HEM KANAL HEM İSTANBUL

05 Ekim 2020 17:32 / 2180 kez okundu!

 

 

Bu yazı; İBB tarafından kotarılmış ve "YA KANAL YA İSTANBUL!" sloganıyla yayınlanmış olan KANAL İSTANBUL / Çok Disiplinli Bilimsel Değerlendirme kitabı üzerine notlarımdır.

Çok sayıda profesör ünvanlı akademisyenin, Kanal İstanbul üstüne yazılarını bir araya getirmiş olan bu kitabı elinize alıp kapağına baktığınızda başlığıyla, yazarları ve unvanlarıyla, içindekiler kısmının geniş çerçevesiyle ilk elde etkili bir sunumla karşılaşıyorsunuz. Yazıların içeriklerinin büyük çoğunluğu ise ne yazık ki Kanal İstanbul’u büyük tehlike gören bir anlayışın puzzle parçası konumunda...

Notlarımı alırken ben meseleye doğal olarak akademik yaklaşmadım, konuyu daha çok politik olarak ele aldım. Kanal İstanbul konusunda doğru tutum almak isteyenlere bir ideolojik ve politik çerçeve sunmaya çalıştım. Geçmişteki birçok benzerini anımsatarak “Kanal karşıtlığı”nın aslında nasıl bir tarihsel derinliğe sahip olduğunu göstermeye odaklandım.

Bu yüzden de İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun Kanal İstanbul’a kredi açılmaması için tüm dünyaya seslenirken iştahla kullandığı negatif çağrışımlı “Ya kanal Ya İstanbul” sloganına karşı da daha pozitif ve uzlaşmacı “Hem Kanal Hem İstanbul!” sloganını öneriyor, bunun yanında da kitaptaki kimi akademik doğrulardan da iktidarı önyargısız olarak yararlanmaya çağırıyorum.

 

****

 

HEM KANAL HEM İSTANBUL

 

Kanal İstanbul Projesi nedir?

 

Bu yazı; İBB tarafından kotarılmış ve YA KANAL YA İSTANBUL! sloganıyla yayınlanmış olan KANAL İSTANBUL / Çok Disiplinli Bilimsel Değerlendirme kitabı üzerine notlarımdır.

Çok sayıda profesör ünvanlı akademisyenin, Kanal İstanbul üstüne yazılarını bir araya getirmiş olan bu kitabı elinize alıp kapağına baktığınızda başlığıyla, yazarları ve unvanlarıyla, içindekiler kısmının geniş çerçevesiyle ilk elde etkili bir sunumla karşılaşıyorsunuz. Yazıların içeriklerinin büyük çoğunluğu ise ne yazık ki Kanal İstanbul’u büyük tehlike gören bir anlayışın puzzle parçası konumunda...

Notlarımı alırken ben meseleye doğal olarak akademik yaklaşmadım, konuyu daha çok politik olarak ele aldım. Kanal İstanbul konusunda doğru tutum almak isteyenlere bir ideolojik ve politik çerçeve sunmaya çalıştım. Geçmişteki birçok benzerini anımsatarak “Kanal karşıtlığı”nın aslında nasıl bir tarihsel derinliğe sahip olduğunu göstermeye odaklandım.

Bu yüzden de İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun Kanal İstanbul’a kredi açılmaması için tüm dünyaya seslenirken iştahla kullandığı negatif çağrışımlı “Ya kanal Ya İstanbul” sloganına karşı da daha pozitif ve uzlaşmacı “Hem Kanal Hem İstanbul!” sloganını öneriyor, bunun yanında da kitaptaki kimi akademik doğrulardan da iktidarı önyargısız olarak yararlanmaya çağırıyorum.

 

***

 

“Gerçek güç, birbirinden ayrı şeyler, durumlar ve insanlar arasındaki bağlantıları anlamaktan doğar.” Laozi

“Tarihte ticaret yollarını açık tutabilen ve suyu iyi yöneten devletler uzun yaşıyor.” Fernand Braudel

 

Devlet bu kitaptan azami yararlanmalıdır

 

Bu kitabı yayınlamakla İBB çok iyi yapmıştır.

Kitaptaki çeşitli emekli, emeksiz hocaların, bazı memur profesörlerin ve belki de çok da iyi hesaplamadan bu kitaba girmiş bazı şaşkın akademisyenlerin kitaba boca ettikleri ders notlarından yararlanmak için, eminim ki projenin yapıcıları her şeye rağmen yazıları didik didik edecek, kitap üzerine elbette benden daha ciddi bir çalışma yürüteceklerdir. Sağlam bir bakış açısıyla yapılacak iyi bir ayıklama, devletin eline epeyi yararlı malzeme de sunabilir. Hatta bu malzemenin bir kısmı, o makaleyi yazanın asıl amacının hilafına da değerlendirilebilir.

Ancak en dikkati çeken nokta bu kitabın, büyük resmi gözden kaçırmanın ne anlama geldiğinin en güncel örneği olmasıdır.

Bilim tapınmacılığını en üst düzeye çıkaran bu kitap pozitivist, Avrupa merkezci bakışın tipik yansımasıdır. Bilimsel bir değerlendirmeye destek verdikleri inancıyla kitaba katkıda bulunan akademisyenlerin bir kısmı bunun tam farkında olamasalar da bu kitap aslında bizde genellikle “Batının istemediğini istememe” biçiminde tezahür eden Oryantalizmin Anadolu şubesine gönüllü kayıt yaptırmışlığın sembolü olacaktır çünkü daha en başından “çılgın proje” yaklaşımının aşağılanmasıyla yola çıkılıyor. Üstelik bu yaklaşımları #Akbabamizahı’nın bile gerisinde kalıyor.

 

#AkbabaMizahı nedir?

 

#Akbabamizahı geçmişteki “askeri vesayet rejiminin sevmediğini sevmemektir." Askeri vesayet neyi sevmezdi? Gerçek iş adamını, gerçek din adamını ve gerçek siyaset adamını...

Tek partili dönemin vesayet sistemi kendisine memur iş adamı, memur din adamı ve memur politikacı isterdi. Sınırları zorlayan, devletle iş yapmayan iş adamı makbul değildi. Devletin vaaz ettiği din anlayışını savunan maaşlı memur din adamları isteniyordu. Ötekilerin hepsi zaten “kadın göbeğine muska yazan", “vurun kahpeye” diyenlerdi. Türk filmlerinin ezici çoğunluğunda cenaze kaldıran, kıyafetiyle sahneyi kurtaran karikatür tiplemeler dışında sahici bir dindara, din adamına bu yüzden rastlayamazsınız. Memur politikacılar da tek partili, sahte seçimli sistemin dışına çıkmamalıydı ve çıkmıyorlardı zaten. Bu yüzden de tüm tek parti ve sonrasındaki dönem boyunca bu anlayış mizah dünyamıza egemen olmuştu. Akbaba gazetesiyle kendini var eden mizah anlayışı tüm varlığını bu üç kesimle alay etmek üzerine kurmuştu. İş adamları kan emici, üç kağıtçı; din adamları sahtekâr ve mutlaka “Vurun kahpeye”ci; siyasetçiler ise yalancı ve çalıp çırpmacı...

Meseleye sadece #AkbabaMizahı gözlüğüyle bakanların eğlence unsuru olarak gördüğü Çılgın Proje sözü de aslında bu milletin düşünme ufkunu genişletme hamlesinin iyi bir özetiydi, yaratıcı bir iletişim başarısıydı.

NOT 1: Çılgın projelerle alay edenlere her daim bu millet kendi tarihindeki başka çılgın projeleri anımsatacaktır...

Örneğin:

-  2. Mehmet’in İstanbul’u alma ısrarını ve bunu gerçekleştirmesini;

-  M. Kemal Atatürk ve arkadaşlarının savunduğu ve gerçekleştirdiği Kurtuluş Savaşı’nı;

-  İ. İnönü’nün Türkiye’yi 2. Dünya Savaşı’na sokmama biçimindeki denge politikasını;

-  C. Bayar ve A. Menderes’in ülkeyi çok partili sistemle götürme çabalarını, Türkiye’yi Kıbrıs’a garantör ülke yapma başarılarını;

-  S. Demirel’in barajlar ısrarını ve Keban ve Atatürk barajını gerçekleştirerek “GAP’ı gaptırmama”sını;

-  B. Ecevit ve N. Erbakan’ın savunduğu ve gerçekleştirdiği Kıbrıs Barış Harekatı’nı;

-  Turgut Özal’ın savunduğu ve gerçekleştirdiği Antalya’yı Turizm Başkenti yapma girişimini, Türkiye'yi ihracat ülkesi yapma hamlesini ve yine Turgut Özal’ın savunduğu ama gerçekleştiremediği “Ortadoğu Barış Suyu Projesi”ni;

-  R.T Erdoğan’ın savunduğu ve gerçekleştirdiği Suriye’deki Fırat KalkanıZeytin Dalı, ve Barış Pınarı’nı, Mavi Vatan ve Libya adımlarını, İHA, SİHA, hastane seferberliğini….

Bunların ve yazamadığımız daha bir sürü hayalin çoğu kendi dönemlerinde aslında bir tür “çılgın proje”ydi, o gün onlara da kimileri oldukça “bilimsel” görünen gerekçelerle karşı çıkmışlardı ama bereket ki başka birilerinin akılcı ısrarıyla onlar bugün hayatlarımızın bir parçasını oluşturdular.

NOT 2: Şurası da bir gerçek ki 1986’da Özal büyük bir vizyonla “Antalya’yı Turizm başkenti yapacağım” dediğinde de onunla alay edip sonra da yanılanlar ile, bugün Kanal İstanbul’a karşı çıkanların büyük çoğunluğu politik akrabadır...

Onlar o sırada “sana alışamadık” sloganının şehvetiyle mizaha (#AkbabaMizahı) ve politik dalgacılığa ağırlık vermişken; Özal o günlerin Doğu Akdeniz’inde turizm bölgeleri olan Kıbrıs/Maraş’ın 1974’de, Lübnan’ın da 1975’de devreden çıkmış olduğunu, yöredeki boşluğun doldurulması gerektiğini bilerek hareket ediyordu. Karşı çıkanların en önemli argümanı “Güzelim kıyıların mahvolacağı”, “denizin kirletileceği”, “tarım arazilerinin yok olacağı”, “orman ve ağaç katliamının yapılacağı” biçimindeydi. Esas olarak bunların hiçbirisi vahim boyutlarda olmadı. Tersine artık dünyanın tanıdığı Antalya, gerçekten de Turizmin başkenti oldu.

Elbette böylesi projeler uygulanırken her zaman kimi yanlışlar yapılabilir, daha iyisi her zaman olabilir ama unutmayalım ki aynı zamanda mükemmel, iyinin düşmanıdır.

Artık dünya turizminin merkezlerinden birisi olarak Antalya, aynı zamanda tarım alanında da eskiden ürettiğinin çok üstünde katkıda bulunuyor ülkeye. Bir turizm ve tarım şehri olarak Antalya’nın 417 tane 5 yıldızlı oteli, 800 binin üzerinde de yatağı var. Yılda 10 milyon turisti ağırlayan Antalya “istemezük”çülerin değil Özal’ın hayaliydi ve gerçeğe dönüştü. O günün #KategorikMuhalif kişileri ise kendilerine yeni “istemezük” konuları yaratmaya devam ediyorlar çünkü yollar, köprüler, tüneller, demiryolları, hastaneler, İHA’lar, SİHA’lar, Mavi Vatan’lar, Suriye’ler, Libya’lar; pandemi şartları, kriz ortamı dinlemeden, ardı arkası kesilmeden geliyor. Yani yeni istemezükçülerin işi epeyi zor bu sefer.

 

Suyu iyi yönetmek geleceği yönetmektir

 

“Suyu iyi yöneten, ticaret yollarını açık tutan devletler uzun yaşadı.” F. Braudel

Tarihte batıdaki Roma İmparatorluğunu ya da doğudaki Urartu devletini önemli yapan konulardan birisi de suyu iyi yönetmeleriydi. Su yolları yaparak binlerce kilometre ötelerden taşıdıkları sular onların ömrünü uzattı. Roma su kemerleri ve Urartu’nun 2800 yıllık Şamran kanalı bugün hala ayakta duruyor, bazıları kullanılabiliyor.

Roma’nın kanallarına, su kemerlerine de aynı mantıkla bakılsaydı onların yapılmaması gerektiği sonucu çıkarılabilirdi. Bugün o eserlere tarihi miras olarak bakanlar eminim ki yarın İstanbul Kanalı’nı da tarihi miras sayacaklardır.

Tarihte aslında suyun yolu üzerindeki değişikliklerin şansı her daim çok olmuştur.

Suya yol olmak, suyun yoluna gitmek kadar önemlidir.

İnsanoğlu sulara yön verebildikçe, gelişti, ilerledi.

İnsanoğlu geçmişte doğaya karşı çok sayıda yanlış işlemiş ve işlemeye de devam ediyor olsa da; insanın karıştığı her şeyi yanlış saymak elbette mümkün değildir. Binlerce yıllık değişimin içinde kimi zaman uçlara kaysa da insanın süreçlere her daim bilinçli müdahaleleri vardır ve kaçınılmazdır.

Fernand Braudel’in Akdeniz eserinde yazdığı gibi “tarihte, ticaret yollarını açık tutan ve suyu iyi yöneten devletler uzun yaşıyor.”

Bugün “yol” meselesine bilgi yolunu (teknoloji, internet), enerji yolunu (doğalgaz/petrol boru hattı, elektrik hatları vb.) açık tutmayı da ekleyebiliriz. Kanal İstanbul ise hem yolu açık tutmak hem suyu iyi yönetmektir. Unutmayalım ki #YolHayattır

Bu kanala karşı çıkanların, benzeyen mantıkla geçmişten bugüne dek nelere de karşı çıktıklarına da dikkat edilmeli.

Boğaziçi Köprüsü için, Keban Barajı için ilk adımlar atıldığında söylenenler utanç vericidir. İkinci, Üçüncü Köprü, Marmaray, metrobüs, İstanbul Havaalanı, Şehir hastaneleri, Bayraktar, Akıncı, Uzay Ajansı ve Karadeniz’de doğal gaz keşfi için de benzeri yaklaşımları var.

Üstelik bu karşı duruşların çoğunluğu bilgi görünümlü kağıtlarla paketlenmiş de olsa, gerçekte bilimsel dayanaklardan yoksundu ve büyük ölçüde Avrupa merkezci bakış açısına dayandırılmış bir Oryantalist yanlış batıcılık ve İslamofobi ile formatlanmıştı. Hala da öyle...

Bu yüzden de bugün İslamofobist, batı hayranı #KategorikMuhalif bir gazetecimizin Cezeri adlı uçan otomobil tasarımımız için “4 leğen bir damat” diye alay etmesi kimseyi şaşırtmıyor çünkü onun öncelleri de zaten Nuri Killigil’in, Demirağ’ın, Vecihi Hürkuş’un, Erbakan’ın milli uçaklarıyla, milli otomobilleriyle ve sanayi hamleleriyle de aynı şekilde “yakından ilgilenmiş” sonra da hem projeleri hem de ülkemizin geleceğini toprağa gömmüşlerdi.

Osmanlı denizciliğine damga vuran Oruç Reis’in çetin fırtınalara karşı söylediği tarihe geçen “Yaşama hakkın, mücadele gücün kadardır” sözünü anımsayalım. Türkiye’ye yaşam hakkı tanımak istemeyenlerin cirit attığı Akdeniz’de bugün onun adını taşıyan Oruç Reis sismik araştırma gemisi ülkemizin ufkunu genişletmeye çalışıyor. Doğu Akdeniz’de tek taraflı oyunları bozan Türkiye, çalışmalarına ancak böylelikle dört bir yanda devam edebiliyor.

Suyu akıllıca ve adaletle yönetmek, suyun huyuna gitmek ise; Türkiye’nin bunu en iyi biçimde yapacağına inanmak için geçmişten bugüne çok örneğimiz var.

Dünyanın da bugün Süveyş’ten Panama’ya iyi örnekleri az değil. Buna rağmen o projelerin de başlangıçta öngörülen ya da hiç kestirilemeyen sorunlu yerleri elbette olmuştur. Ancak hem ülkemizde hem de dünyada daha işin başında o projelerin sadece olası problemlerini dev aynasında büyütüp “bilimsel” paketlerle ortaya çıkaranların ne kadar yanıldığı bugün daha iyi görülebiliyor.

1834 yılında bir İngiliz planında örneğin Asi Nehri ile Fırat arasında bir KANAL oluşturmak ve bu yolla önce Basra Körfezine sonra da Hindistan’a ulaşmak amaçlanmıştı. Ancak Rusya’nın karşı çıkışı, Osmanlı’nın isteksizliği, Mehmet Ali Paşa’nın pragmatizmi, İngilizlerin iç çekişmeleri nedeniyle kanalın yapımı başarılamamıştır. (Ortadoğu’da Su Abdullah Kıran Kitap yayınevi Sh.51)

1869’da Süveyş Kanalı Osmanlılar zamanında açıldı ancak sonradan burayı işgal eden İngilizlerden geri alınamadı ancak hem Mısır hem dünya için kanal hala önemini koruyor.

Fransızların başlayıp bitiremediği Panama Kanalı’nı USA 1914 yılında tamamlamıştır.

1893’de tamamlanan Yunanistan’daki Korint Kanalı ise günümüzde gemilerin hızının çok artması karşısında mesafe azaltıcı yanıyla biraz geride kalmış görünüyor.

Ortadoğu Barış Suyu Projesi 1986 yılında günün başbakanı Turgut Özal tarafından ortaya atılmıştır. Körfez ve diğer kimi Arap ülkelerinin Seyhan ve Ceyhan nehirleri üzerinden yapılacak kanallarla suya kavuşturulmasını amaçlıyordu. O günün koşullarında devletler arasındaki çok sayıdaki güvensizlikler nedeniyle yapılamamıştır. Ancak ufuk genişleten “çılgın proje” olarak tarihe not düşmüştür.

 

KANAL İSTANBUL / Çok Disiplinli Bilimsel Değerlendirme

 

Kanal istanbul:

Uzunluk: 45 kilometre

Derinlik 20,75 metre

Genişlik (en dar yerinde): 275 metre olarak tasarlanmıştır.

 

Makaleler

KANAL İSTANBUL PROJESİ GEMİ HAREKETLERİ YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRME makalesinde Aydın Şalcı; bizi rakamlara boğuyor, biraz bilgi gösterisi yapıyor, var sayımları “bilimselleştirerek”, olası tehlikelerin abartılmasına ortam sağlıyor olsa da; kimi teorik uyarılarının başka bir anlayışla dikkate alınması yerinde olacaktır.

Benzeri yaklaşımı Feramuz AşkınSaim Oğuzülgen ve Sedat Tenker’in birlikte kaleme aldıkları “İSTANBUL BOĞAZI VE KANAL İSTANBUL’UN GEMİ GEÇİŞLERİ AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ” makalesinde de görmekteyiz.

Bu ve diğer makalelerde konu ile ilgili öne sürülen iddialar ve küçük notlarım aşağıdadır:

 

 

Kanal İstanbul “Sığ Su Sorunları”na yol açacaktır.

 

NOT 3: Kanal İstanbul derinlik: 20,75 metre

Süveyş Kanalı derinlik: 22 metre

Panama Kanalı derinlik: 13 metre

Korint kanalı derinlik: 8 metre

 

Genişliğin az oluşunun sorunları olacaktır.

 

NOT 4: İstanbul Kanalı genişlik (en dar yerinde): 275 metre

Süveyş Kanalı genişlik: 313 metre

Panama kanalı genişlik 212 metre

Korint Kanalı genişlik: 21 metre

 

Deniz ulaşımı sorunları olacaktır (Akıntı, rüzgâr vb. nedeniyle İst. Boğazı’ndan daha tehlikeli).

 

NOT 5: Kendi içinde kimi doğruları barındırıyor da olsa yer yer abartmalara yaslanmış, varsayımların gerçeklik düzeyinde algılanmasına yönelik bir metin olarak oluşturulmuş.

 

Samsun Ceyhan boru hattı yapılarak, İstanbul Boğazı’ndaki deniz trafiği daha emniyetli yapılabilecek iken neden Kanal İstanbul ısrarı?

 

NOT 6: Kanal İstanbul’un stratejik anlamını eksik kavrayan bir yaklaşıma dayalı bir soru olduğu açık. Ayrıca TANAP ve TÜRKAKIM boru hatlarının varlığının bile gemi taşımacılığını azaltmadığını dikkate almayan bir bakış.

 

Gemi taşımacılığına karşı boru hatlarının varlığın öne sürenlerin çoğu, zamanında o boru hatlarının yapımına karşı da epeyi “bilimsel” nedenler öne sürmüşlerdi.

 

Kanal İstanbul ülke ekonomisine büyük yük bindirecektir.

 

NOT 7: İnsan bir an için bunu söyleyenlerin “ülke ekonomisine büyük yük binmesi”nden sahiden rahatsız olduklarını düşünebilir. Oysa yüzlerce örnek gösteriyor ki meseleye “keşke büyük bir yük binse de kimsenin bir türlü batıramadığı şu ekonomi ile birlikte bu iktidar da çökse ve onlardan kurtulsak” diye bakanların varlığında bu sözler, daha önceki onlarca büyük proje için de öne sürülmüş ve yıpratılmış bir uyarı olmaktan öteye gidemiyor.

 

***

 

DEPREM MÜHENDİSLİĞİ AÇISINDAN KANAL İSTANBUL VE KANALA BAĞLANTILI YAPILARA İLİŞKİN SORUNLAR

 

M. Nuray Aydınoğlu (BÜ Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü)

Faruk Karadoğan (Işık Ün. İnşaat müh.)

Atilla Ansal (Özyeğin Ün. İnşaat müh.)

Ve

Naci Görür (Bilim Akademisi) DEPREM GÖZETİLDİĞİNDE KANAL İSTANBUL YAPILMAMALIDIR (Başlıktaki Türkçe bozukluğunu es geçelim ;-)

 

Biriktirdiği suyun büyük kütlesi ve kanalın yeri nedeniyle deprem riski büyüktür, Tsunami tehlikesi vardır. Yeraltı sularının tuzlanması tehlikesi karşısında yapılması düşünülen Sızdırmazlık Kaplaması da deprem riski altındadır. Sıvılaşmaya müsait güney bölüm nedeniyle yüksek deprem riski taşıyor. Ayrıca kanal üzerine yapılacak köprülerin depreme dayanıklı olup olmayacağı ve maliyetleri ÇED raporunda belirtilmemiş. Bu köprü vb. yapılar için ayrılan 15 Milyar TL maliyet kuşkuludur. İBB’ye büyük mali yük getirecektir... deniyor.

 

NOT 8: Kanal İstanbul’un depreme sebep olacağı iddiası abartılıdır. Hatta “bilimsel biçimde paketlenmiş” bir komplo teorisi gibi duruyor. Atatürk Barajı gölünde biriken su miktarı, Kanal İstanbul’un su miktarından neredeyse 300 kat daha fazladır. Aynı mantıkla bakıp, bunun doğudaki depremleri tetiklediğini mi iddia edelim?

 

 

Kanal İstanbul’un da tıpkı Boğaziçi’nin oluşumu gibi bir deprem sonucunda oluşuverdiğini düşünelim bir an için... Kanal’a karşı çıkanlar buna ne diyecektir? Muhtemelen “milyonlarca yılın birikimiyle oluştu” deyip geçecekler. İnsan yaptığında da “coğrafyayı değiştirmemek gerek” deniyor ya, bu durumda Süveyş, Panama, Korint kanalları da yapılmamalıydı çünkü coğrafyayı değiştiriyorlardı.

Geçmişte Boğaziçi üstündeki köprülere karşı çıkanların argümanlarıyla şimdi kanal üstü köprüleri de tehlikeli, masraflı, gereksiz görenlerin yaklaşımları benziyor. O dönem Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının, başka bazı gazetecilerin karşı çıkış argümanları ilginçti: “Köprü zenginlerin kullanacağı İstanbul Boğazı’na değil Zap Suyu’nun üzerine yapılsın!” 

 

Yıllar sonra benzeri silahlı gerilla taktiğiyle ülkemizin başına bela olan PKK ise yöreye yapılan yol, köprü, baraj işçilerini öldürerek bu romantizmi çökertecekti.

 

 

Yine benzeri biçimde 60’lı yılların sonu ve 70’li yılların başlarında “Kürt köylülerinin topraklarının ellerinden gitmesine sebep olacağı” için özellikle GAP bölgesi barajlarının yapılmasına karşı çıkan silahlı sol militanların önemli bir kesiminin Suriye’de, Filistin’de eğitim gördüğü, Suriye Muhaberat’ıyla içli dışlı olduğu anlaşıldı. Yani aslında meselenin Suriye’nin bir devlet politikası olduğu ortaya çıktı. Türkiye’de özellikle Fırat üzerinde bir baraj yapılırsa Suriye’ye bırakılacak suyun azalacağını öne süren Suriye ile bu anlaşmazlığımız 2000’li yılların başlarına dek sürdü. Bu döneme kadar Suriye’nin, PKK lideri Abdullah Öcalan’ı Şam’da barındırması da su meselesindeki şantajcı politikanın devamıydı.

Özetle, her dönemde bölgeyi, dünyayı politik olarak doğru okuyamayanların “bilimsellikleri”, er ya da geç başka devletlerin çıkarlarının aracı haline gelir.

 

***

 

Yörede heyelan tehlikesi çoktur.

 

NOT 9: Kanal İstanbul tarafı, bu uyarılar ve bilgiler için teşekkür etmelidir. Ancak belli ki bunlar kanalı yapmamak için yeterli gerekçeler değildir.

 

***

 

Sulak alanlara tecavüz

 

NOT 10: Kaybedilecek sulak alan ya da içme suyunu karşılamak için şimdiden atılan adımlar, başlatılan projeler var. Kanal yapılırken ya da bittiğinde oluşacak açık, o sırada tamamlanmış projelerle zaten kapatılmış olacaktır.

Ayrıca unutmayalım ki aynı kesim ormanı, ağacı, sulak alanı korumak adına şimdiye dek tam anlamıyla #kategorik Muhalif bir pozisyonu tercih etti. Aslında #Doğruya DoğruYanlışaYanlış diyen bir tutum alarak şehrine, ülkesine daha fazla katkıda bulunabilirlerdi. Böylelikle de gündeme gelen her projeye karşı çıkan müzmin muhalif görüntüden uzak kalır, eleştirileriyle de projelerin iyileştirilmesini, daha yararlı kılınmasını sağlarlardı.

 

***

 

KANAL İSTANBUL VE REZERV YAPI ALANI PROJELERİNİN KÜLTÜREL VE DOĞAL VARLIKLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ: ORTAK MİRASIN BÜTÜNLÜĞÜNÜN PARÇALANMASI

İclal Dinçer (YTÜ Şehir planlama)

Yiğit Ozar (İBB İstanbul çalışanı ve Arkeologlar Derneği İst. Şb. YK başkanı)

 

Başta Yarımburgaz mağarası ve Bathonea antik yerleşim alanı olmak üzere arkeolojik alanlar zarar görecek. Deniz dibindeki ve kumsallardaki arkeolojik yapılar yok olacak

 

NOT 11: Bu noktalarda yapılan tespitlerde, olası tehlikelerin vurgulanmasında yazarların belirli haklılık payları var. Sorunun, iktidarın önemle dikkate alması gereken kimi yönleri bulunuyor. Bathonea gibi kimi arkeolojik alanlar, K. Çekmece Gölü’nün batı kıyısında ve kanala çok yakın bulunuyor. Yarımburgaz mağarası ise gölün kuzey ucunda ve kanal hattına çok yakın. Ayrıca Hasankeyf’teki Zeynel Bey Türbesi gibi de “taşınabilir” değil. Böylesi bir durumda metro kazılarında bile gecikmeleri göze alarak toprak altında keşfedilen tarihi kalıntıları bir biçimde müzeye dönüştüren, gerekirse yön düzenlemesi yapan ellerin; elbette ki Kanal İstanbul’un hattını da ona göre oluşturacaklarına, sivil toplum denetimini de asla ihmal etmeden, güvenelim derim. 

Gerçi bunun için de öncelikle #KategorikMuhalif anlayıştan kurtulunması gerektiği açıktır. Mahalle baskısına aldırmadan elini taşın altına koyup Kanal yönetimiyle ve devletle dirsek teması içinde olarak bu arkeolojik alanlar için maksimum koruyucu ve kollayıcı bir çaba içinde olmak, bu konularda kaygı duyan bir akademisyen için kanımca en yararlı tavırdır.

 

***

 

Aşırı hafriyat çıkacak, bu nerede kullanılacak? Dip atıkları ne olacak?

 

NOT 12: Sırf muhalefet olmak için rakamlara boğulmuş hafriyatçı bir tutumun ciddiye alınması beklenemez. Dip atıkları için de projenin özel niteliği göz önüne alınarak yaratıcı, akılcı çözümler bulunabilir. Yine de projeciler bunu not edip, değerlendirsinler diyelim.

 

***

 

Kuşların ve diğer hayvanların alanlarına tecavüz edilecek; kimi bitki türleri ortadan kalkacak

 

NOT 13: Ülkemizin çevreci, ekolojist, yeşil hareketi, meselelere böyle bakarak, kimi projelere bu çerçeve ile karşı çıkarak ne kadar ilerleyebilir? Bugünkü durumları da zaten bunun ispatı. İktidar ise şu sıralar büyük otoyolların üzerine hayvanlar için yeşil geçitler, patikalar yapmakla meşgul. Kanal yöresindeki hayvanları dikkate almasını sağlamak da hepimizin görevi olmalıdır.

Dünyanın 3. Büyüklükteki Tohum Gen Bankasını kurmuş, 2002 yılında 90 milyon adet olan zeytin ağacı sayısını 2017’de 178 milyona çıkarmış olan bir yönetim; kanal yöresindeki kimi endemik bataklık bitkilerinin de yok olmamasını sağlayacaktır. “Bitti battı mahvolduk gamlı baykuşluğu” yapmaktansa tehlike altındaki türleri korumanın değişik yolları üzerine de yoğunlaşmak daha doğru olmaz mı?

 

***

 

Kanal İstanbul şehrin iklimini bozacak, sis miktarını çoğaltacak, İstanbul Havaalanı için yeni tehlikeler yaratacak; şehirde lösemi, üst solunum yolları hastalıklarının artmasına yol açacaktır

Sibel Menteş

Yurdanur Ünal

Mikdat Kadıoğlu

 

***

 

NOT 14: İstanbul Havaalanı yapılırken de aynı yaklaşımdaki kişilerce benzeri korkuluklar asılmıştı gökyüzüne ama bereket ki çoğu abartılı çıktı. Şimdi de Kanal İstanbul için yeni korkuluklar dile getiriliyor ve üstelik bunu da sanki daha önce karşı çıktıkları havaalanını savunmak için-miş gibi yapıyorlar.

Bu nedenlerle de söylenen kimi doğrular da üfürülen korkular arasında eriyip gidiyor.

 

***

 

İSKİ’nin arıtma tesisleri devre dışı kalacak, Karadeniz’in kirli suları Marmara Denizi’ne boşalacak, burada balıkçılık bitecektir

Raif Mermutlu

 

NOT 15: Kanalın yapılmasıyla İSKİ’nin arıtma tesislerinin devre dışı kalacağını öne süren anlayış; E. İmamoğlu’nun, belediye başkanı seçildikten ve görevi devraldıktan sonraki ilk işinin, yapımı önceden planlanmış yeni bir arıtma tesisine temel atılmasını iptal etmek olduğunu unutmuşa benziyor. Üstelik konu kamuoyuna “Temel Atmama Töreni” gibi bir cingözlükle sunulmuştu.

Kanal İstanbul yapılırsa Marmara Denizi’nde balıkçılık bitermiş çünkü Karadeniz suyu karışacakmış... Karadeniz’in bir lağım olduğunu varsaymaktır bu. Denizlerin kirlenmesi meselesi tüm dünyanın sorunudur. Sadece Kanal İstanbul’un büyük tehlike olduğuna bizi inandırabilmek için buradaki kirliliği abartmak, bunu sadece Karadeniz’e özgüymüş gibi ele almak doğru değildir. Ayrıca ülkemizin balık üretiminin neredeyse % 75-80’ini sağlayan yerdir Karadeniz. Geçmişte Haliç’i temizleyen, buralarda balıkların yeniden yaşamasını sağlayan bir anlayışın Karadeniz’de de Marmara’da da balıkçılığın bitmesine izin vermeyeceğine güvenmek daha mantıklıdır. Bu söylediklerim elbette sıkı bir sivil denetim ve gözetim ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Keşke büyük tehlike çanları çalan bu anlayış, bu ve benzeri konularda büyük bir sivil denetim ağı kurulmasına çalışsa... Elbette bu kesimin çoğunluğunun bunu yapabilmek için öncelikle #KategorikMuhalif anlayıştan kurtulması gerek.

 

***

 

Kanal İstanbul kendi çevresinde yapılaşmayı teşvik ediyor

 

NOT 16: Kitapta şöyle deniyor: Kanal İstanbul Projesi, İstanbul Boğazı’ndaki yaşamı ve kültürel varlıkları tehdit eden gemi trafiğini en aza indirerek, Boğaz’ın her iki girişinde yoğun trafikle karşı karşıya kalan gemilere alternatif geçiş imkânı sağlamak üzere geliştirilen bir su yolu projesi olarak bilinmektedir. Ancak yakın zamanlarda Kanal Projesi’nin yalnızca bir deniz ulaştırma projesi olmadığı, bayındırlık, tarım, eğitim, istihdam, şehircilik, aile, konut, kültür, turizm ve çevre gibi birçok sektörü ilgilendiren entegre bir proje olduğu anlaşılmıştır...

Dünyadaki örneklere bakıldığında deniz ulaşımını kısaltmaya yönelik hiçbir kanal projesinin çevresinde Kanal İstanbul örneğinde olduğu gibi yoğun bir yerleşme önerisine rastlanmamaktadır.

Evet Kanal İstanbul bir su yolu projesidir ama amacı “deniz ulaşımını kısaltmak” değildir. Bu yüzden de bu söze dayanarak öne sürülen tüm yaklaşımlar boşunadır.

Kanal İstanbul, bir su yolu projesi olarak İstanbul’u kısa erimde başta tanker trafiği olmak üzere benzeri tehlikelerden koruma; uzun erimde ise dünyanın oluşan/oluşmakta olan yeni koşullarına uygun olarak boğazların ekonomik, politik, yasal statüsünü şimdiden güvenceye almayı amaçlıyordu çünkü Yol öngörmektir. Boğazdaki büyük bir yeni İndependente kazasını beklemek mi daha mı doğru yoksa Şehir Hastanelerini, Corona virüs pandemisinin bir buçuk yıl öncesinden başlatanın öngörüsüne güvenmek mi?

Bu nedenle de “deniz ulaşımını kısaltma” amaçlı klasik projelerle (Süveyş, Panama, Korint) mukayese edilirken yanlışa düşmemek gerekir çünkü Yol alışılmadıktır.

Bu yüzden de uzunca zamanlar plansız biçimde, esas olarak kendiliğinden büyümüş İstanbul’un daha planlı gelişmesi için Kanal ve çevresinin doğru biçimde kullanım projelerini eleştirmek değil desteklemek gerekir çünkü Yol planlamadır.

Ayrıca biliyoruz ki proje, kanal çevresini akıllıca düzenlemeyi öngörmeseydi de #kategorikmuhalif tutumda olanların alacağı tavır ve söyleyecekleri şeyler aşağı yukarı belliydi: “Bu kadar büyük bir kanal yapıp, çevresini bomboş bırakmanın bedeli ağır olacaktır. Bu bir tür gecekondulaşmayı teşviktir...

Unutmayalım ki Yol esrarengizdir.

 

SONUÇ OLARAK

 

“Suyun nasıl aktığını iyi inceleyen, 3 denizi hazne olarak kullanabilen adımlar başarıyı getirir.”

İnsanoğlu sulara yön verebildikçe, gelişti, ilerledi. “Suyun yolu nedir?”i anladıkça suya yol oldu, suyu yol etti. Suya yol olmak; suyun huyunu anlamak ve suyun yoluna gitmekle mümkündür.

Suya yol açmaya da zaten ancak bu yoldan gidilebilir.

Kanal İstanbul; Avrupa merkezci bakış açısından, oryantalizmin doğu şubesi gibi düşünmekten kurtulma çabasının bir başlangıç hikâyesi olabilir. 1453’de Haliç’teki zincirin kırılışını Boğaziçi’nde ve Kanal İstanbul’da tekrarlamak sayılabilir. Boğaza kendi kurdelemizi takmak olabilir. Bunun için suyun yasalarını anlamak şarttır. Ancak böylelikle hem ihtiyaçlarımızı o yasalara paralel kılmak hem de yasaları ihtiyacımıza göre yenilemek mümkün hale gelebilir.

Bu toprakların kaotik gerçeğini, birikimini, derinliğini, 100 yıllık yanılgılara rağmen inatla aramaya, 1000 yıl geriye giderek öğrenmeye devam edişin, bir büyük sentezin kapısına açılan yolun habercisi olabilir...

 

Kanal İstanbul Geçmişle geleceği birleştirmektir

 

“Sular yükselince balıklar karıncaları yer sular çekilince de karıncalar balıkları yer. Kimse bu günkü üstünlüğüne ve gücüne güvenmemeli. Çünkü kimin kimi yiyeceğine suyun akışı karar verir” denir ya; suyun akışına uygun yeni bir danstır belki de Kanal İstanbul, ateşle dans etmeye cesaret eden.

“Su ateşe galiptir ancak bir kaba girerse ateş o suyu kaynatır yok eder” demiş Mevlana Celaleddin Rumi.

Kanal İstanbul, suyun kabını zamanın ruhuna denk getirmektir.

Çünkü “Deniz kenarında oturarak veya suya bakarak, denizi aşamazsınız” demiş TAGORE.

“İstikbal Göklerdedir!” demiş M. K. Atatürk 100 yıl önce;

“Denizlere hâkim olan her şeye hakim olur.” demiş THEMİSTOKLES 2500 yıl önce.

Toprağına zaten sıkıca bağlı olan Türkiye; S/İHA’larla, Milli Muharip uçağıyla, THY ile göklere; gemilerle, kanallarla denizlere; füzelerle, uydularla uzaya yeni yollar açıyor.

“Su akar Türk bakar” sözü artık tarihe karışmıştır...

Çünkü gelecekte altın kadar, petrol kadar kıymetli olacak olan su, çok sayıda barajla güvenceye alınıyor.

Çünkü binlerce yıldır denize dökülen Anamur çayı dünyada bir ilk olarak deniz altından Kıbrıs’a taşınmıştır.

Çünkü Kanal İstanbul ile hem Türkiye hem denizlerimiz hem de İstanbul güvende olacaktır.

 

Kanal İstanbul, Nuh’un Gemisi’nin herkese açık sır kapısıdır

 

Unutmayalım ki;

Küresel ısınma bu hızla devam ettikçe;

Dünyadaki politik çalkantılar böyle arttıkça;

İç dünyamızdaki fırtınalar bizi böylesine alt üst ettikçe

Bir gün herkes büyük tufana karşı mutlaka Nuh’un Gemisi’ne binecek ve dünyanın başkentinden geçecektir. Bu başkenti güvende tutmak en önce kimin görevidir?

Nuh’un Gemisi suya en iyi ayak uydurandır ve bunu bu coğrafyada binlerce yıl önce ispatlamıştır. Geçmişinden bilinçle yararlanan tufanlara deneyimli Nuh’un çocukları kendi coğrafyasının huyunu, suyunu ve yolunu iyi bilir.

Zaten gelecekte de var olmak isteyen, suyun huyuna gitmeli, onu akıllıca yola sokmalı, sakince yönetmelidir. Akıllı yönetim ise her zaman üstün altı yönetmesi değil, üstün kendisini alta ustaca yönettirmesinin yolunu bulmasıdır.

Hem kanalı doğru yapmak hem de İstanbul’u kollamak mümkündür. Bu iktidar bununla yükümlüdür. Bunu yaparken de Kitapta iç içe geçirilmiş yüzlerce doğruyu ve yanlışı sabırla ayıklamalı, doğrulardan yararlanmalı ve yanlışlardan kaçınmalıdır.

Çünkü Kanal İstanbul; bugünün insanının ufuklarını zorlayan bir su yolu projesidir.

Suyu iyi yöneten, kendini de yöresini de dünyayı da daha iyi yönetir!

Su hayattır!

Yol hayattır!

Hayatı ve suyu yeniden ve bir kez daha ıskalamayalım!

Bu yüzden de notlarımı şöyle bağlıyorum:

 

HEM KANAL HEM İSTANBUL!

 

İlhami MISIRLIOĞLU

18/09/2020, İstanbul

 

 

>> kanalistanbul.gov.tr

 

 

 

Son Güncelleme Tarihi: 12 Ekim 2020 10:55

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.