NEREDEYİZ?

11 Eylül 2018 21:30 / 168 kez okundu!

 

 

"16 yıldır ülkeyi yöneten Erdoğan, var olan bunalım ve dağılmanın, tıkanıklığın zaman açısından son, üstlendiği rol bakımından baş sorumlusudur. Durumdan çıkış için geçerli bir program ve vizyonu olduğu da söylenemez. Buna rağmen, en azından şimdilik tüm devlet erkini tekelinde tutabiliyor; toplumsal desteğini koruyor; kendisine meydan okuyan badireleri atlatmayı başarıyor... Başka bir açıdan formüle etmeyi denersek, bunalım ve tıkanıklıktaki yadsınamaz sorumluluğuna rağmen, karşısında, düzen içi ya da düzen dışı-karşıtı bir toplumsal-siyasal seçenek bir türlü mayalanmıyor."

 

****

 

Neredeyiz?

 

Yalnız düzen içi muhalefetin değil, sosyalist solun da kendini yeniden üretmekte zorlandığı, tıkanıklık yaşadığı bir uğraktayız.

Aslında “tıkanan” yüz yaşına yaklaşan kapitalist cumhuriyettir. Bu  95 yılın, kuruluşla başlayıp,  uzun bir çürüyüş döneminin ardından çözülüşle sonlanan bir hikâyesi var. Öte yandan, Türkiye’nin bugün içinde olduğu durum yalnızca iç süreçlerin sonucu değil. Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle hızlanan kaotik geçiş dönemi,  dünya kapitalist sistemindeki yapısal bunalım, yeni türden paylaşım-hegemonya savaşları vb. türünden gelişmeler, bugünkü noktaya gelişte doğrudan, bire bir etkili oldular.

Bu yazıdaki konumuz ise  daha çok “iç” süreç ve dinamikler.

***

Ağır ekonomik kriz, ideolojik-kültürel saçılış; toplumsal çürüyüş ve çözülüş;  siyasal tıkanıklık. Bugünkü durum, çok kısaca böyle özetlenebilir. Tıkanıklık, en kısa, en yalın biçimde “ne yapacağını, hangi yoldan gideceğini bilememek” olarak tanımlanabilir.

16 yıldır ülkeyi yöneten Erdoğan, var olan bunalım ve dağılmanın, tıkanıklığın zaman açısından son, üstlendiği rol bakımından baş sorumlusudur. Durumdan çıkış için geçerli bir program ve vizyonu olduğu da söylenemez. Buna rağmen, en azından şimdilik tüm devlet erkini tekelinde tutabiliyor; toplumsal desteğini koruyor; kendisine meydan okuyan badireleri atlatmayı başarıyor... Başka bir açıdan formüle etmeyi denersek, bunalım ve tıkanıklıktaki yadsınamaz sorumluluğuna rağmen, karşısında, düzen içi ya da düzen dışı-karşıtı bir toplumsal-siyasal seçenek bir türlü mayalanmıyor.

***

Bu durum, özellikle de hile ve terörle seçmen iradesini saptıran referandum ve son seçim sonuçları muhalif kesimlerde, karamsarlığa, edilgenliğe, küskünlüğe yol açıyor; tek adam rejimine karşı mücadele iradesini zayıflatıyor. 

“Halka” ya da yorgun muhalif seçmene kızmanın hiçbir yararı, getirisi yok. Dikkatleri “neden?” ve “ne yapmalı?” sorularına yoğunlaştırmak gerekiyor.

Bir: Egemen ideolojisi “Kemalizm” olan 1923 cumhuriyeti uzun bir gericileşme döneminin tepe noktası olan 12 Eylül’le i burjuva demokratik-seküler değerlerden uzaklaşmıştır. Aynı süreç, Türkiye sermayesinin küresel kapitalizmle tam bütünleşme sürecidir. Bu dönüşüm sürecinin en önemli iki iç siyasal sonucu, düzen partilerinin programlarının tekleşmesi ve sınıf mücadelesini yatıştırıcı bir araç olarak dinci gericiliğin köpürtülmesidir. İkisi bir arada düşünüldüğünde, CHP’nin ve öteki düzen partilerinin bugünkü halinin, açmaz ve işlevsizliklerinin ana nedeni açığa çıkmaktadır. Ekonomik-toplumsal programların aynılaşması “muhalefet boşluğu” yaratmıştır. Bu “birbirimize benzeriz” hali, laiklik ya da etnik-ulusal aidiyet gibi duyarlılıkları olmayan emekçi yurttaşlar nezdinde, AKP dışındaki seçeneklerin alanını daraltmıştır. 

İki: Türkiye, küresel finans kapitale ve neoliberal programlara tam teslimiyetin sonuçlarını bugün ağır bir kriz olarak yaşıyor. Anti-kapitalist, anti-emperyalist bir siyasal seçeneğin güçlü bir akım olarak kendini var edemediği koşullarda, bu sürecin baş mimarı, toplumdaki bilinçli bilinçsiz emperyalizm karşıtlığını “milli ve yerli” söylemleriyle sömürmeyi beceriyor. Reis, böylece kriz denizine düşenlere, tutunacak “değerler”, sarılacak yılan sunmuş oluyor. Önemsemek gerekiyor.

Üç: 2002 ve sonrası, ekonomik açıdan “şanslı” yıllardı. AKP, 2001 krizi sonrasında  Kemal Derviş eliyle belirlenip yürütülen neoliberal IMF programını 2015’e kadar elifi elifine uyguladı.  Küresel finans kapitalin tam denetiminde, ucuz döviz, yüksek TL faizi uygulamalarıyla ülke ekonomisi ithalata bağımlı, cari açığı ve borçları sürekli artan kırılgan ama geçici olarak “dinamik” bir yapı kazandı.  Uluslararası sermaye akışı, inşaat merkezli yatırımlar vb. ekonomik canlanma, tüketim bolluğu yarattı.  Borçlanmayla, sadaka-kırıntılarla, yandaşlara rant dağıtımıyla, şöyle ya da böyle, ücretliler dışındaki yoksul kesimler 2002 öncesindeki yaşam koşullarıyla karşılaştırılamayacak tüketim olanaklarına kavuştular. Erdoğan’ın arkasındaki desteğin böyle bir “ekonomi politik” arka planı olduğunu görmek gerekiyor. “İstikrar”, “başarılı ekonomi yönetimi” türünden balonların şu günlerde bile reise duyulan “güven”i sarsmamasının nedenlerinden biri budur.  Kaldı ki, öteki düzen partilerinin, krizden çıkış, emekçi yoksul kesimlerin geçim-yaşam koşulları açısından “daha iyi” programları yoktur.

***

Ekonomik krizin tüm ağırlığıyla başta emekçiler ve yoksullar tüm toplumun üzerine çökmekte olduğu bir zamanda, bir yandan krizin sonuçlarına karşı sınıfsal bir savunma hattı örmeye çalışırken, rejim ve düzen sorunlarını, ekmek ve özgürlük istemlerini birleştiren ideolojik-siyasal taarruz başlatmak gerekiyor.

Türkiye’nin Marksist iktisatçıları, siyaset bilimcileri, kriz koşullarında düzen içi çözüm öneri ve paketleri üzerine akıl yürütmenin boşuna olduğunu gerekçeleriyle ortaya koydular. 

Tek adam rejiminin kurumlaşmasını önlemenin, ondan kurtulmanın yolu kapitalizm karşıtı mücadeleyi kitleselleştirmekten geçiyor.

 

Haluk YURTSEVER

 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.