TÜRKÇE YETERSİZ BİR DİL MİDİR?

27 Eylül 2020 01:07 / 5103 kez okundu!

 

 

10 yıl önce yazılmış bu yazıda "dilimiz vatanımızdır" deniyor, 20 dil bilen bir Belçikalı'nın "Türkçe en mantıklı dildir" demesi anlatılıyor. Nişanyan'ın 10 yıl içinde nereden nereye geldiği de bugün için anlamlı elbette... 10 yılda değişen ve değişmeyenleri anlamak için yazıyı dikkatinize sunuyorum.

 

****

 

TÜRKÇE YETERSİZ BİR DİL MİDİR?

 

Annemden duyduğum bir söz var, dilli dibek. Daha çok kardeşim Pervin için kullanırdı. Çünkü o, boyuna posuna bakmadan açardı ağzını, yumardı gözünü ve epeyi büyük sözler ederdi. Herkes onun avukat olacağını düşünürdü… Bir anlamda oldu da… En azından İzmir çukurunda ne kadar mazlum varsa onlara el uzatıyor, haklarını savunuyor. Üstelik dilli dibek olmanın avantajını da kullanarak…

Sanırım en çok dilli dibeklere sormalı, dilimiz yeterli mi, değil mi diye.

***

Yetersiz demek çok doğru değildir. Tıpkı yeterli demenin tam doğruyu yansıtmaması gibi…

Diller bir amacı değil, bir yolu andırırlar. Yani olmuş, bitmiş bir şeyden değil, gidilen bir şeyden söz ediyoruz demektir.

Türkçe de yıllar içinde bir sürü kılığa girdi, bir sürü komşusunun kapısını çaldı; değişik birçok yola girdi, çıktı; patikaları denedi, ovalardan geçti, denizleri çok sevemedi ama şimdilerde bir kaç şeritli, geniş otobanda ilerlemekte.

Cumhuriyetle birlikte önce güneş-dil teorisinin kapısını çaldı, sonra bundan çabuk geri döndü. Doğu’ya, İslam’a, Araplara kızgınlığından olsa gerek bir dönem diline biber sürmeye çalıştı, onların adının geçmediği kuş dillerine merak saldı. Sonra durup nefes aldı, Orta Asyalı geçmişine bakraç salladı, bir miktar eski kökler çekti derinden, onları alladı, pulladı satışa çıkardı. Bir kısmı satın alındı, dolaşıma girdi, tutundu, bir kısmı da depolandı, oralarda küflendi.

`Arı dilciler`in önemli bir kesimi, dilin tektipleştirmedeki rolünü iyi gördüler ve bunu değerlendirdiler. Muhafazakâr dilciler ise siyasette de aynı çizgide olmayı doğal karşıladılar, tersi onlara büyük bir çelişki gibi göründü. Dil geliştirmenin ucunu kaçıran dilli dibeklerle, onlarla dalga geçerken ironinin dibine çok vuranların sesi fazla duyuldu ama arada bir gri tonlarda gezinenler epeyi sessiz kaldı.

Türkçe’yi sömürgeciliğin dili yapmak isteyenler kimi zaman devlet gücüyle, kimi zaman milli eğitim almış fabrikasyon elemanların ezber gücüyle hamleler yaptılarsa da artık bir orta yol bulundu ve mutedil yaklaşım, iklime hâkim oldu.

Eskinin dil tartışmalarını okumak epeyi yararlı. Nazlı Ilıcak ile Uğur Mumcu’nun, Tercüman ve Cumhuriyet gazetelerinin bir tür dil savaşı gibi geçen yazılarını anımsamalı. Onun öncesinde de Nurullah Ataç’ın kalem savaşlarını…

Eskiden Türkçenin arılaştırılmasına karşı çıkanlar, şimdiki yazılarında yine bu arılıkla dalga geçiyorlar ancak ilginç olan, bunu yaparken kullandıkları sözcüklerin % 60’ı, o dönemin fabrikasyon üretimlerinden, halkın beğenip kullanıma soktuklarından yani.

Yine bir dönem Farsça, Arapça sözcüklerin tedavülden kaldırılması savaşında, cephe gerisinde savaşmış ve yaralı sözcükleri tedavi ederek dolaşıma sokmuş birileri –ki bunların çoğu şairdir, edebiyatçıdır- bugün başarılarının tam tadını çıkaramıyorlar gibi. Yurtdışında Türkçe eğitim veren okullar açılıp saçıldıkça memnuniyetlerini gizlemeyenler, bu misyonerliği iyi, başka misyonerlikleri ise öteki yaparak kötü sayıyorlar nedense.

İkisinden de korkmamak, yasaklara sığınmamak, “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyalarının hangi trajedileri doğurduğunu ve hangilerinin gizlenmesine yaradığını unutmamak gerektiğini sanki anlamış gibiyiz.

Dilimiz vatanımızdır
Türkçe eskiye göre daha geniş bir yolda yürüyüşünü sürdürüyor. Doğrusu da bu belki. Komşularından almalı ve vermelidir. “Türkçe elden gidiyor” paranoyalarına düşmeden, bunu yapanların da bilerek bilmeyerek başka amaçlara hizmet ettiğini unutmadan sevmelidir dilini. Dilini geliştirmek için çok çalışmalıdır ama arınmak sevdasına yeniden düşmemelidir. Bir dil ne kadar "başka dillerden arınırsa" değil“, "başka dillerden de çok sayıda sözcüğü sindirebiliyor ve kendi içinde sorunsuz taşıyabiliyorsa" o kadar zengin bir dil sayılır. "Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası açmadan önce, Agop Dilaçar’ı, Sevan Nişanyan’ı düşünmeli ve Türklerin çoğunlukla uzak durduğu alanlarda Türkçe’yi geliştiren bu isimlerin dillerinin ve kültürlerinin bu topraklardan yok olmaması için de çalışmanın, bir vicdan borcu, bir yurttaşlık ödevi olduğunu anımsamalıdır.

Üstelik biliyoruz ki Türkçe kendi dilini yüceltmek için başka dillerin üstüne basmasına gerek olmayacak kadar büyük bir dildir. Başka bir dil grubunda olan ama Anadolu kardeşliğimizin bir parçası olan Kürtçe’nin önündeki engelleri kaldırmak da aslında belki en çok Türkçe’nin görevidir. Bu topraklarda bir dili bastırmak gibi olmadık işlere imza atmaya çalışanlar da çünkü bizden çıkmıştır, tıpkı bir halkı yüz binlercesiyle tehcir edip dünyaya dağıtanların da bizden olması gibi…

Dil günlük yaşama karşılık veremezse, günlük yaşamı ilerletemezse, değişimlere yanıt veremezse, işte o zaman yetersiz kalır.

Ayrıca bir dil, bir toplum yeni alanlarda çalışıyorsa, yeni sınırları zorluyorsa ancak yeni sözcükler üretebilir, gerisi yalan olur. Kendisinin üretmediği kavramları ısrarla kendi diline çevirerek anlamayı nereye kadar sürdürebilir bir toplum? Sen üretmemiş de olsan, bilgisayar sözcüğü çok tutar ama ölü sözcükler mezarlığına bu kadar yatırım yapacak denli zengin olmadığımızdan, elektrik, televizyon kendi alanından akar gider. Birileri ise akıntıya karşı yüzmeyi önerir durmadan.

Felsefeyi hayatın her alanından silmişsek; hastalıklı bir fen tutkusuyla edebiyatı küçük görmüşsek, ama neredeyse herkesi şair ilan ederek şiiri ve şairleri aşağılamayı ve bu alanı çöl yapmayı sürdürüyorsak; ülkenin ozan geleneğini, dengbej geleneğini geliştirip büyütemiyorsak; teknolojik alanda gelişimimiz yavaş ise, önce Nobel edebiyat ödülünü “her şey” sanıp sonra da fikirlerinden dolayı çok da “beğenmediğimiz” bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yazar bu ödülü kazandığında da onu ve ödülü aşağılamaya çalışıyorsak; evet bir sorunumuz var demektir ama galiba ağırlık dilden çok zihniyettedir.

“Türkçe en mantıklı dildir!”
25 yıl kadar önce Belçika televizyonunda bir programda rastladığım ilginç bir saptamayla bitireyim yazıyı.

İçinde Çince, Arapça, Rusça ve Türkçe’nin de olduğu 20 kadar dil bilen bir kişiye, sunucu bir soru sordu: - Bu kadar dil biliyorsunuz. Söyler misiniz, en kolay dil hangisidir?

20 dil bilen kişi kısacık düşünüp yanıtladı: - “En kolay” demek pek doğru olmayabilir ama Türkçe en mantıklı dildir. Türkçe’de bir kuralı öğrendiğinizde, dilinizi hızla geliştirebilirsiniz. Örneğin İngilizce’nin tersine, kural dışı olan şeylerin oranı çok düşüktür.”

Bu sözlere nasıl yaklaşacağınız önemlidir. Sözler, Türkçe’yi kötülemek için de kullanılabilir, tersine övmek için de… Bize düşen ise, dilimizin dış dünyada nasıl algılandığı üstüne küçük bir tanıklıktır.

Bu tanıklığı aktarırken içimin acısını da bastırmaya çalışıyorum. Yazılarını ısrarla yanlış anlamaya çalışarak, onu Türklük düşmanı sayıp, öldürtmeye kadar giden bir yola ittirdiğimiz, arkadaşımız Hrant Dink geliyor aklıma. Onun 3. ölüm yıldönümünde bir kez daha anlıyorum ki, her şey dille başlıyor, dille bitiyor. Özetle, dilli dibek olmayı başkalarına bırakmamalıyız.



İlhami MISIRLIOĞLU
18.01.2010 - İstanbul

 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
19 Ocak 2010 13:54

nuhungemisi

Yorum yazanlara teşekkürler. İlter Ayata'nın gönderdiği yazı, Ahmet Okar'ın bir yazısıdır. Oradaki ana fikir ile benim yazdıklarım kimi noktalarda uyuşuyor. Belçikalı dilbaz televizyonda Türkçe'yi nitelerken "çok mantıklı bir dil" demişti... Kendi dilinde bunu " Turkse taal is heel logisch" diye söylemişti, yani "Türkçe çok mantıklı bir dil." Mantık (logic) ile matematik arasındaki ilişkiyi ise anlatmaya sanırım gerek yok.
19 Ocak 2010 13:12

hurkus

Pervin hanım, yazdığınız sözcük bir makale uzunluğunda adeta :))))))
19 Ocak 2010 10:21

sultan

Başka hangi dilde vardır?

"Siz bizim ÇEKOSLAVAKYALILAŞTIRAMADIKLARIMIZDAN MISINIZ?" Eeeh dilli dibekmişim madem:)))
19 Ocak 2010 01:32

kizilcam

Sevgili İlhami,

Türkçe yeterli bir dilmidir? sorusunu Hrant Dink' in katledilişin yıldönüüne denk getirmeni çok anlamlı buluyorum. Hrant Dink bence Türkçeyi en iyi kullanan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından biriydi. Zaten katline sebeb de dili değilmiydi. Ona dinleyenler de, onu katledenler de onun konuşmalarında İlter Ayata arkadaşımızın "Türkçenini Matematiği" başlıklı aktarımının son bölümünde belirtilen;

" Mesajlar sadece algılanabildikleri kadar etkili olurlar.Mesajları üretenlerin kendi konularına ne kadar hakim oldukları mesajın bütünlüğü açısından önemlidir ama, hitap edilen kişilerin kendilerine yönelen mesajları ne kadar algıladıkları her şeyden daha önemlidir."

Genellikle Hrant Dink ikna yeteneği çok yüksek bir aydın olarak da anılır. Onun bu yeteneğinin Türkçe'yi kullanmadaki ustalığından, Türkiye'ye olduğu kadar Türkçe'ye olan sevgisinden de kaynaklandığını düşünüyorum.

"Su çatlağını buldu!

bu cümle beni mahvetti. Ben de oturdum ağladım.

“su çatlağını buldu”

o ne laf yarabbi,o ne edebiyat, o ne dervişlik."

Onun dildeki ustalığı ve dile sevgisini anlamak hiç zor değil, değil mi?
Bence Hrant'ın katline sebeb, karanlığın efendilerinin onun bu özelliğinden korkmuş olmalarıdır.

Yazını daha da anlamlandıran yukarıdaki yorumculara ve sana tekrar teşekkürler.
"diline sahip çık"mak, kötü söz söylemekten ziyade korkusuzca doğruları söylemek olarak algılandıkça, her söz bizi sarmalayan karanlığa ışık olacaktır...


Ali Rıza Üleç


19 Ocak 2010 00:28

deren


Dil sorunu tamamen uygarlığa ilişkin bir sorundur.Bilim, sanat, felsefe ve edebiyatta nerede isek, dilde de ancak orada olabiliriz.. Önde giden, literatürü belirler. Birlikte, yan yana yaşayanlar, komşu külltürler birbirlerinden etkilenirler. Kavramlar da sözcükler de değişir. Alınacak gocunacak birşey olmamalı bunda..En güzeli de multi lingual dünyalardır. Ne kadar dil, o kadar kavram, o kadar empati, o kadar az öteki ve o kadar zenginlik..

Ama ne olursa olsun, sözcüklerin daima kifayetsiz olduğu bu dünyada, insanın ana dili gibi tatlısı yoktur!

Nina
18 Ocak 2010 23:19

ŞEREF MUŞ

OKUNMAMIŞ KİTAP BU İNSANOĞLU. HARİKA BİR ESER. BU ESERİ ARI BİR TÜRKCEYLE OKUMAK BİR ERDEMLİK BAŞLI BAŞINA, BİR UZMANLIK ALANI. DİLİMİZ TÜRKCEYİ ENGİN TECRÜBESİYLE KALEME ALAN SEVGİLİ İLHAMİ MISIRLIOĞLU'NU SELAMLIYORUM. BU YAZINIZI OKUYUNCA YILLAR ÖNCE YAZDIĞIM BİR ŞİİRİM AKLIMA GELDİ. HOŞ GÖRÜNÜZE SIĞINARAK BU ŞİİRİMİ PAYLAŞMAK GELDİ İÇİMDEN, AMACIM SADECE PAYLAŞMAK. TEKRAR TEKRAR BU KONUDAKİ DUYARLILIĞINI VE SORUMLULUĞUNU KUTLUYORUM. ELİNE YÜREĞİNE KALEMİNE SAĞLIK SEVGİLİ MISIRLIOĞLU

MECLİSİMİZ

ÇAĞDAŞ TERBİYEDEN UZAK
AĞZI BOZUK MECLİSİMİZ
KOPYAMIZDIR NASIL KIZAK
KÖY LUKATLI MECLİSİMİZ

BANA NE ANANDAN DİYOR
BAŞLARIM DANANDAN DİYOR
BAŞBAKAN ANAN DAN DİYOR
KÖY LUKATLI MECLİSİMİZ

ÇAĞDAŞIZ DİYORLAR YALAN
GÜZEL TÜRKCEM OLMUŞ TALAN
BAKANIN AĞZINDA ULAN
KÖY LUKATLI MECLİSİMİZ

NE HALE GELDİN MECLİSİM
BOZULDU AYARIM SESİM
YEMİNLERİ ŞEREFSİZİM
KÖY LUKATLI MECLİSİMİZ

BU DİLLE Mİ OKUYORSUN
BAŞTAN SONA KOKUYORSUN
LAN OĞLUM NE KORKUYORSUN
KÖY LUKATLI MECLİSİMİZ

TÜRK DİL KURUMU NE DİYOR
BAK NASIL YEMİN EDİYOR
ANAM AVRADIM OLSUN DİYOR
KÖY LUKATLI MECLİSİMİZ

KÖLÜLÜĞÜ AŞMALIĞIZ
KENT İLE TANIŞMALIĞIZ
TÜRKCEYLE KONUŞMALIĞIZ
KÖY LUKATLİ MECLİSİMİZ

MİLLETMİ DEVLETMİ DİLİ
LANCILARDAN DIR HER BİRİ
BUNLARMI HALKIN VEKİLİ
KÖY LUKATLI MECLİSİMİZ

ŞAŞIRDIN MI ARKADAŞIM
LANCILARDAN ŞİMDİ BAŞIM
ULAN BENİM VATANDAŞIM
KÖY LUKATLI MECLİSİMİZ

NE BEKLERSİN ANKARADAN
LAN ANANI AL GİT BURDAN
TERFİ BEKLER ÇANKAYADAN
KÖY LUKATLI MECLİSİMİZ

SÖZ KAYAR MI DİL ÜSTÜNDE
TÜRKCEMİZİN SÜZGECİNDE
DOST ŞEREF’İM DİL TESTİNDE
KÖY LUKATLI MECLİSİMİZ

12-02-2006
DOST ŞEREF
18 Ocak 2010 21:14

ilay

Sayın Mısırlıoğlu,
Değindiğiniz konu çok önemli. Dilimize çok önem veren biri olarak çevremden sürekli olarak bu konuda bilgi aktarımı yapılır.Geçen hafta bana ulaşmış olan bir yazı makalenizle doğrudan bağlantılı bu bakımdan size yollamak istedim. Her ne kadar kimin tarafından yazıldığı belli değilse de içeriği ilgi çekici...
Saygılarımla,
İlter Ayata

"Türkçe'nin Matematiği

"Victor Hugo şiirlerini 40.000 kelime ile yazdı. Türkçe'yi en zengin
kullananlardan Yaşar Kemal'in romanları 3.500 kelimeyi geçmez" görüşü çok
yaygındır. Bu görüş haklıdır zira Türkçe'nin Fransızca’ya oranla daha az
sözcük içerdiği doğrudur. İngilizce'ye, Almanca’ya, İspanyolca’ya oranla
da daha az sözcük içeriyor olması gerekir. Ne var ki bu Türkçe'nin daha
yetersiz bir dil olduğu anlamına gelmez! çünkü Türkçe az sözcük ile çok
şey anlatabilen bir dildir! Daha fazla sözcük içerse bunun kimseye zararı
dokunmaz ancak, gereği yoktur.
Başka bir dilden Türkçe'ye çeviri yapan herkes sözlüğü açtığında,
aralarında minik anlam farkları olan bir çok sözcüğün Türkçe karşılığında
çoğu zaman aynı kelimeyi okur. Bu, ilk bakışta bir eksiklik gibi
görünebilir, oysa öyle değildir. Çünkü yukarıda adı geçen diller
kelimelerin statik olan anlamlarını öğrenmeye, Türkçe ise bu anlamları
bulup çıkarmaya, yani dinamik anlamlandırmaya dayalıdır. Türkçe'de
anlamları sözlükteki tanımlar değil, kelimelerin cümle içindeki konumları
belirler. Tam bu noktada, Türkçe'nin, referans olmak üzere sadece
gerektiği kadarı sözlüklere alınmış, sonsuz sayıda kelime içerdiği bile
öne sürülebilir.
İngilizce-Türkçe sözlükte "sick", "ill" ve "patient"ın karşısında hep
"hasta" yazar. Bu bağlamda ingilizce’nin üç kat daha fazla sözcük içerdiği
söylenirse bu doğrudur. Ancak, aradaki farkların Türkçe'de vurgulanamadığı
söylenmeye kalkılırsa bu yanlış olur: "doktor falanca beyin hastası
olmak", "böbrek hastası olmak", "internet hastası olmak", "filanca
şarkının hastası olmak" arasındaki farkı Türkçe konuşan herkes bir çırpıda
anlar.

Bunun nasıl olabildiğini görmek zor değildir. Bir kalem alıp, alt alta:
3+5=
12+5=
38+5=
Yazmak, sonra da bunları toplamak yeterlidir. Hepsinde aynı "+5" yazdığı
halde!
Sonuçlar farklı çıkıyorsa, Türkçe'de de hepsinde aynı "hastası olmak"
ifadesi geçtiği halde sonuçlar farklı olacaktır. Türkçe'nin az araç ile
çok iş yapmasının sırrı matematikte yatar. 0'dan 9'a kadar 10 tane rakam,
artı, eksi, çarpı, bölü dört işlem işareti ve bir ondalık ayracı virgül,
yani topu topu 15 simge ile sonsuz sayıda işlem yapılabilir. Türkçe de
benzer özellikler gösterir. Türkçe matematiğe dayalı olmaktan da öte,
neredeyse matematiğin kılık değiştirmiş halidir.

Türkçe'deki herhangi bir fiilin çekiminin ve kelimelerin nasıl çoğul
yapılacağının öğrenilmiş olması, henüz varlığı bile bilinmeyen, 5 yıl
sonra Türkçe'ye girecek fiillerin nasıl çekileceğinin ve 300 yıl önce
unutulmuş kelimelerin çoğullarının ne olduğunun biliyor olması demektir.
Bu tıpkı birinci dereceden 2 bilinmeyenli bir denklemin nasıl çözüleceği
öğrenildiğinde, sadece "x=6", "y=23" olan denklemlerin değil, aynı
dereceden bütün denklemlerin nasıl çözüleceğinin öğrenilmiş olması
gibidir.

Oysa sözgelimi ingilizce’de "go", "went" olurken "do", "did" olur. Çoğul
ekleri için de durum aynıdır: "foot", "feet" olurken "boot", "beet" değil
"boots" olur. Bunun tutarlı bir iç mantığı yoktur, tek çare böyle
olduklarının bellenmesidir.

Türkçe'de ise, statik kelimeleri ezberlemek yerine dinamik kuralları
öğrenmek gerekir. Türkçe'de neredeyse istisna bile yoktur. Olanlar da ses
uyumu gereği "alma" olması gereken meyve isminin "elma" biçimine dönmesi
gibi birkaç minör istisnadır. Kurallar ise neredeyse, bu dili icat
edenlerin Türk olduğuna inanmayı zorlaştıracak kadar güçlü ve kesindir. Bu
noktadan sonra, anlatılanları matematik olarak formüle etmek, aradaki
ilişkiyi somutlaştırabilmek açısından yararlı olacaktır. Bunu yapmanın en
kolay yolu ikili sayı sistemini kullanmak olduğu için de yalnızca 0 ve
1'leri kullanmak yeterlidir. İzleyen örneklerde [1=var] ve [0=yok]
anlamında kullanılmışlardır.

Kelime kökü çoğul eki matematik ifade:
ev........ler.......evler
1.0.......0.1......1.1

Türkçe'deki bütün kelimelerin 2 bit olduğu varsayılabilir (ileride bit
sayısı artacak). Tekil olan bütün kelimeler 1.0 (kelime kökü var; çoğul
eki yok), çoğul olanlar ise 1.1'dir (kelime kökü var; çoğul eki var). Bu
kural hiç değişmemek bir yana, öylesine güçlüdür ki Türkçe'de başka hiç
bir dilde yapılamayacak bir şey yapılıp, olmayan bir kelimenin çoğulu dahi
söylenebilir (0.1). Birisi karşısındakine sadece "ler" dediğinde, alacağı
tepki: "anladık ler de, neler?" türünden bir cevap olacaktır. Bir şeylerin
çoğulunun söylendiği bellidir de, neyin çoğulunun kastedildiği açık
değildir.

Vurgulama / sıfat kökü zayıflatma matematik ifade
kırmızı
0.1.0
kıp kırmızı
1.1.0
kırmızı msı
0.1.1
kıp kırmızı msı
1.1.1

Türkçe'deki sıfatların anlamını kuvvetlendirmeye veya zayıflatmaya yarayan
bu kural da hiç değişmez. Hatta istenirse bu kurala uyan ama hiçbir
sözlükte bulunmayan, hem kuvvetlendirilmiş hem de zayıflatılmış garip
sıfatlar bile türetilebilir. "Güneş doğmazdan az önce ufuk kıpkırmızımsı
(kıp + kırmızı +msı; [1.1.1]) bir renk aldı" dendiğinde, herkes neyin
kastedildiğini anlayacaktır. Çünkü ayaküstü türetilen bu sıfat, hiçbir
sözlükte yer almaz ama, Türkçe konuşan herkesin çok iyi bildiği bu kurala
uygundur.

Fiil çekimlerinde de işler farklı değildir. Burada zorunlu olarak kişi
için 3, zaman için 2 bitlik gruplar kullanılacak. Çoklu bit grupları
şunları ifade edecek:

011 = ben
010 = sen
000 = o
111 = biz
110 = siz
100 = onlar
00 = geniş zaman
11 = şimdiki zaman
10 = gelecek zaman
01 = geçmiş zaman

kök kişi matematik ifade

yeterlilik...................
Oku (y)abil
dim..............................= 1.1.0.01.0.0.011
olumsuz................... Oku (y)a ma z mış sın......................=
1.1.100.0.1.010
zaman..................... Gel me (y)ecek ti...........................=
1.0.1.10.1.0.000
zaman......................Git me di k................................. =
1.0.1.01.0.0.111
hikaye......................Şaşır abil ecek ti niz
.......................= 1.1.0.10.1.0.110
rivayet......................Bil (i)yor
lar................................ = 1.0.0.11.0.0.100

kişi

tabloda zaman ile ilgili küme 3 bit yapılıp geçmiş zaman "di'li geçmiş" ve
"miş'li geçmiş" olarak ikiye ayrılabilir, soru bileşkeni için ayrı bir bit
eklenebilir, emir ve şart kipleri de işin içine katılabilir ancak, sonuç
değişmezdi.

Cümleleri oluşturan öğelerin (özne, nesne, yüklem, vb...) Sıralaması da
rasgele değildir. Türkçe cümleler bir tür "crescendo" (şiddeti giderek
artan dizi) izlerler. Bütün vurgu en sonda yer alan yüklem (fiil)
üzerindedir. Diğer öğelerin önemi, yükleme olan yakınlık/uzaklık konumları
ile belirlenir. Yükleme yakınlaştıkça önem artar. Gene matematiksel olarak
ele almak gerekirse, cümleyi oluşturan her bir öğenin toplam öğe sayısı
kadar haneden oluşan bir matematik değere sahip olduğu varsayılabilir.

"dün ahmet camı kırdı" cümlesi 4 öğeden oluşmaktadır; o halde her öğe 4
haneli bir değere sahip olacak, ilk öğe en düşük, son öğe ise en yüksek
değeri taşıyacaktır.

Cümle
matematik değer
0001
matematik değer
0011
matematik değer
0111
matematik değer
1111

1 dün ahmet camı kırdı.
2 dün camı ahmet kırdı.
3 ahmet dün camı kırdı.
4 ahmet camı dün kırdı.
5 camı dün ahmet kırdı.
6 camı ahmet dün kırdı.

Şimdi tablodaki cümleler tek, tek ele alınabilir:
1. Cümle: dün ahmet bir iş yaptı ve bu camı kırmak oldu.
2. Cümle: dün kırılan camı başkası değil ahmet kırdı (suçlu ahmet!).
3. Cümle: ahmet'in dünkü işi camı kırmak oldu (belki önceki gün kitap
okumuştu).
4. Cümle: ahmet camı herhangi bir zaman değil, dün kırdı (yarın kırması
gerekiyor olabilirdi).
5. Cümle: cam düne kadar sağlamdı, kırılmasının suçlusu ise ahmet.
6. Cümle: camı ahmet zaten kıracaktı, bunu dün yaptı.

Cümleyi oluşturan öğeler kesinlikle aynı kalırken (cam hep 'i' haliyle
"camı" olarak kaldı; fiil hep 3. Tekil şahıs, di'li geçmiş zamanda
çekildi, vb.) Sadece yerlerinin değişmesi cümlelerin anlamlarını da
değiştirdi.

Her cümlede 0011, 0001'den daha fazla, 0111 bu ikisinden daha fazla, 1111
ise hepsinden daha fazla önem taşıdı. Anlamı belirleyen de zaten her bir
öğenin matematik değeri oldu. Kelimelerin statik anlamlar taşıdıkları
dillerde, zaman belirtecinin (dün) yeri değiştirilerek elde edilebilecek 2
çeşitlemenin dışında diğer anlamları vermek için kip değiştirmek (edilgen
kip - passive mode kullanmak) veya araya açıklayıcı başka kelimeler
eklemek gerekir. Türkçe konuşanlar ise her bir cümlenin diğerinden farkını
derhal anlarlar.

Matematik ile olan alışveriş yalnızca verilen örneklerle sınırlı değildir.
Türkçe'nin ne tarafı ele alınsa bu ilişki ile yüz, yüze gelinir.
Türkçe'nin bu özelliğini "insanlar kendilerine ulaşan mesajları nasıl
anlarlar? Bunun kullanılan dil ile bir ilgisi var mıdır? Bir Fransız, bir
İngiliz, bir Türk aynı mesajı kendi ana dillerinde alsalar, birbirleri ile
aynı şekilde mi, yoksa farklı mı algılarlar? Eğer dilin algılamayla ilgisi
varsa, işin içine bir dil karışmadığı yani sözgelimi bir pantomim
gösterisi izlenir veya üzerinde hiç yazı olmayan bir afişe bakılırken, dil
ile ilgili bu alışkanlıklar nasıl etki ederler?" türünden sorulara yanıt
ararken fark ettim. Bu özellik konuya ilgi ve sabırla yaklaşıp bakmayı
bilen herkesin görebileceği kadar açık. O nedenle, bu güne kadar
kesinlikle başkaları tarafından da görülmüş olmalı. "Türkçe çok lastikli,
nereye çeksen oraya gidiyor" diyenler de aslında, hayal meyal bu özelliği
fark eder gibi olup, ne olduğunu tam adlandıramayanlardır. Türkçe teknik
açıdan mükemmel bir dildir.

Bu mükemmelliğin nedeni matematik ile olan iç içeliktir. Keza, ne yazık ki
Türkçe'nin, bu dili konuşanlara kurduğu tuzak da buradadır. Kentli-köylü,
eğitimli-eğitimsiz, doğulu-batılı, vb. kültür çatışmaları dünyanın her
yerinde vardır. Gene dünyanın her yerinde iyi, kötü işleyen bir
"asimilasyon" ve/veya "adaptasyon! " süreci bu çatışmayı kendi içinde bir
takım sentezlere götürür. Türkiye bu açıdan dünya genelinin biraz
dışındadır. Bizde "asimilasyon" ve/veya "adaptasyon" süreci ya hiç
çalışmaz, ya da akıl almaz bir yavaşlıkta çalışır. Sorun, başka sebeplerin
yanı sıra kullandığımız dilden de kaynaklanmaktadır. Düşünme, kendi
kendine sözsüz konuşma olarak kabul edilirse (bence öyledir), anadilin
kişilerin düşünce yapısı üzerinde etkili olduğunu da kabul etmek gerekir;
insanlar kendi anadillerinde düşünürler. Türklerin büyük paradoksu işte
buradadır. Teknik açıdan mükemmel bir dil olan Türkçe, kendi dışımızdaki
dünyayı kendimizce değiştirmeden, olduğu gibi algılamaktaki en büyük
engelimizi oluşturmaktadır.

Örneğin, Türkiye dışına yabancı işçi olarak giden ilk nesil gerek
bulundukları ülkenin dilini öğrenme, gerekse oradaki yaşam biçimine ayak
uydurma konusunda muhteşem bir direniş gösterdiler. Bu direnişin boyutları
o denli büyük oldu ki, başka hiç bir diasporada gözlenmeyen gelişmeler
yaşandı. Türk diasporası, gettolaşıp kendi kültürünü gene kendi içine
kapanık bir çevrede yaşayacak yerde, kendi kültür kurumlarını o ülkeye
ithal etti. Asimile olmaya en dirençli kültürlerden biri kabul edilen
İspanyollar, gittikleri yere sadece gazetelerini ve bazen de radyolarını
taşımakla yetinirken; Türklerin bunlara ek olarak (hem de birden çok)
televizyon kanalları ve hatta kendi fast-food'ları (lahmacun, döner, vb.)
oldu.

Bunları başaran insanların yeteneksiz olduklarına, dil öğrenmeyi de bu
yeteneksizlikleri yüzünden beceremediklerine hükmetmek en azından adil ve
gerçekçi olamaz. Keza, böylesine önemli bir kültür direnişi gösterenlerin,
orada doğan çocuklarını eğitirlerken, bunca sahip çıktıkları kültürlerini
göz ardı etmiş olmaları da düşünülemez. Ancak gözlemlenen o ki, orada
doğan ikinci nesil, gene sözgelimi İspanyollar arasında hiç görülmediği
kadar hızla asimile oldu. Bunun nedenini evdeki Türkçe'nin yanısıra okulda
öğrenilen ve ev dışında yaşanan, o ülkenin dili faktöründe aramak çok
yanıltıcı olmayacaktır.

Biz Türkler, konuşmayı öğrenirken (tıpkı sick, ill, patient örneğinde
olduğu gibi) farklı durumların farklı kavramlar oluşturduğunu, bu farklı
kavramların da farklı adları olması gerektiğini öğrenmeyiz. Aynı adı
taşıyan farklı kavramları birbirinden ayırmaya yarayacak sezgisel
(sezgisel=doğal=matematiksel) yöntemin kurallarını öğrenmeye başlarız.

Sezgiselliğe şartlanmış beyinler ise dış dünyayı hiçbir değişikliğe
uğratmadan, olduğu gibi algılamayı bilemediklerinden, bildikleri tek
yönteme yani kendilerince anlam çıkarsamaya veya başka bir ifadeyle
"sezdikleri gibi algılamaya" yönelirler.

Algıladıkları kavramların tümü kendi çıkarsamaları doğrultusunda
şekillenmiş olan, kendilerince tanımlanmış bir dünyada yaşayan insanlara
ulaşan mesajlardaki kodlar ne kadar "herkesçe bir örnek" algılanabilir?
Üzerinde emek harcanmaya değer temel sorulardan biri budur. Bu sorunun
yanıtı belirginleştikçe, neden batıdaki sistemlerin bir türlü Türkiye’de
oluşturulamadığı sorusunun yanıtı da belirginlik kazanabilir.

Türkçe'nin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan bu özel durum kuşkusuz tüm
iletişim alanları için geçerlidir. Yunus Emre’nin okuması, yazması olmayan
göçebe Türkmen boyları arasında 700 yıl boyunca bir nesilden diğerine
büyük bir sadakatle, sözlü kültür ürünü olarak aktarılmasının ardında
Türkçe’nin sezgiselliğini sonuna kadar kullanmadaki becerisi vardır.
Tanzimat aydınları ve Cumhuriyet aydınlarının bir türlü geniş kitlelere
seslerini duyuramamalarının nedeni de gene aynı denklemin içinde
aranmalıdır. Fransız gibi, Alman gibi düşünmeyi öğrenenler, meramlarını
anlatırken bunu yeni öğrendikleri düşünce sistematiği içinde yapmaya
kalkışmış ve Türk gibi anlatmayı becerememiş olduklarından başarısız
kalmışlardır.

Mesajlar sadece algılanabildikleri kadar etkili olurlar. Mesajları
üretenlerin kendi konularına ne kadar hakim oldukları mesajın bütünlüğü
açısından önemlidir ama, hitap edilen kişilerin kendilerine yönelen
mesajları nasıl algıladıkları her şeyden daha önemlidir. "
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.