BATI'DA BİR NAKŞÎ CEMAATİ Şeyh Nâzım Kıbrısî Örneği

11 Eylül 2014 15:28 / 2889 kez okundu!

 

 

Sosyal bilimci Tayfun Atay “BATI’DA BİR NAKŞÎ CEMAATİ Şeyh Nâzım Kıbrısî Örneği” kitabında, Londra merkez olmak üzere İngiltere’de faaliyet gösteren ve geniş bir alana yayılma imkânı bulan Kıbrıslı Şeyh Nâzım’a bağlı Nakşibendî hareketinin “kendilerine ve kendi dışında kalan (Müslüman ve gayri-Müslim) ötekilerine yönelik düşünce, tutum ve davranış biçimlerini ilgi odağı yapmakta ve tartışmaya açmaktadır”. Bir yılı aşkın bir alan çalışmasının ürünü olan bu çalışmada yazar, Şeyh Nazım’ı, İslam’ı tüm dünyada ve özellikle Batı’da yaymayı kendine misyon edinmiş, bu amaçla dünyanın bir ucundan bir ucuna sürekli hareket halinde olan bir tarikat şeyhi olarak tanımlamaktadır. Bu bağlamda yazar, Şeyh Nazım’ı, klasik tarikat anlayışını devam ettirenlerin aksine, “irşad amacıyla müridlerinin ayağına kendisi giden bir ‘Şeyh üs-Seyyah’” olarak nitelemektedir.

Yazar tarafından kitabın giriş bölümünde, batı toplumlarında İslam’a bakış açısına dair birtakım değerlendirmeler yer almaktadır. Özellikle 1979 İran İslam Devrimi’nden sonra kendini Müslüman kimliğiyle tanımlayanların kamuoyundaki ideolojik ve siyasal çıkışları, “İslamî fundamentalizm”, “İslami yeniden-canlanma”, veya “İslami yeniden-diriliş” olarak ele alınmış ya da bu şekilde tanımlanmaya çalışılmıştır. Yazar bu tür değerlendirmelerin yoğun kullanılmasının basmakalıp ve “özcü” değerlendirmelere yol açtığını, “öte yandan da İslami söylem ve pratiğin farklı toplumsal ve kültürel bağlamlardaki çokluk ve çeşitliliğinin” göz ardı edildiğini dile getirmektedir. Modern dünyada İslam’a dair yürütülen tartışmalardaki ortak nokta, İslam ile modernite arasında bir karşıtlığın varlığına dair değerlendirmelerdir. Yazar, bu değerlendirmeleri yapanların ulaştıkları ortak nokta olarak İslam’ı, “özellikle insanlığa özgün bir gelenek temelinde yükselen bir dünya görüşü ve yaşam biçimi” olarak ele almalarının neden olduğunu söylemektedir.

Batı toplumlarında İslamî topluluklara olan merak gittikçe artmakta ve İslam’a yönelik çalışmaların giderek arttığı, ülkemizde de buna paralel İslam’a ilginin arttığı bilinen bir olgudur. Özellikle İslam vurgusu üzerinden bazı kavramların hayatımıza girdiği yazar tarafından özellikle vurgulanmaktadır. “Radikal İslam”, “İslamî”, “İslamcı”, “İslamî fundamentalizm”, “Siyasal İslam” vb. kavramların, bu kavramlar arasındaki ilişkilerin, bu kavramlara taraftarlarının yüklediği anlamlar gibi konularda çalışmalar yapılmaktadır. Yazar, “global” sorulardan, daha özel alanlara yani daha spesifik sorulara ağırlık vererek yeni açılımlar yapmanın faydalı olacağını iddia etmektedir. Bu çalışmayı da bu tür bir çabanın ürünü olarak değerlendirmekte ve İslam üzerine makro düzeyde yapılan çalışmaların yanında, mikro düzeyde örnek-olay ve etnografi çalışmalarının da yapılarak bir anlamda İslam’a dair üretilen tezlerin geçerliliklerini test etmenin gerekli olduğunu vurgulamaktadır.

Araştırmacı bu çalışmayla bazı özel sorulara cevap bulma amacındadır. Yazar bu soruları şu şekilde sıralamaktadır: “Topluluk üyeleri nasıl ve hangi şekillerde kendi İslami kimliklerini inşa etmekte ve kendilerini diğer İslami guruplardan ayırt etmektedirler? Bir başka deyişle, sahip oldukları dünya görüşünün ve pratiğin ayırt edici boyutları nelerdir? Ne şekilde ve ne dereceye kadar kendilerini çevreleyen modern-Batı toplumuna uyum sağlamaktadırlar? Bu topluluk tarafından temsil ve takdim edilen “geleneksel” Nakşibendî söylemi hangi bakımlardan modern dünyanın hâkim değerler düşünceler sistemine karşı bir alternatif ya da meydan okuma olarak belirlemektedir? Topluluk-içi rekabet ve çatışma süreçlerinin boyutları nelerdir ve bunlar pratikte nasıl ortaya çıkmaktadır? İslam’ın birbirine rakip yorumları nasıl yaşama geçirilmektedir?”

TARİHSEL VE KAVRAMSAL TEMELLER

Yazar çalışmaya dair kavramsal çerçeveyi “Tarihsel ve Kavramsal Temeller” bölümünde vermektedir. Tasavvuf sözcüğünün ayrıntılı tanımları ve İslami yaşam içinde nasıl meydana geldiğini, bu sözcüğün yerli ve bayancı kaynaklarca nasıl ele alındığını ayrıntılı bir şekilde açıklamaktadır.

Tasavvufu kısaca “İslam mistisizmi” olarak tanımlayan yazar, mistik kavramının tanımlanması zor bir kavram olduğunu, dini açıdan “insanın ilahi olanla ilişkiye girme onunla birleşme, ‘bir olma’ deneyimine işaret eden bir terim” olarak tanımlamaktadır. İslam coğrafyası içerisinde ya da çevresinde var olan diğer mistik geleneklerin tasavvufa etkileri sürekli bir tartışma konusu edildiği ifade edilmektedir. Yazara göre tasavvufun İslam’da ortaya çıkışı birbirine bağlı iki etkenle ilişkilidir. Bunlardan birincisi, “bazı Müslümanların, özellikle de Arap olmayanların dönemin yöneticileri olan Emeviler’in lüks yaşama olan tutkularından duyulan rahatsızlık ve bununla bağlantılı olan ikinci neden ise, kendilerini Emevi sarayı ile özdeşleştirmiş olan dönemin uleması tarafından temsil edilen fıkhî ve normatif İslam anlayışının hâkimiyetine karşı duyulan tepki idi.”

Ulemanın, Müslümanların tavır ve davranışlarını İslam’a uygun hale getirmek için üstlendiği görev, yazara göre maneviyatın göz edilmesine neden olmakta ve “Müslümanların Allah’a ve ümmete karşı davranışlarını düzenlemekle uğraşan ulemanın formel İslami bilgisi olan ‘şeriat’a adeta bir alternatif olarak” şekillenmiştir. Buna göre tasavvuf evliyaları üretmiş ve yazara göre “her ne kadar Peygamber’in üstünlüğünü ve öncelikli pozisyonunu reddetmeseler de, pratikte Allah’a Peygamber kadar yakın oldukları izlenimini vermekteydiler.” Bu noktada, kitapta (Gilsenan 1973: 11 ve ayrıca Brinner 1987: 37) yazarlardan yapılan alıntılar dikkat çekicidir, şöyle ki; tasavvuf sayesinde “Peygamberlik kapısı kapandıysa da evliyalık yolu açılmış oldu” denilmektedir.

Bu noktadan itibaren ulema ile sûfiler arasında yaşanan, Allah’a ulaşmada yöntemler üzerine ciddi ayrılıkların yaşandığı, bunun doruk noktalarından birinin de 9. yüzyılın sonuna doğru Hallac-ı Mansur hakkında devrin uleması tarafından verilen ölüm fetvasıyla radikal bir çekişmeye kadar gittiği özelikle vurgulanmaktadır. Ne var ki, 11. yüzyılın sonuna doğru “ulemanın legalist ve normatif şeriat İslam’ı ile sûfilerin mistik İslam’ı arasında bir yumuşama ve yakınlaşma girişimleri, özellikle İmam Gazali’nin büyük çabasıyla başarılı bir sonuca ulaştırıldı.” Gazali’nin hem âlim hem de sûfi oluşu, yazara göre entelektüel bir çaba olarak, tasavvuf ulemanın şer’i İslam’ına karşıt değil, onu tamamlayıcı bir konum kazandı. Yazar bu noktada, İslam inancının bu iki ana kolu arasındaki farkı sadece inancın farklı bileşenlerine vurgu yapma meselesi olarak değerlendirmektedir. Yazar Gazali’den sonra şer’i ve tasavvufi İslam’ın yani ulema ile sufiler arasında yoğun bir etkileşmenin olduğunu, hatta sufi üstatlar İslam dünyasının pek çok bölgesinde ulemanın da görevini yaptıklarını belirtmektedir.

12. yüzyılın sonralarına doğru Anadolu’nun pek çok yerinde tasavvufi merkez, manevi olarak “İlahi Hakikate” varmayı amaçlayan okullara dönüşmeye başladı. Böylece Allah’a ulaşmak için farklı tarikatlar, yollar, dergâhlar vb. mistik ortamlar giderek çoğaldı. Tarikat etkinlikleri usta-çırak (mürşit-mürit) ilişkisi ekseninde doktrinlerin kuşaktan kuşağa ulaşmasını sağlamıştır. Böylece tekkeler, dergâhlar, zaviyeler giderek işlev dışındaki bazı durumlarda da söz sahibi olmaya başladılar. Yerel düzeyde toplumsal, siyasal ve ekonomik etkinliklerin gerçekleştiği merkezler haline geldiler.

Yazar detaylı olarak “Şeyh” kavramını etimolojik açıdan ele almakta, Şeyh’lerin toplumsal yönlerinin analizlerini yapmakta, yüklendikleri toplumsal görevleri, insanlar üzerindeki etkilerini, manevi açıdan otoriter kimliği nasıl kazandıkları gibi konularda geniş açıklamalar yaparak ve kaynakçalarla literatürü oldukça geniş bir açıdan ele almaktadır.

Kitabın “Tasavvufa Antropolojik Yaklaşımlar” alt başlığında, Din Antropolojisi kapsamında Batı dünyasında hem oryantalist, hem de oryantalizm sonrasını araştırmacıların ilgisini İslami gelenek içerisinde en fazla çeken konunun tasavvuf olduğunu ve pek çok Batı üniversitesi kütüphanesinde tasavvuf ve İslam mistisizmi konularında sayısız kitabın ve çalışmanın olduğunu dile getirmektedir. Ayrıca ülkemizde antropolog kimliği bulunan araştırmacıların, özellikle kırsal kesimde tasavvuf ehli kişilerin toplum üzerindeki etkileri, bu etkinin meydana getirdiği ya da şekillendirdiği toplumsal yapı, birey-din-devlet ilişkisi üzerine yapılan çalışmalarından da örnekler vermektedir.

Nakşibendî Tarikatı

“Nakşibendî Tarikatı” alt başlığında, yazar tarikatın kuruluşunu, tarihçesini ve genel karakteristiğini uzun uzun tahlil etmekte, Nakşibendîliğin dünya coğrafyasındaki etkinliğini, sınırlarını belirtmeye gayret göstermektedir. Özellikle bu tarikatın kuruluşunda adı geçen şahsiyetler üzerinden dönemin koşulları irdelenmekte, tarikat liderlerinin özellikleri ayrıntılı biçimde tasvir edilmektedir. Yazar, Nakşibendî tarikatının ayırt edici en önemli özelliklerini şu şekilde sıralamaktadır: “orta yol bir tasavvuf anlayışı, şeriat kural ve ilkelerine verilen azami önem, siyasete olan duyarlılık ve son olarak, bir yandan temel ilkelerini gözetmeyi sürdürürken öte yandan yerel/yöresel sosyo-kültürel ortamlara ve değişen şartlara uyum gösterme yeteneği.”

Nakşîliğin Hindistan ve Osmanlı topraklarında yayılma serüveni, sosyal-kültürel ve politik ortam yazar tarafından titizlikle açıklanmaya çalışılmıştır. Nakşibendî tarikatının Osmanlı’nın son dönemde siyasal ortamdaki etkileri, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçişle birlikte tarikatın nasıl bir dönüşüm geçirdiği, günümüzde Türkiye’nin farklı bölgelerinde varlığını devam ettiren tarikat mensuplarının moderniteye ilişkin farklı algıları değerlendirme olarak kitaptaki bu bölümde yer almaktadır.

Nakşibendîlikteki silsile ve Ortodoksi-Heterodoksi tartışması yazar tarafından ayrıntılı bir şekilde okuyucuya sunulmaktadır. Farklı coğrafyalara yayılma imkânı bulan Nakşibendî tarikatında, “birbiri ardı sıra geçmişe doğru giden, yani farklı tarihsel dönemlerde yaşamış olan şeyhler aracılığıyla İslam Peygamberine, onun aracılığıyla da Allah’a bağlayan ruhani hattır. Silsile bir tarikat lideri ya da şeyhinin, dini otoritesi sorgulanamaz olan kutsi pozisyonun meşruiyet kaynağıdır; çünkü o Allah’tan başlamış olan bir hattın yaşanan andaki en uç noktasında durmaktadır.” Yazar silsilenin önemi hakkında, “silsile, aynı zamanda, İslam’da bir “şeyhin” bir “âlim” den neden daha üstün olduğunu açıklamak amacıyla tasavvuf erbabı tarafından sıklıkla söz konusu edilen bir kavramdır” demektedir. Bu anlamda Nakşibendîlikte farklı coğrafyalarda devam ettirilen bir tarikatın farklı silsileler halinde devam etmesi gayet doğaldır. Yazar, Nakşibendî tarikatında orijinal olarak birbirinden farklı üç silsile olduğunu, bunların ikisinin Hz. Ali’ye, diğerinin ise Hz. Ebu Bekir’e çıktığını ifade etmektedir. Yazar burada Hz. Ali’ye çıkan silsile ile Hz. Ebu Bekir’e çıkan silsile müritleri arasındaki farklara da değinmektedir. Bir anlamda Hz. Ebu Bekir’in Sünni İslam’ın en büyük şahsiyeti olduğu için Nakşibendî geleneğinde Sünni etkisi olduğunu iddia etmektedir. Bunu da zikir törenlerinde Sünni ve Alevi etkisinin müritler üzerindeki etkisine dikkat çekmektedir.

Yazar Şeyh Nâzım’ın, Halidi-Nakşibendî geleneğinin bir kolunun lideri olarak konumlandığını silsilesi Hazreti Peygambere Hazreti Ebu Bekir ile ulaştığını, kendisinin de bu silsilede kırkıncı ve müritlerinin iddiasına göre, sonuncu şeyh olarak yer aldığını ifade etmektedir.

Şeyh Nâzım el-Hakkanî el-Kıbrisî

Kitaptaki Şeyh Nazım’a ait biyografi, yazar tarafından, daha çok müritler tarafından verilen bilgiler, daha önce şeyhin sohbetlerinden derlenen kitaplar ve diğer yazılı kaynaklardan elde edilmiştir. Şeyh Nâzım özellikle biyografisinin öğrenilmesi için sorulan sorulara ayrıntılı cevaplar vermemiş, özellikle tasavvufi geçmişi ile ilgili sorulara basitçe “Takdir-i İlahi” şeklinde kaçamak cevaplar vermiştir. Yazar, şeyhin özgeçmiş bilgilerini bu bölümde geniş biçimde vermeye çalışmıştır. Kısaca buraya aktarırsak; Şeyh Nâzım (Nâzım Adil) 1922 yılında Kıbrıs’ta doğdu, ilk ve orta öğrenimi Kıbrıs’ta tamamladıktan sonra Kimya eğitimi için İstanbul’a gelir ve İstanbul Üniversitesi’ne kayıt olur. Burada ilk defa tasavvuf çevresiyle tanışır. Ağabeyi İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisidir. Onun vasıtasıyla burada ilime öğrenmeye başlar. Hatta ilk mürşidi, Erzurumî Süleyman Efendi’dir.

Şeyh Nâzım’ın ağabeyinin ani ölümü, onu derin düşüncelere iter. Başkalarının hayatlarına deva olmak için uğraşan ağabeyi bilinmedik bir hastalıktan hayatını kaybeder. Şeyh Nâzım henüz ikinci sınıf talebesidir. Bu olay üzerine dünyayı ciddiye almanın gereksiz olduğu düşüncesine kapılır, okulu bırakır ve kendini Süleyman Efendi çevresinin uhreviyatına kaptırır. Süleyman Efendi, Nâzım’daki isteği keşfeder ve onun İstanbul’da daha fazla kalmasının faydalı olmayacağını düşünerek, Nakşibendîlik açısından çok önemli bir yer olan Şam’a gönderir. Burada Şeyh Abdullah Dağıstanî tarafından teslim alınan Şeyh Nazım artık gerçek bir mürit olmuştur.

Yazar, Şeyh Abdullah Dağıstanî hakkında ayrıntılı bilgiler de vermektedir. Kafkasların henüz Osmanlı topraklara ait olduğu bir dönemde, henüz çocuk yaşlardayken evlatlık olarak Anadolu’ya getirilmiş, Çanakkale savaşında asker olarak görev almış, daha sonra tekkelerin kapatılması ve tasavvufi çalışmaların yasaklanmasından ötürü Şam’a gitmiş, orada 115 yaşına kadar yaşamış, birçok talebe yetiştirmiş ve büyük bir âlim olarak bilinip orada vefat etmiştir. Kitabın bu bölümünde Şeyh Nâzım’ın ilim çalışmaları, ailesi, Londra’ya gidişi hakkında da bilgiler verilmektedir. Ayrıca silsilenin Şeyh Nâzım’a nasıl geçtiği, Şeyh Nâzım ile birilikte silsilede yer alan ve farklı coğrafyalarda ilim hizmeti veren diğer şeyhler hakkında da bilgiler verilmektedir.

Kitabın devam eden anlatımlarında Şeyhin Londra’da çevre edinme sürecini de ayrıntılı olarak aktarılmaktadır. Londra’da cemaatin kaldığı yerler, şeyhin ikamet yerleri, maddi olanakları nasıl elde ettikleri, diğer ülkelere gidiş ve gelişleri gibi ayrıntılar da yazar tarafından okuyucuya aktarılmaktadır. Yazarın araştırma esnasında elde ettiği bulgular da bu bölümde okuyucuyla paylaşılmaktadır. Müritlerin şeyhi tanımlama cümleleri de ilginçtir. Örneğin bir mürid şeyhi “Peygamber’in manevi mirasçısı” olarak tanımlamaktadır. Yazar, şeyhin müridlerinin, “İslami bağlamda tam ve herkesin üstünde bir otorite sahip olduğunu onun bereket ve keramet sahibi olması iddiasıyla meşrulaştırırlar” demektedirler. Yazara göre şeyhe bağlı müritlerin şeyhe atfettikleri sayısız keramet örnekleri vardır.

Yazar alan çalışması boyunca tespit edebildiği 56 farklı ülkeden insanın tarikat ehli olduğunu, bu sayının sadece kendi belirlemeleri olduğunu ve sayının fazla olma ihtimalinin yüksek olduğunu dile getirmektedir. Özellikle her yıl Ramazan ayında şeyhi görmek için insanların Londra’ya akın ettiğini, dünyanın farklı bölgelerinden sayısız insanın şeyhi görmek için yollara düştüğünü dile getirmektedir. Yazar bu bölümde ayrıca, zikir toplantılarının belli gruplar halinde haftanın belli günlerinde düzenli olarak yapıldığını, genel olarak yaş, cinsiyet, etnisite, bölge gibi kategorilerde belirlenen cemaatin guruplar halinde sohbetler ve zikir törenleri düzenlediğini ifade etmektedir. Ayrıca topluluğu oluşturan bireyler köken olarak çok çeşitli olsalar da, “müritlerin büyük çoğunluğunun üç ana alt-gruba mensup olduğu gözlemlenmektedir. Bunlar sırasıyla, Türkler, Güney Asyalılar ve (çoğunluğu İngiliz) Batılı mühtedîlerdir.” Yazar bu gurupları ayrı başlıklar halinde de analiz etmekte, alan çalışmasından elde ettiği bilgileri okuyucuyla paylaşmaktadır.

Yazar “Türk Müritler”  başlığında Londra’da tarikata bağlı Türklerin sosyal, kültürel ve ekonomik özelliklerine dair genel analizler yapmaktadır. Tarikata ne fazla Türklerin hizmet etiğini ifade etmektedir. “Güney Asyalı Müritler” en fazla Pakistan, Hindistan, Bangladeş, Keşmir ve Mauritius göçmenlerinden oluşmaktadır. “Batılı Müritler” üçüncü büyük gurubu oluştururlar ve diğer gruplara göre daha varlıklı insanlardan oluşurlar. Eğitim seviyeleri yüksektir; akademik ve iş çeşidi bakımından mevkii sahibi insanlardır. Bunlar daha çok, Şeyh Nazım’ın Londra’da bulunduğu esnada kendisiyle görüşmek için Avrupa’nın çeşitli kentlerinden, ABD ve Kanada gibi ülkelerden ziyarete gelirler. Yazar, tarikat üyelerinin İslam’a, tasavvufa, şeyh kavramına, kendilerini tanımlama biçimlerine, biat kültürüne dair müritlerle birebir yaptığı görüşmeleri ve gözlemlerini de aktarmakta ve müritlerin kendilerini nasıl kimliklendirdiklerini ve “öztanımlama” (self-identification) noktasında nelere vurgu yaptıklarını belirlemeye çalışmaktadır. Yazar bu bölümde bir kişinin nasıl müritliğe geçiş yaptığını da okuyucuyla paylaşmaktadır. Aynı zamanda tarikat içinde ağırlığı olan ve Şeyh Nâzım’dan sonra en etkili kişiler de yazar tarafından analiz edilmektedir. Şeyh Nâzım’dan sonra olası tarikat liderleri, tarikatın farklı kollara ayrılma olasılığı, tarikat içi gruplaşmalar gibi durumlar da yazar tarafından analiz edilerek okuyucuyla paylaşılmaktadır.

Zikir

Yazar kitabın dördüncü bölümü tamamen zikir törenine ayırmıştı. Zikir sözcüğü etimolojik açıdan incelenmekte, İslami gelenek içinde zikrin önemi ayrıntılı biçimde aktarılmaktadır. Müritlerin neden zikir törenine katıldıkları, bu konudaki görüşmeleri, zikir ortamı, zikir öncesi, zikir esnası ve sonrası tüm ayrıntılar yazar tarafından detaylandırılmaya çalışılmıştır. Özellikle yazarın tasavvufi açıdan zikri analizi oldukça başarılıdır.

Yazar zikir yapılan mekânları ayrıntılı biçimde anlatmaktadır. Farklı etnik grupların zikir törenlerine bakışı, bireysel, toplu, ibadet yerinde ya da evlerde yapılan törenler arasındaki farklılıklar da yazar tarafından okuyucuyla paylaşılmaktadır. Zikir ruhani ve mistik yönü okuyucunun olayı adeta yaşaması sağlanacak şekilde kaleme alınmıştır ve bu da yazarın gözlem gücünün ve literatüre hâkim oluşunun göstergesidir. Zikirdeki tüm safhalar ayrıntılı olarak kitapta yer almaktadır.

Yazar dördüncü bölümde ayrıca “nefs” kavramını da açıklamaya çalışmaktadır. Arapça “ruh”, “can”, “hayat” gibi anlamlara gelen nefsin, sufilikte yedi mertebesi olduğu dile getirmektedir. Ayrıca bunlar yazar tarafından sıralanmakta ve açıklanmaya çalışılmaktadır. Bu bölümde, “nefs ve iktidar”, “nefs, şeytan, ruh ve kalp”, “kulluk, ibadet ve zikir”, “toplumsal pratikte nefs” gibi alt başlıklarda kavramların dinsel ve sosyal boyutu yazar tarafından değerlendirmektedir.

Yazar elde gözlemlediği Nakşibendî tarikatına yönelik çalışmasına İslam ve modernite gibi uzun zamandır tartışılan başlıkları da katarak bir tartışma meydana getirmektedir. “Nakşibendî perspektifinden modern dünya” (bölüm 5) bölümünde genel değerlendirmelerde bulunmakta, bu konuda yapılmış çalışmalardan örnekler vererek tarikatın içinden modern dünyaya ilişkin görüşlere yer vermektedir. Özellikle Türkiye’de yapılan konuyla ilgili çalışmalar kitapta ayrıntılı biçimde yer almaktadır.

Yazar modern dünyanın tarikat mensupları tarafından nasıl algılandığını sohbetlerden ve kişisel sorulardan edindiği bilgileri bu çalışmada okuyucuyla paylaşmaktadır. Şeyh Nâzım modern uygarlığın, insanlığın dünya üzerinde ulaşabildiği en iyi/ileri uygarlık düzeyi olduğu görüşünü şiddetle reddetmektedir. “Batılılar uygarlığın zirvesine eriştiklerini iddia ediyorlar. Yanılıyorlar. Eriştikleri, vahşetin zirvesidir diyerek tarikatın modern dünyaya bakışını özetlemektedir. Şeyh Nâzım, Müslümanları, Batılıların yaymaya çalıştıkları bu vahşeti taklit etme çalışmalarını utanç verici olarak değerlendirmektedir. Yazar modern dünyaya dair birçok farklı konu başlığına ilişkin görüşleri Şeyhin görüşleri olarak okuyucuya sunmaktadır. Bu konulardan bazıları; batılılaşma, evlilik-boşanma oranları, Müslüman ülkelerin modernleşme durumları, teknolojik ilerleme ve bilimsel imkânlar gibi konularda Şeyh Nâzım oldukça katı ve eleştirel görüşlere sahiptir.

Yazar kitabın altıncı bölümünü, Nakşibendî müritlerinin Mehdilik üzerine düşüncelerine ayırmıştır. İslam inancında Mehdi kavramı, Hıristiyan kökenli akımlardaki milenaryanizm (kurtarıcı fikri) düşüncesi de bu bölümde yer almaktadır.

Kitabın yedinci bölümü “Şeyh ve Müritlerin Siyasal Görüşleri” başlığını taşıyor. Genel olarak radikal bir İslami anlayış çizgisine sahip olan Şeyh Nâzım ve tarikat mensupları, Batı dünyasındaki değişim ve dönüşümleri hayra yormamakta, buna bağlı olarak İslam dünyasındaki ülkeleri Batılılara özenmekle suçlamakta ve modernizmi yozlaşma olarak değerlendirmektedirler. Ayrıca Türkiye’deki değişim ve dönüşümü de radikal bir şekilde eleştirmektedirler. Yazar Nakşîliğin Türkiye serüveninin de Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçişle birlikte nasıl bir dönüşüm geçirdiğini diğer çalışmalardan örnekler vererek okuyucuya sunmaktadır. Şeyh Nâzım’ın İslam dünyasının geleceği ve Türkiye’nin mevcut etnik ve siyasal problemlerine dair çözüm önerileri ve konuya yaklaşımı da bu bölümde yer almaktadır. İlerleyen bölümlerde tarikat içinde etkin olan belli başlı şahsiyetlerin bir anlamda otoriter olma noktasında bir mücadeleye girdikleri, ibadet, zikir, temel İslam bilimleri gibi konularda ihtilafa düştüklerini öğrenmekteyiz. Yani tarikatta belli gruplaşmaların olduğu gözlerden kaçmamaktadır. Ayrıca kitabın bir bölümü de Vahhabilik ile ilgili tarikat mensuplarının tutumları ortaya çıkarmaktadır. Özellikle tarikat içinde Arap Vahhabilere karşı sert muhalefetin olduğu gözlerden kaçmamakta.

Kitabın en ilginç bölümlerinden biri de onuncu bölüm. Yazar Nakşibendî tarikatıyla ilk tanışmasını, cemaate nasıl katıldığını, İslami ibadet ve kimi pratiklere neredeyse tamamen uzak olmasına rağmen, araştırma boyunca giderek bir müride dönüşme serüvenini açık yüreklilikle okuyucuyla paylaşmaktadır. Yazar, laik bir milli eğitim sistemi içinde yetişmesine rağmen, tamamen İslami ve laiklik karşıtı gözüken bir toplulukta geçirdiği zamanı, dua etmeyi, namaz kılmayı, insanlarla İslami usullerde selamlaşmayı ve bunun gibi normal hayatta bir Müslüman’dan beklenen hal ve hareketleri yerine getirmenin kendinde nasıl değişmelere neden olduğunu samimi bir şekilde açıklamaktadır. Özellikle yazarın Şeyh Nâzım ile tanışması, Şeyh’in yazarı ilk zamanlarda sert bir dille eleştirmesi ve zaman zaman küçümser davranması, yazarın birçok olumsuzluğa rağmen cemaate kendini kabul ettirmesi ve çalışma boyunca edindiği farklı deneyimlerle çalışmanın farklılığını ortaya koymaktadır. Hatta yazar, dünya görüşü ve yetişme biçimine tamamen zıt olan Şeyh’in elini öpme eylemini defalarca tekrarladığını ve bir zikir töreninde biat ederek mürit olduğunu da ifade etmektedir. Mürit olma durumunu da çalışmanın sonundaki sonuç bölümünde, Nakşibendîlerle ortak nokta bulma olarak değerlendirmektedir.

(Tayfun Atay, İletişim Yayınları, İstanbul 1996, 396 sayfa)

 

İsmet TUNÇ

27.08.2014

 

Son Güncelleme Tarihi: 12 Eylül 2014 15:18

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.