Uludere'de kör oldum

10 Ocak 2012 07:02 / 1546 kez okundu!

 


Parmağıyla tek gözümün perdesini kaldırdığında, onu engelleyecek hiçbir şey gelmiyor elimden.

O istediği sürece açık kalıyor görme duyum. Ancak o karar verdiği zaman kapanıyor gözüm ve görmekten kurtuluyorum.

Uzun zamandır birlikteyiz onunla. Bana eziyet etmek niyetinde olmadığını biliyorum.

Kuruyan bir su damlası gibi buharlaşıp uçmasın istiyor, olup bitenler. Yaşanan acı unutturup kendini, yeni bir acıya yer açmasın istiyor.

Gördüğü her şeyi bana da göstermesi bu yüzden.

Onu anlıyor olsam da, bakmak zorunda kaldıklarımı görmek canımı yakıyor her seferinde. Hem, güzel şeyler de görmek istiyorum. Bunu onun da istediğini biliyorum aslında. Ama olmuyor işte. Kaygısız tasasız ağız dolusu gülen insanlar görmeyeli öyle çok oldu ki...

Aralık ayının son günlerinden biriydi. Sabah erkenden telefonu çaldığında kalkıp mezarlığa gittik.

Daha birkaç hafta önce okyanus mavisi yatağında oturmuş, en çok kır menekşelerinin morunu seviyorum diyen şair*, üzerine kürek kürek atılan toprağın altında, ömrünün en uzun yalnızlığına çekildi o gün.

Yüzlerce kez yaptığım gibi, ölüme bakmak ve biten bir hayatı görmek zorunda kaldım yine.

Şairin içime sızan; "Aramıza gül girdi/ güvercin geçti aramızdan" dizelerine kederlenip dururken, kaç gün geçti bilmiyorum.

İtiraz parmağıyla gözümün perdesini kaldırıp, bu kez de o büyük vahşeti görmek zorunda bıraktı beni.

Dağ, taş insan kaynıyordu. Yere göğe sığmıyordu yakılan ağıtlar. Uçaklardan atılan bombalarla savrulmuş çocuklarının parçalarını topluyordu acılı insanlar.

Kimisi anasının yeni ördüğü kazağından tanındı, kimisi ayakkabısından. Kimi battaniyelere sarıldı, kiminin parçalanmış küçük bedeni torbalara dolduruldu. Soğuktan kardan buzdan kaskatı kesilen bedenler katır sırtında köye getirildi. Bir dükkânın içine yan yana uzatıldı.

Kanamaya başladı ölü canlar. Kanamaya başladı, el ele tutuşmuş iki çocuk eli...

Yüreği olan dayanamazdı gördüklerime.

Daha dün köyleri boşaltılan, ormanları cayır cayır yakılan bu dağların gölgesinde yaşayan, çoğu çocuk otuz beş can koparıldı hayattan.

Çok eski zamanlardan bu yana yaşadıkları toprakların derinine kök salan insanların çocukları, kardeşleri, babaları, kocaları, kıymetlileriydi onlar.

Çetin on ikisindeydi Bedran gibi. Erkan on üçündeydi, Şivan on dördünde. Bilal on beşindeydi Aslan, Adem, Savaş, Orhan, Mehmet, Celal gibi.

Fadıl, Cihan, Şervan, Cemal, Vedat ve Mahsum on altı, Serhat ile Salih on yedi, Özcan on sekiz, Hüseyin on dokuz, Nevzat yirmi bahar görmüştü kısacık ömründe.

Hamza, Ali, Selam, Zeydin yirmi iki; Yüksel, Salih, Nadir, Seyit yirmi üç; Fikret ve Hüsnü yirmi yedi, Osman otuz iki, Selahattin ve Selman kırk yaşındaydı.

Suskunlukları bitince, üzüntüsüz üzüntü kelimeleri sarf ederek, insansız hava aracından, operasyon kazasından, tazminat ödemekten söz etti "devletin büyükleri".

"Dört uçak bombaladı, ağaçlar yandı, sadece kafası bulundu bir katırın... Sağ kalıp köye dönen ata bakıp, benim çocuğumu niye getirmedin diye sorarak ağlıyordu bir ana... Şeker, mazot, sigara getirmek için her gün sınırın öte yanına gidip geliyorlardı; ev geçindirmek için, defter, kalem almak, harçlık çıkarmak için, kardeşini tedavi ettirmek için, nişanlısına kontur almak için... Fi tarihinden beri yapılan bu gidiş gelişlerden karakolun haberi vardı..." dedi anlatanlar.

Kürt ana babadan doğdukları için mi öldürüldü onlar?

En doğal hakları olan, kendi hayatlarını sürdürebilmek için geçtiler sınırın öte yanına. Saklambaç oynarken susayacak, haylazlık yaparken yorulacak, kötü bir düş görünce kan ter içinde uyanacak yaştaydı çoğu.

Battaniyelere sarılıp katır sırtında mezarlıklara taşınarak belleklere gömüldü parçalanmış gövdeleri.

Mezarları açıp, evlatlarının sonradan buldukları parçalarını koydu ana babalar.

Öfkeyle kaldırdı yeniden tek gözümün perdesini, indirip yine kaldırdı, indirip yine, indirip yine...

Sığmadı kadraja acı. Kavruldu gözümün perdesi. Kör oldum.

Tamiri olanaksız bir fotoğraf makinesiyim şimdi.

Kötülüklerden daha uzun ömürlüdür, barış içinde yaşama umudu, cümlesi kaldı belleğimde sadece.


* Özcan Oğuz Yalım
**Yazıda, bölgeye giden sanatçıların tanıklıklarından yararlanıldı.


Gönül İLHAN

10.01.2012


Son Güncelleme Tarihi: 10 Ocak 2012 07:41

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.