Kürtlere dair meselede politikasızlığın siyasal anlamı

08 Şubat 2013 12:30 / 1417 kez okundu!

 


Biz aydınların ömürlerini aşan hayal ve projeleri olsa da, insanların önemli bir kısmı için hayal süresi ömürlerinin sağlıkla geçirebilecekleri dönemleriyle sınırlıdır. Bu süre içinde gerçekleştiremediklerini, evlatları için ümit ederek katlanırlar hayata. O nedenle, uzun vadede kendilerine vaat edilen "cenneti" çok özlüyor olsalar bile, zaman zaman "bir kilo bulgura satılarak", "bidon kafalılık edip", ahir zaman peygamberlerini sukut-u hayale uğratmaya devam ederler. Oysa ki anlaşılması son derece basit bir çaresizliğin kuşatılmışlığıdır bu durum, çekmeyenler tövbe billah anlamaz.

Çocuklarıyla birlikte tok ve ağrısız uyumak isterler. Yattıkları oda sıcak olmasa da, uyanık geçirdikleri saatlerde en azından evlerinin bir gözünün ısıtılmasını isterler. Kendi ilaçsızlıklarına katlanırlar ama ev halkı hasta olduğunda başvuracakları bir kapıları olsun isterler. Kendileri okuyamamış olsa da gözleri arkada kalmasın diye evlatlarının okumasını, en azından bir meslek bir iş sahibi olsun isterler. Baklava börekleri olmasa da, ekmekle su, gün ışığındaki helal paylarıdır. Kendileri çok varlıklı olmasa da başkalarının talihi onları rahatsız etmez, ta ki o talihliler tarafından incitilmesinler. Kendi yoksulluklarının ötesinde, evlatlarının yoksunluğu zaten tek başına yeterince inciticidir.

Bu yoksunluk ve yoksulluk, etnik kimlik gibi insanın kendi seçimi olmayan bir durumla iç içe geçmiş bir algıya yol açıyorsa ve kimliğinden ödün vermek bu yoksunluktan kurtulmanın en önemli boyutlarından biri tanesi olarak ısrarla dayatılıyorsa bu incinme isyan ettirici bir namus meselesi haline dönüşecek demektir. Nitekim dönüşmüştür de. Son 30 yıldır uğraşıp çözemediğimiz sorun en basit anlatımıyla budur sanırım.

Ancak mesele bugün geldiği noktada, başlangıç koşullarını aşan bir başka konuma evirilmiş görünüyor. Sorunu yaratan koşulları ortadan kaldıracak politikaları tartışmadan çok, bu isyanı örgütleyenlerin iktidar alanı mücadelesine dönüşmüş durumda. Ki bu durum üzerinde çok fazla konuşmayı gerektiriyor. Neresinden bakarsak bakalım, bu sorunun birbiriyle iç içe geçmiş iki ana katmanı bulunmakta: (1) Kürt etnik kimliğinin tarihsel olarak zenginleştirilerek aktarımı ve (2) bu kimliği taşıyan aktörlerin yaşam süreleri içindeki (karşılaştırmalı) gönençleri.

Resmi düzeyde ayrımcılık olmadığı söylenmesine karşın, sön dönemde yapılan ölçümler (Konda'nın 2008 ve 2010 ölçümleri), hem güneydoğu illerindeki hem de batı metropollerinde yaşayan Kürtlerin bütün sosyo-ekonomik göstergelerde ülke ortalamalarının anlamlı bir biçimde altında kaldığını göstermekte. Bu durum şüphesiz ki ülke fırsatlarına erişimde yaşanılan bir eşitsizliği gösteriyor ve bu eşitsizliği doğuran nedenlerin başında da etnik kimlik bariyeri geliyor. Bu açıdan bakıldığında hep bir lütuf olarak sunula gelen, "ayrımcılığın olmaması", farklılığın iddia ve ifade edilmediği sürece ülke fırsatlarından eşit olarak faydalanılacağı anlamına geliyor. Bu, aslında ayrımcılığın dik alası ve asimilasyonun ta kendisi. Bir başka deyişle yumuşak etnik temizlik.

Ancak başta Amerika Birleşik Devletleri ve Kuzey Avrupa Ülkeleri olmak üzere, Anglo-Sakson hukuk geleneği, ayrımcılığı (tam da bugün bizim uyguladığımız şekilde) farklı etnik, ırksal, cinsel oryantasyon, yaş ve hatta fiziksel görünüşe sahip olanların ulusal gönençten ve fırsatlardan eşit pay almaması olarak tanımlıyor. Bunun sistematik olarak ölçüm ve izlemesini bizzat merkezi hükümet yapıyor, tespit ettiği toplumsal eşitsizlikleri gidermek için, pozitif ayrımcılıktan, teşviklere, buna uyamayanları merkezi hükümet fon ve yardımlarından mahrum bırakmaya varana kadar bir dizi politikayı ve yasayı uygulamaya koyuyor. Bireysel düzeyde yapıldığı tespit edilen ayrımcılıkları da cezalandırıyor, ayrımcılık uygulayana tazmin ettiriyor. Böylelikle bütün dezavantajlıların yaşamına toplumsal ve bireysel olarak temas ediyor, kollayıp esirgiyor, onların da devleti olduğu konusunu temin ediyor. Böylelikle insanlık onurunu koruyor, isyanların gerekçelerini ortadan kaldırıyor. İnsanlar kendilerine ait bir ulus devlette neye sahip olacaklarsa onları çok az eksiğiyle insanlara sunuyor. O çok az eksiklik de zaten kendi ulus devletleri olsun diye uğraşırken çekecekleri bedelin fırsat maliyetini fazlasıyla karşılıyor.

O halde onurlu varoluşun bir ve tek biçiminin kendi ulus devletine sahip olunması gerektiği fikrinin çok da doğru olmadığını görüyoruz. Hatta bunun da ötesinde, bireylerinin gönenç ve özgürlüğünü dert edinmemiş şark tipi bir ulus devletin anlamsızlığını da kavrıyoruz. O halde asıl sorun, her nerede olurlarsa olsunlar insanları daha mutlu, daha müreffeh ve daha özgür kılmak ve reel politikayı da bunun etrafında örgülemek.

Ancak Kürtlere dair meselenin tartışılması şaşırtıcı bir biçimde duygusal retoriklerin, sorunun her iki tarafındaki taşıyıcı aktörlerin iktidar alanı mücadelesinin ötesine geçemiyor. 90 yıllık ayrımcı ve milliyetçi devlet politikalarının, Kürtlerin toplumsal dokusundaki tahribatı araştırmak ve akademik anlamda ortaya koymak DTP dahil hiç kimsenin çok da merak ettiği konular değil gibi duruyor. Herkesin dilinde, "yıkılan 3000 köy", "15.000 faili meçhul", "300 milyar dolar düşük yoğunluklu savaş maliyeti". Bunlar da olmasa Kürtlere dair mesele de olmayacakmış gibi sanki.

Hiç kimse, ortalama Kürt hane halkı gelirinin, Kürtlerdeki okullaşma yılının, Kürtlerdeki bebek ve anne ölüm oranlarının, Kürt gençlerinin üniversite sınavlarındaki başarılarının, Kürtlerin yurt içi ve dışı devlet burslarına erişimlerinin, Kürtlerin sağlık hizmetlerine erişimlerinin, Kürtlerin yoğun yaşadığı illerdeki kamu sermaye yatırım miktarlarının ve daha binlerce gösterge bazında Kürtlerin durumlarının ne olduğunu ve bu göstergelerin ülke ortalamalarına nasıl yakınsanacağını tartıştığı yok. Oysaki, Kürtlere dair mesele etnik ayrımcılıkla birlikte yukarıda belirtilen sistematik tahribattan oluşan bir sorundur, anadilde eğitim özgürlüğüyle birlikte ve ötesinde daha binlerce iyi tasarlanmış politikanın uygulanmasıyla çözülebilecektir.

Devletin, meseleyi bu boyutu ile niçin tartışmak istemediğini anlamamakla birlikte biliyoruz. Eni konu Latin alfabesinde Kürtlerin kullandığı üç fazla harfi bile yutkunabilmiş değil. Ancak Kürt aktörlerinin meseleyi etnik kimlikle birlikte gönenç ve refaha dair politikalar etrafında örgüleyip tartışmaktan kaçınmasının nedenleri bir başka yazı konusu olabilir.


Prof. Dr. H. Murat ÇELİK

08.02.2013

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.