlerde bile ayrılamadıkları Teddy Bear’leri vardı. ) Yılan gibi, akrep, engerek, çıyan gibi (sinsi ve kötü) o benzetmeler arasında. Fakat bu ikisi insanların en fazla çekindikleri ve sevmedikleri hayvanlar arasında olduğu için, o benzetmelerin çıkması doğaldır. Sürüngenlerin, solucanların ağır bir küçümseme ifadesi olarak kullanılmasının haklı olduğunu düşünmüyorum. Kemirgenlerden, köstebek bir kuruluş adına başka kuruluşlara sızanlara deniliyor ve genellikle istihbaratçılarda kullanılıyor. Oysa, sevimli kemirgenin başka teşkilatlara bilgi ve haber sızdıran insanlarla ne gibi bir benzerliği var, bilmiyorum?

 

TİMSAH GÖZYAŞLARI

 

Hakaretleri hakeden (!) başka hayvanlar da var, bunların başında çakal geliyor. Aslan avını yer ve artanı bırakır gider, sonra çakallar gelir. Başkasının sırtından geçinme çirkinliğidir yadsınan. Sırtlanlar, akbabalar, leş kargaları, kümes hayvanı çalan sansarlar, bitkileri mahveden çekirge sürüleri, kan emici kene ve sülükler haklı olarak yadsınmışlardır (sülükler tedavide kullanılmak gibi bir işlevleri olsa da.) Bize Batı’dan gelen “timsah gözyaşları''benzetmesi isabetli bir benzetme olmadığı gibi, timsahın yavrusunu yediği hepten yanlış:Anne timsah kumlara gömdüğü yumurtalarını zamanı gelince kumlari eşeleyerek açar, yavrularını kocaman ağzının içine özenle alarak, götürür suyun içine bırakır, onları doğal yaşama ortamına kavuşturur. Bu nedenle, timsahın yavrularını yediği sanılmış ve dile öyle yerleşmiş.

 

YA ASLAN?

 

Aslan hayvanların şahı, ormanların kralı olarak geçer. Niçin şah veya kral da şahiçe veya kraliçe değil? Çünkü, aslan erkek egemen toplumda kudret, iktidar ve mücadele simgesidir, o ise erkektedir: "Aslan gibi delikanlı", "aslanlar gibi dövüşmek" vb. Tabi aslanı bu kadar överseniz, adaletsizliğine de razı olacaksınızdır, zira o “aslan payını'' kendisine ayıracaktır.

 

İnsanların en sevdikleri ve belki de sevmekten de çok saygı duydukları hayvan attır. Ama “at gibi'' sözü pejoratiftir. Dişlek, kemikli, suratı iri vb.anlamında kullanılır. Buna karşılık, “kısrak gibi'' denildiğinde bir olumlama vardır. "Katır gibi inatçı" veya "keçi gibi inatçı"dan, ikincisi daha ağır, birincisi hafif –hatta nötr—olduğuna göre, katıra olumsuz bakılıyor demektir. Ama katır tırnağı diye bir de çiçek bulunur. Aslan ağzı da hayvanla anılan bir başka sevilen çiçektir. Korkaklık tavşana, kurnazlık tilkiye, budalalık ve kaba sabalık öküze özgüdür. İnekte kaba sabalık değil, sadece budalalık vardır, “İnek gibi bakma'' derler. Çok çalışan öğrencilere inek, çalışmalarına da “ineklemek'' denilir, bunun anlamı kafası çalışmadığı için çok çalışarak o zeka kıtlığını giderdiği var sayılır. Ama işin nükte yanı da vardır, Ankara Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin yıllık bayramı "inek bayramı"dır. Ayrıca, Batı’da da, bizde de bazı takımların veya siyasi partilerin simgesi de hayvandır. Yazıyı uzatmamak için, sadece Fransızların ulusal sembollerinin horoz olduğunu anımsatlakla yetineyim.

 

HAYVANLARA YAKIŞTIRDIĞIMIZ HEP OLUMSUZLAMA

 

Ama hayvanlara yakıştırdıklarımız çoğunlukla olumsuzlamadır. Düşünürsek, aklımıza böyle pek çok olumsuzlama sözcüğü veya sözü gelir. Burada onların ancak bir kısmını anımsayabildim ve anabildim. Hiç olmazsa bu yıl, 4 Ekim Dünya Hayvan Hakları Günü’nden başlayarak dil alışkanlığımıza girmiş hayvanlara sövmeleri azaltmağa gayret etmeye başlayalım. Nasıl ki sınıf, cins, ırk, ulus egemenliğine dayalı küçümseyici sözcük ve deyimleri kullanmıyorsak, hayvanları aşağılamayı da dilimizden çıkarabiliriz. İnsanların kendilerine özgü kötülükleri, olumsuzlukları hayvanlara yüklemelerine hiç değilse tek tek bireyler olarak kendimiz katılmış olmayız.

 

* * *

 

Bir Fransız arkadaşımız var, Jeomorfoloji doktorasını Türkiye’de yapmıştı, Paris’te Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi’nde (CNRS) çalışır, çevre projeleri için sık sık Türkiye’ye gelir, Anadolu’yu çoğumuzdan iyi tanır. Bir defasında bir gözlemini iletmişti, “Van kalesini yetişkinlerle gezerken" demişti, "hepsi bana 1071 savaşından, Selçuklu Alpaslan’dan, Türklerin Van’ı nasıl aldığından söz ediyorlar, kaleyi savaşlarla, fetihlerle anlatıyorlardı. O sırada çocuklar da peşimize takılmışlardı, fırsatını buldukları, beni yalnız yakaladıkları anda,‘Teyze teyze bak, tilki bu delikten kaçar, orada gördüğün kovuklar kuş pinidir (yuvasıdır), kalede kirpi bulursak eve götürürüz, kirpi yılanın düşmanıdır’ gibi çok daha reel ve yararlı bilgiler veriyorlardı."

 

Ne dersiniz, kalede çocukların dikkat ettikleri, ilgilendikleri ve bir yabancıya ilk tanıttıkları özellikler, yetişkinlerin anlattıklarından çok daha insani, değil mi?

 

Yalçın YUSUFOĞLU

5 Ekim 2004

 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.