Pan'ın Rüyası

09 Nisan 2009 15:42 / 1780 kez okundu!

 


ayça, çalışma günleri fırtına gibi olan kocasını cumartesi sabahları, mutfaklarında, tam olarak aynı yerde ve tam olarak aynı kıyafetle, omuzları çökmüş, gözlerinde boş bakışlar, yanaklarında beyazlamış sakalları, ensesinde yonca gibi kabarmış saçlarla buluyordu.

sonra da geleneksel olarak öğle uykusuna yatardı. ayça,
son zamanlarda eski okul arkadaşları ile buluşuyordu. birbirlerine,
yakalananın karısını tanıyamadığı, çocuklarının ve köpeklerinin adını
hatırlayamadığı, alzheimer'le ilgili öyküler anlatıyorlardı.

lavabodan geriye dönerek baktı ve üzerinde her zamanki gibi mavi kotu
ve sweat-shirt'ü ( bazen de eşofmanları. yazları ise beyaz bir tişört
ve boxer ) olduğu halde mutfak masasında oturmuş kendisine bakan
yirmibeş yıllık hayat arkadaşına doğru yürüdü. 

* * *

ancak, ayça, bu klasikleşmiş sessiz cumartesi sabahı görüntüsünün
alzheimer'in ilk aşamaları sonucunda ortaya çıktığına inanmıyordu.
kocası; kırkbeş yaşında olup da, mükemmel dikilmiş takım elbiselerinin
içinde otuzbeş yaşında ( hadi kırk diyelim ) görünen ve hala daha
açığa satış yapıp yalnızca teminat yatırtarak alış yapabilen bu adam,
hafta içi hergün sabah yedide hazır olur ve dışarıya çıkmaya
sabırsızlanırdı.

hayır. bu yalnızca yaşlılığa alışma provası olmalıydı ve ayça bundan
nefret ediyordu. kocası emekli olunca her sabah aynı şeyleri yaşama
düşüncesi onu korkutuyordu. en azından ona bir bardak taze sıkılmış
portakal suyu verip ( gittikçe artan bir tahammülsüzlükle ) yanında
tost mu yoksa mısır gevreği mi istediğini soruncaya dek bu manzarayı
izlemek zorunda kalacağından korkuyordu.

evin içinde yaptığı herhangi bir işi bitirip de mutfağa döndüğünde,
onu hala burada, aynı şekilde otururken bulacağından korkuyordu.
kocasının cumartesi sabahı versiyonu. mutfakta oturan pan. her zaman
aynı giysilerle, aynı yüz ifadesi ile. sonra da uyuyan pan. ne coşku
verici değil mi.

hazırlanan ve gitmeye sabırsızlanan-işini seviyor ve iyi
yapıyordu-pan'ın yerine, orada oturup, uyuşturucu almış gibi
düşüncelere dalmış ve kendisini güne hazırlamaya çalışan bir pan.

* * *

"tanrım" diye geçirdi içinden ayça. "umarım yanılıyorumdur". bu
düşünceler bir kez daha hayatın kırılgan ve aptalca görünmesine neden
oluyordu. son zamanlarda kafasına bu tür düşünceler üşüşüyordu. bu
noktaya nasıl geldim, yaşamım boyunca bunlar için mi savaştım, son
durak burası mı gibilerinden. bu düşünceleri kafasına son zamanlarda
ehlileştirdiği bir deniz yaratığı sokuyordu hep.

birgün geliyor, yirmibeş yılınızı birlikte geçirdiğiniz adamın
gözlerini bir noktaya dikmiş olarak oturduğunu görüyordunuz. mükemmel
takım elbiselerinin-ütüsünü kendi yapmıyordu tabii ki-içinde en fazla
kırk yaşında göründüğüne yemin ettiğiniz bu adam, orada, mutfak
masasında otururken ellisinde, hatta, lanet olsun, ellibeşinde
görünüyordu.

tekrar lavaboya doğru döndü ve hapşırdı.

"mırmırım bu sabah nasıllar bakalım ?" diye sordu pan.

bu sorunun cevabı pek de iç açıcı değildi. ama ayça, kocasının
duygularını incitmemeye dikkat ederdi. bu aralarındaki sevgiden
kaynaklanıyordu. en azından ayçanın pana duyduğu sevgiden. ona
hayatımız çok monotonlaştı diyemezdi. bana özen göstermiyorsun
diyemezdi. çünkü, pan, kendisini, takım elbiseleri gibi mükemmel
görüyordu. ona kendisini artık erkek kardeşi veya oğlu gibi gördüğünü
söyleyemezdi. dırdırcı durumuna düşmekten korkuyordu. ayça zaten hep
korkuyordu.

burnunu çekti ve lavabonun içindeki içi su dolu tencereye uzandı. son
günlerde üşüyordu. hem bedeni hem de ruhu.

el yordamıyla tencerenin içindekileri arıyordu."fena değil" diye cevapladı.

tam, artık hayatlarının sürprizli bir yanının kalmadığını, evlilik
hayatlarının girilmedik hiçbir kuytu köşesinin kalmadığını düşünmeye
başladığı sırada, kocası, kayıtsız bir şekilde tuhaf tuhaf konuşmaya
başladı. "dün gece kötü bir rüya gördüm mırmır. çok kötüydü. o kadar
kötüydü ki kendi çığlıklarımla uyandım. sen dün gece yorgun olduğun
için derin uykudaydın, uyanmadın" dedi.

* * *

ayça bir an irkildi. kötü bir rüya mı görmüştü ? pan ? ayça panın
şimdiye kadar herhangi bir rüyasını kendisine anlatıp anlatmadığını
hatırlamaya çalıştı. fakat, hiç şansı yoktu. bu konuda belli belirsiz
hatırlayabildiği tek şey, flört ettikleri zamanlar panın kendisine,
bunun aptalca birşey olduğunu değil de, tam tersi çok hoş birşey
olduğunu düşünecek kadar genç olduğu zamanlar, "her gece rüyamda seni
görüyorum" dediğiydi.

tencerenin içinde kalan son yumurtayı çıkarmayı unuttu. tenceredeki
kaynar su ılımaya başlamıştı.

"ne dedin ?"

"kendi çığlıklarımla uyandığımı söyledim" dedi. "sen beni dinlemiyor musun ?"


"duymadım". hala pana bakıyordu. şaka yapıp yapmadığını kestirmeye
çalışıyordu. fakat pan bu tür şakalar yapmazdı. çocuksu şakalar
yapardı. ayçanın artık ezberlediği şakalar. bazen de yüzlerce kez
dinlediği askerlik hikayeleri.

"bağırarak bir şeyler söylüyordum. ama, bunları doğru dürüst telaffuz
edemiyordum. şeye benziyordu. bilmiyorum...dilim dönmüyor. sanki felç
olmuş gibiydim. sesim çok hafif çıkıyordu. sanki benim sesim değilmiş
gibiydi."

durakladı.

"kendi sesimi duyunca sustum. fakat, vücudumun her yanı titriyordu.
lambayı açtım. işemeye çalıştım. ama sifonun bozuk olduğunu
hatırladım. aşağı indim. ama işemeyi beceremedim."

tekrar durakladı.

* * *

"nasıl bir rüyaydı gördüğün?" diye sordu. bu ayçaya garip geldi.
belki de son beş altı yıldır ilk kez, ellerindeki hisseleri satmaları
mı yoksa biraz daha tutmaları mı gerektiği ( sonunda satmışlar ve
hayallerindeki evi almışlardı ) hakkında tartıştıklarından beri, panın
söylediği birşey ilgisini çekiyordu.

"sana söyleyip söylememem gerektiği konusunda kararsızım" dedi pan.
masanın üzerinde duran içi boşalmış tuzluğu aldı ve bir elinden
diğerine atıp tutmaya başladı.

"rüyalarını anlatırsan gerçekleşmeyeceğini söylerler" dedi ayça ve
bu da ikinci garip şeydi. ansızın pan ona şimdiye dek hiç görünmediği
gibi görünmeye başlamıştı. hatta duvara vuran gölgesi bile şimdiye
kadar böylesine güçlü görünmemişti ayçanın gözüne ( hava kapalı
olduğu için mutfakta ışığı açmışlardı ). sanki çok önemliymiş gibi
görünmeye başlamıştı. neden böyle olması gerekiyordu ? neden ayça
herşeyin saçma olduğunu düşünmeye başlamışken onun için bir anlam
taşırmış gibi görünmeye başlıyor ? ne değişti ki ? bir ocak sabahı.
leventteler. birazdan, ikisinden birisi, daha sonra üç parçaya
bölünecek olan günlük gazeteyi almak için kapıya gidecek. sonra da pan
uyuyacak. herşey her zamanki gibi.

"öyle mi derler ?" birşeyler düşünerek kaşlarını kaldırdı ( o anda
ayça panın tüm kaşlarını yolmak istedi ). hala tuzlukla oynuyordu.
şunu yapmayı kes, demek geldi içinden ayçanın, çünkü bu hareket, tüm
sinirlerini ayağa kaldırıyordu. fakat, panın, cumartesi sabahı
kafasından her ne geçiyorsa onlara engel olmak istemedi. derken pan
tuzluğu masaya bıraktı. bu hareketin ayçayı rahatlatmış olması
gerekirdi, fakat öyle olmamıştı, çünkü bu defa tuzluğun gölgesi ve
hatta masadaki ekmek kırıntılarının gölgeleri de nedenini bilmediği
bir korku veriyordu ayçaya. aklına alice harikalar diyarındaki
sırıtık kedi gelmişti. alice'e "biz buradakiler, hepimiz çılgınız"
diyordu. ayça, bir anda, panın, rüyasını dinlemek istemediğini fark
etti. hayatın yalnızca kırılgan olmasını diledi. kırılgan olabilirdi.
kırılgan olması iyiydi.

hiçbir şey anlatması gerekmiyor diye düşündü. her yanını ateş
basmıştı. bu ateş basma saçmalıkları da yeni başlamıştı. bütün vücudu
alev almış gibiydi.

hiçbir şey anlatması gerekmiyor. bu güzel cumartesi sabahında
hiçbir şey anlatması gerekmiyor.

* * *

sözünü geri aldığını, eğer anlatırsa rüyasının gerçek olacağını
söylemek için ağzını açtı. fakat çok geç kalmıştı. pan çoktan
konuşmaya başlamıştı bile ve anlatarak sanki ayçayı hayatın kırılgan
olduğunu düşündüğü için cezalandırıyordu. yaşam aslında bir tuğla
kadar sağlamdı. bunun tersini nasıl düşünebilmişti ?

"rüyamda yine sabahtı ve mutfaktaydım" dedi. "yine bugünkü gibi bir
cumartesi sabahıydı. fakat, tek farkla. sen henüz kalkmamıştın."

"ben her cumartesi sabahı senden önce kalkarım. sonra da sen öğlen
uykusuna yatarsın tekrar" dedi ayça.

"biliyorum. fakat, bu bir rüya" dedi pan sırıtarak. adaleleri sarkmış
ve çökmüştü. tenis oynuyorlardı ama çok kiloluydu.

"böyleydi" dedi pan. "yani hava aynen bugünkü gibiydi". elleri ve
kollarıyla havanın kapalı olduğunu, karlı olduğunu gösteren bir işaret
yaptı. ayça "yapma dedi. evrenin düzenini bozuyorsun". kelime oyunu
yapmıştı ayça. hem her zamanki gibi hareketsiz masada otururken
hareket ettiği için kendi evreninin düzenini bozmuştu pan. panın
soyadı evrendi. hem de cumartesi sabahının sessiz evrenini bozacak bir
hareket yapmıştı. soyadlarını seviyordu ayça. biraz mistik biraz da
felsefi bir soyadıydı. yogaya başlamasında bile etkili olmuştu.

"mutfakta ışık açıktı ve yere vuran gölgemi görüyordum. canlı ve
güçlüydü gölgem."

ayça düşündü. pan herhalde olmak istediklerini rüyasında görüyordu.
cumartesileri erken kalkmak, canlı olmak gibi.

"pan ! yeter"

"pencereye doğru yürüdüm" diye devam etti pan ve yine durakladı.

* * *

"ve dışarıya baktığımda komşu ihtiyarın arabasının çamurluğunun çarpık
olduğunu gördüm. her nasılsa, bunun, ihtiyarın oğlunun sarhoş bir
halde arabasıyla eve gelirken olduğunu biliyordum."

ayça bir an bayılacağını hissetti. gazeteyi almak için kapıya
çıktığında ( gazete henüz gelmemişti ) ihtiyarın arabasının
çamurluğunun çarpılmış olduğunu kendisi de görmüştü ve aynı şekilde
oğlanın kafayı bulduktan sonra park yerinde birilerine çarpmış
olduğunu düşünmüştü. asıl düşündüğü çarptığı kişinin ne halde
olduğuydu.

karşılarında bir ihtiyar oturuyordu. bir de genç oğlu vardı. ihtiyarla
bazen yaz akşamları selamlaşıp konuşurlardı. balkonunda şezlongda
otururdu. ayça, evine gelen bayan arkadaşları ile ihtiyar hakkında
şakalar yapardı.

aklına, panın da gazeteye bakmak için çıktığında aynı manzarayı
gördüğü ve yalnızca kendi bildiği bir nedenden dolayı kendisiyle dalga
geçtiği geldi. bu kesinlikle mümkündü, ama pan dalga geçmezdi.

alnında, yanaklarında ve boynunda iri ter tanelerinin biriktiğini
hissedebiliyordu. kalbi de delicesine çarpmaya başlamıştı. kötü bir
şeyler olacağına dair bir his tüm vücudunu kaplamıştı. fakat, neden
şimdi olmak zorundaydı ? her yer bu kadar sakin, dünya bu kadar huzur
dolu iken ? böyle olsun istememiştim, özür dilerim, diye geçirdi
aklından, daha çok dua edermişçesine. sözümü geri alıyorum, lütfen,
sözümü geri alıyorum.

"buzdolabına gittim ve açıp içine baktım" diye sürdürdü konuşmasını
pan. "bir kutu dolusu yumurta vardı. canım çekmişti. sabahın
yedisinde, aklıma öğle yemeği yemek geldi"

panın iştahı genellikle yerindeydi. kilosundan da belliydi bu zaten.

pan bir kahkaha attı. ayça, lavabonun içinde duran tencereye baktı.
içinde bir tane kaynamış yumurta kalmıştı. diğerleri ise özenle
soyularak ikiye kesilmiş ve sarıları çıkarılmış bir şekilde, bulaşık
sepetinin yanında duran bir kasenin içine konmuşlardı. kasenin yanında
da bir kavanoz mayonez vardı. ayça, yumurtaları öğle yemeğinde yeşil
salatayla birlikte servis yapmaya karar vermişti. ikisi de kilolu
oldukları için evde diyet uygulamaya karar vermişti ayça.

"daha fazla dinlemek istemiyorum" dedi ayça. fakat sesi o kadar
hafif çıkmıştı ki söylediğini kendisi bile duyamamıştı. sinirlendiği
zaman kocasına çığlıklar atardı, ama şimdi sesini mutfağın öbür ucuna
duyuramıyordu.

diyaframındaki kasları gevşek tellere dönüşmüştü. panın tenis oynadığı
halde bacaklarının başına geldiği gibi.

* * *

"bir tanesini yiyebileceğimi düşündüm" dedi pan. "fakat, sonra da,
yersem senin öfkeleneceğini düşündüm. tam o sırada telefon çaldı.
telefona doğru koştum. çünkü, zil sesinin seni uyandırmasını
istemiyordum. işte şimdi en korkutucu kısmına geldik. bu kısmı
dinlemek istediğine emin misin ?"

hayır, diye geçirdi aklından ayça, lavabonun önünde dikilirken. en
korkunç kısmını dinlemek istemiyorum. fakat, aynı zamanda da dinlemek
istiyordu. en korkunç kısmı herkes dinlemek isterdi. hepimiz çılgınız.
annesi de gerçekten, eğer rüyalarını anlatırsan gerçekleşmezler
demişti. bu, gerçekleşmesini istemediğin kötü rüyalarını anlat, güzel
rüyalarını ise, tıpkı çıkan dişlerini yastığının altında sakladığın
gibi kendine sakla ki gerçekleşsin, anlamına geliyordu. bir oğulları
ve bir köpekleri vardı. yani, iki yastığın altında saklanacak iki diş.
duyulacak birçok kaygı ve alınacak birçok önlem. annesinin haklı
olmasını ne kadar isterdi.

* * *

"telefonu açtım" dedi pan. "karşımdaki sesi tanıyamadım önce. sen
olsan tanırdın, bilirdin."

evet. ayça her zaman herşeyi anlar, bilirdi. nasıl bildiğini de
bilirdi. her sorunu çözerdi. o nedenle kocası, her türlü sorumluluğu
gönül rahatlığıyla ona bırakırdı. ama şimdi kocası, rüyasında, olmak
istediği gibiydi.

"merhaba?" dedim. "kimsiniz"

"ilk anda cevap gelmedi. hattın kesildiğini sanmıştım ki birisinin
ağlamaklı bir sesle bir şeyler fısıldadığını duydum. sözcükleri tam
olarak anlaşılmıyordu. yarım yamalak bir şeyler söylüyordu. bir şey
anlatmaya çalışıyordu, fakat, hiçbir şey söyleyemiyordu. çünkü, takati
yokmuş ya da nefes alamıyormuş gibiydi. işte o zaman korkmaya
başlamıştım. sesin sahibini de tanımıştım. bahçe komşumuz bayandı.
biberin sahibi."

cumartesi sabahı oğulları dershanedeydi. köpekleri rekso da
bahçedeydi. komşunun sevimli köpeği biber ile oynuyorlardı.

pan, rüyasını anlatmakta oldukça geç kalmadı mı sizce de ?

çünkü ayça zaten yeterince korkmuştu. hatta, kocası, komşu ihtiyarın
arabasının çamurluğundan bahsetmeye başlamadan önce de korkuyordu.
bunu düşünürken, yaklaşık bir hafta kadar önce çocukluğunun karadeniz
kasabasından bir okul arkadaşı ile yaptığı ve sonunda birbirlerine
yine alzheimer ile ilgili öyküler anlattıkları telefon konuşmasını
hatırlamıştı. arkadaşı istanbuldaydı. ayça da salonun penceresi
önünde duran kanepeye kıvrılmış, bahçelerinin güzelliğini izleyerek
konuşurlarken, konuşma alzheimer'e varmadan önce, ihtiyar
komşularından ve oğlundan söz etmişlerdi. şimdi hangisinin söylediğini
hatırlamıyordu. acaba hangisi, "eğer ihtiyarın oğlu içkili araba
kullanmakta ısrar ederse, en sonunda birilerini ezerek öldürecek"
demişti.

* * *

"komşu kadın sonunda "iis" ya da "lis" gibi bir şeyler söyledi. fakat
heceleri yutuyordu. ilk heceyi yutuyordu ve aslında söylemeye
çalıştığı sözcük "polis"ti. tam şuraya çöktüm kaldım". telefonun
durduğu köşedeki sandalyeyi işaret ediyordu. "bir sessizlik daha oldu.
derken, yarım yamalak birkaç şey daha mırıldandı. böyle yaparak beni
öfkeden deliye döndürüyordu. fakat, hemen sonra "numara" dediğini
duydum. bu çok netti. bunu da, polis demeye çalıştığını anladığım gibi
anlamıştım. polisin, rehberde bizim numaramızı bulamadığı için onu
aradığını anlatmaya çalışıyordu."

ayça uyuşmuş gibi başını salladı. telefon numaralarını rehberden
çıkarmaya yeni evlerine taşındıklarında karar vermişlerdi.

peki, ama polis, telefon numaralarını öğrenmenin bir yolunu bulamamış
mıydı ? belki de çok aceleleri vardı ve artı, rüyalar mantıklı olmak
zorunda değillerdi, öyle değil mi ? rüyalar bilinçaltının şiirleridir.

orada daha fazla dikilip durmaya katlanamayacağını düşünerek mutfak
kapısına doğru yürüdü ve dışarıdaki bahçeyi ve günü seyretmeye
başladı. küçük ölçekli bir mutlu rüyanın yaşandığı güzel bahçeleri.
kalbi göğüs kafesini balyozlarla döver, yanaklarından ter damlaları
süzülürken kocasına susmasını söylemek istedi. korkunç rüyasını
anlatmasına gerek yoktu.

"yalnızca yarım yamalak bir şeyler geveliyordu ağzında" diye devam etti kocası.

* * *

"ve konuşamıyordu. derken "ölmüş" dediğini duydum. o anda birisinin
öldüğünü anladım. nasıl anladığımı söyleyemem fakat anlamıştım. ölen
kim olabilirdi. telefondaki komşu kadın olduğuna göre o ölmüş
olamazdı. paniğe kapılmıştım. oraya çöküp kaldım. sophie'nin kahrolası
seçimi gibi acaba kimin ölmesini tercih ederdim diye düşünüyordum.
komşu kadına bağırmaya başladım. "kimin öldüğünü söyle ! tanrı aşkına
! kim öldü ?".


pan hafif bir kahkaha attı. ayça, bakınca, komşu ihtiyarın
arabasının çamurluğundaki ezikliğin ortasındaki çamur lekesi ya da bir
tutam saç veya kıl olması muhtemel karartıyı gördü. ihtiyarın oğlunun
zil zurna sarhoş bir halde bahçe yoluna dönmeye çalıştığını ve garaja
doğru ilerlediğini görebiliyordu. arabadan çıktıktan sonra, burnundan
zorlukla soluyarak, başı önde, yalpalaya yalpalaya evin kapısına
yöneliyordu.

"yatakta olduğumu biliyordum, fakat, aynı zamanda bir yabancıya ait
olduğunu düşündüğüm ve "isinin-ldüğünü-öyleee" gibi bir şeyler
söyleyen bu garip sesi de duyuyordum. tam olarak böyleydi"

hangisinin öldüğünü söyle. hangisinin öldüğünü söyle.

* * *

kocası sessizliğe gömülmüş düşünüyordu. kafasında bir şeyleri tartıyordu.

"orada öylece yatarak senin gelmeni ve sorunun ne olduğunu anlamanı
bekledim. her zaman yaptığım gibi. ve her zaman yaptığın gibi sorunu
anlamanı ve çözmeni bekledim. biliyorsun bu bizim geleneğimiz. ben
zaten seninle bunun için evlendim. becerikli olduğun için. her türlü
sorumluluğu sana gönül rahatlığıyla devredebiliyorum. biliyorsun.
neden aldığımı sanıyordun ki seni ?" diye kıkırdadı kocası.

"orada titreyerek yatarken, kendi kendime bunun bir rüya olduğunu
söylüyordum. fakat ne kadar da gerçekti."

karısının dinlemek isteyip istemediğine aldırmadan, bundan sonra
anlatacaklarını kafasında tasarlayarak yeniden sustu. mırmır, beyninin
bütün kıvrımlarını, düşüncelerinin tüm gücünü kullanarak kendisini,
gördüğü şeyin kan değil, arabanın sıyrılan boyasının altından çıkan
"astar boya" olduğuna inandırmaya çalışıyordu.

"hayal gücünün bu kadar derinlere inmesi inanılmaz değil mi ?" dedi
son olarak. "büyük şairlerin şiirlerinde anlattıkları gibi, tüm
detaylar o kadar net ve canlıydı ki"

kocası susmuştu. dışarıda hayat devam ediyordu. ayça, kocasının ne
zaman şiir okuduğunu düşünmekten kendini alamadı. kocası, elinden şiir
kitapları düşürmeyen ve şiir dünyasını izleyen bir erkek değildi.
herhalde bir yerlerde okumuştu. ama şimdi bunları düşünecek vakti
yoktu ayçanın. yine ipleri eline almalıydı. kocası, rüyasını
anlatıyordu, ama rüyasında gördüklerinin şu anda evde ve dışarıda
gerçekleşebileceğini düşünmüyordu. rastlantıların farkında değildi.
evlerinin korunaklı dünyasında sanki herşey bir oyundu kocası için. iş
hayatında başarılı bir yönetici idi. ama evde yönetimi karısına
bırakıyordu. çocuksu bakıyordu dünyaya. farkında değildi kocası.
hayatın.

ama karısına şirinlik yapmaktan geri kalmıyordu. evlerinin civarındaki
parka "minik central park" adını takmıştı. ve sık sık şu espriyi
tekrarlardı. karısına "herşeyin farkında" olduğunu anlatmak için.
"mırmırım. central parkındayım. herşeyin farkındayım". halbuki, tırnak
makasını bile bulamazdı evde.

ayça, hemen oğlunu düşündü. şu anda dershanedeydi. saatine baktı.
evet. ders arasıydı. hemen oğlunu aradı. sakin bir ses tonuyla
konuştu. şakalaştılar. oğlu, derslerden yorulduğunu söyledi.
rahatlamıştı. oğlu iyiydi. rekso ile biber bahçede oynuyordu. dışarı
çıktı. onları göremedi. eve döndü.

telefonun zilini duyduğunda, eğer nefes alabilseydi çığlık atacak,
ellerini havaya kaldırabilse, duymamak için kulaklarını kapatacaktı.
kocasının yerinden kalkarak ikinci kez telefona doğru yürüdüğünü
görüyordu. telefon üçüncü kez çaldı.

yanlış numara diye geçirdi içinden ayça. yanlış numara olmalıydı.
çünkü rüyalarını anlatırsan gerçekleşmezlerdi.

kocası ahizeyi eline almak için hamle yaptığı sırada sokak kapısında
tırmalama sesleri duydu. koşarak kapıyı açtı. rekso içeri girdi.
kafasını kaldırıp karşı bahçeye baktı. komşu kadın da bibere
sarılıyordu. o halde...

kocası ahizeyi aldı :

"alo."


Bu öykü, gerilim üzerine bir fanzindir.

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
07 Temmuz 2010 13:09

Nurten Düzkantar

biliyor musun bu yazını ilk okuduğumda Yunan mitolojisindeki Pan zannetmiştim ama bir başka Pan kimliği geliştirmişsin ortak yönlerini iyi yakalamışsın sevgiler..
07 Temmuz 2010 13:06

Nurten Düzkantar

oofff çok gerildim insan olumsuzlukları negatif düşüncelerle kendine çekebiliyor, evrende en çok korkularımız ve endişelerimizin açtığı yollardan bu olumsuzluklar bizi buluyormuş, hep bu yüzden olumlama yapmayı düşünürüm.. ellerine yüreğine sağlık Gökhancım..
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.