Camdan evin camdan gülü

19 Ocak 2009 22:32 / 1760 kez okundu!

 

Gökhan Özgen’den fantezi bir öykü…

adım su. hayallerimdeki evde oturuyorum. bir köpeğim ve bunun
yanında bir oğlum ve kocam var. güneşli günlerde güneşin sıcaklığını
ve parlaklığını emip güneş battığında bunları bize huzurla yansıtan
güzel bir bahçem var. şirin bir ev ve şirin bir hayat. bu ev belki de
benim emeklilik evim olacak. evim kocamla olan gümüş birlikteliğimizin
bir ürünü. hayatımda bir eksik olduğunu söyleyemem. kocamın son
yıllarda benden biraz uzaklaştığını hissediyorum. ama bunu da eskiyen
beraberliğime bağlamak hoşuma gidiyor.

hayat bana bazen çok kırılgan görünüyor. bütün yaşamım boyunca şu anda
elde ettiklerim için mi yaşadığımı düşünmüyor değilim. orta yaşa
geldim ve bir oğlum var. bu kadar yılın sonunda bazen de dipsiz
karanlık bir ormana vardığımı düşünüyorum. son durak burasıysa
eğer... neden herkes bunu yapıyor?

yanıt basit. çünkü, bilmiyordunuz. hayat yolu boyunca yaşamak
önemlidir dediler hep. ben de buna sarıldım. aile fotoğrafları ile
dolu bir albüm yaptım. işte bu fotoğrafta oğlum köpeğimizle eğleniyor.
henüz kredi kartlarıyla tanışmasına çok zaman var. işte bu fotoğrafta
bahçemizde çimenleri sulayan fıskiyelerin arasında hepimiz neşeyle poz
vermişiz. her fotoğrafımızın bir yerinde sanki fotoğraf çekilirken
başka bir şey yapmak kanunlara aykırıymış gibi ben ve kocam sürekli
olarak gülümsüyoruz.

her şey bir bütünlük içinde görünüyordu. ama içimde yıllardır uyuyan ya
da bastırdığım bir ses diyelim bir şeylerin eksik olduğunu söylüyordu.
sanki bir sızıntı vardı.

şarkıları geçen yaz duymaya başladım... kocam ve oğlum güneyde tatil
yapıyordu. ben çalışmak zorundaydım ve evde yalnızdım...

* * *

ilk başlarda yalnızca arada sırada kesik melodiler duyuyordum. belki
de evin dışında birileri kendi kendine şarkı söylüyordu.

şarkı gittikçe daha yüksek sesle duyulmaya başlamıştı. tedirginlik
veya korku hissi uyandırmıyordu. çünkü, insanın yüreğini burkacak
kadar güzel bir müzikti. diğer taraftan, belirli bir yaşa gelmiş ve bu
yaşın getirdiği tamamen kadınlara özgü bir döneme ve ayrıca kocası
tarafından duygusal açıdan yalnız bırakılmaya alışmaya çalışan bir
kadınsanız, evinizi mutlulukla dolduran şey, dünyanın en güzel müziği
dahi olsa bir parça rahatsızlık veriyordu. 

müziğin nereden geldiğini çok merak ediyordum. kulak kesilmeye
başladım. televizyondan, radyodan, müzik setinden gelmiyordu. evin
dışından da gelmiyordu, bahçeden de. ben de şarkı söylemiyordum. çünkü
sesimi beğenmiyordum. şarkılar kesinlikle evin içinden geliyordu.
akşamları ve hafta sonları duyuyordum ezgileri. ve hatta geceleri.
geceleri rüya gördüğüm çok olur. sabah uyandığımda hatırlamaya çalışır
ve bir yerlere not etmek isterim. ancak ya unuturum ya da üşenirim.
müziği, şarkıları gece rüyalarımda bile duyar olmuştum.

şarkıların nereden geldiğini bulmalıydım. müziğin ortaya çıktığı
zamanlarda bütün odaları dolaşmaya başladım. melodileri takip ederek
müziğin çıkış noktasını bulmaya çalışıyordum. odalar arasında koşmaya
başladım. alt kat ve üst kat arasında. fakat müzik sürekli olarak
gelmiyordu. rastgele ortaya çıkıyordu.

evin içinde müziğin peşinde bir hafta dolaştıktan sonra sonunda
şarkıların nereden geldiğini saptamıştım. yatakodamdan geliyordu...

* * *

siz de kabul edersiniz ki yatakodasında şarkı sesleri duymak alışıldık
bir durum değildir. bence de çok şaşırtıcıydı. artık yatakodasından
çıkmıyordum. ama müzik sanki benimle oynuyordu. istediği zaman ortaya
çıkıyordu. her gece uykumda da duyar olmuştum. artık tüm dikkatimi
müziği bulmaya vermiştim.

sonunda müziğin kaynağını buldum. yatakodamdaki tuvaletten
yükseliyordu. tuvaletin sifonu çalışmadığı için sürekli
kullanmıyordum. alt kattaki tuvaleti kullanmayı yeğliyordum. zaten
duyduğum müzik sesi tuvaletten gelmiyor kesin olarak klozetin içinden
yükseliyordu. içeri her girdiğimde ses aniden kesiliyordu. fakat
klozetin içindeki suyun yüzeyinde, sanki küçük bir taş atmışım gibi
hafiften dalgalanmalar görüyordum. ezgi, suyun batışı gibi ağır ağır
yükseliyordu.

bu masum ve harika sesin içinde onu sevmemi isteyen dayanılmaz bir
keder ve özlem vardı. şarkıcıyı tuzağa düşürüp oradan çıkarmaya
çalıştım. müzik başladığı anda tuvalete dalarak klozete atıldım.
kapıyı yarı açık bırakarak parmak uçlarımda gizlice içeriye sokulmaya
çalıştım. hatta yıllar önce annemin bana verdiği ve kullanmadığım
dantellerden biri ile küçük bir ağ bile hazırladım. bu yöntemlerin
hiçbirisi işe yaramadı. fakat bu sırrı çözmeliydim. başka hiçbir şeyle
ilgilenmiyordum ve kabızlığım da merakım gibi gittikçe artıyordu...

* * * 

tüm hayatım boyunca sahip olmayı istediğim evim ve bahçem tamamen
bakımsız kalmıştı. hafta sonunu onlarda geçirmemi teklif eden ya da
yeni evimi görmek için kendi kendilerini bana davet eden eski
arkadaşlarımın mailleri cevapsız kalmıştı. yatakodasında nöbet tutarken
dikkatimi dağıtmaması için telefonun fişini çekmiştim. büyük bir istek
ve konsantrasyonla kendimi tamamen bu işe kaptırmıştım. kabak tatlısı
yapmanın, mutfakta sahip olduğum yeteneklerimin çok ötesinde olduğunu
anladığım ve kabullendiğim zamandan beri, herhangi bir konu üzerinde bu
kadar çok çalıştığımı hatırlamıyorum.

sonunda daha değişik bir yol izlemeye karar verdim. sessizliğin
sürdüğü bir sırada tuvalete girdim. büyük bir dikkatle klozetin yanına
çömeldim. bu sayede su seviyesindeki herhangi bir şeyin görüş alanının
tamamen dışında duruyordum. beklemeye başladım. rahatsız bir şekilde,
kaslarım kramptan çok daha ileri bir safhada taşlaşmış, yarı
uyuklayarak uzun süren sıkıntılı bir bekleyişti bu. arada bir
yatakodama geçip yoga hareketleri ile bacaklarımı ve bedenimi
gevşetiyor sonra yine klozetin yanına geçiyordum. ve müziğin sahibine
olumlu enerji göndermeye başladım.

bir cumartesi akşamüstü suyun yüzeyinde bir hareket belirdi. ödülümü
almıştım. su hafifçe şıpırdıyor, neşeli sıçrama sesleri ile birlikte
tatlı bir kahkaha yükseliyordu ve sonra şarkı başladı.

* * *

düşündüğüm kadar hızlı bir şekilde saldırdım. suda gözüne kestirdiği
avına dalan bir martı gibi birdenbire çullandım. çılgınca fakat etkili
bir şekilde, orada ne olması gerektiğini bilerek, her iki elimi birden
suya daldırdım. benimle savaşırken harcadığı çabayı fark
edebiliyordum. sonunda ümitsiz çırpınışlar son buldu ve avuçlarımın
içinde ani bir gevşeme ve ölü bir ağırlık hissettim. dehşet içinde
ellerimi dışarıya çekerek yakaladığım şeye baktım...

* * *

sol elimin parmakları arasında yosun yeşili renkte ve üzerinde gümüş
renkli pullar olan bir kuyruğun ucu sarkıyordu. baş parmağım ile
işaret parmağımın birleştiği yerde kır renkte iplikçikler, kır saçlar
vardı. dikkatimi bir an bile üzerinden ayırmadan doğrularak avımı
lavaboya götürdüm ve yakaladığım şeyi orada inceledim. ellerimin
arasında daha önce hiç rastlamadığım bir yaratık tutuyordum.

bayılmıştı. gri gölgeli ince göz kapakları kahverengi ve etkileyici
gözlerini örtmüş, uzun siyah kirpikleri esmer yanaklarının üzerine
kapanmıştı. baygın bir yaratığa ne yapıldığını bildiğimden emin
değildim. başını dizlerinin arasına bastıramazdım, çünkü şüphesiz,
dizleri yoktu. yaratığı ayaklı lavabonun içine koydum. tuhaf duygular
içindeydim. soğuk su musluğunu yavaşça açarak üzerine birkaç damla su
akıttım. kalbinin çarpıntısıyla titreyen kaburgalarını görebiliyordum.
böylece ölmemiş olduğunu anlamıştım. amor amor parfüm şişemi açarak
burnuna daha doğrusu gagasına doğru yaklaştırdım. evet, bir kuyruğu ve
gagası vardı. hem bir deniz yaratığına hem de bir kuşa benziyordu.
buna benzer bir şeyi daha önce görmemiştim. hayatımın bir daha eskisi
gibi olamayacağını o anda hissettim. belli ki hayatımın sınavı ile
karşı karşıyaydım.

* * *

parfümün kokusunu alınca birdenbire hapşırmaya başladı ve hızla doğruldu.
"tanrım. ikili S kıvrımları olan tuvaletlere lanet olsun"

şaşkınlıkla "ne" demişim.

geçirdiği şok nedeniyle kendinden geçen bir yaratığın ayılmaya
başlarken kendini bir lavaboda, endişeyle kendisine bakan bir yüz ile
karşı karşıya bulduğunda ne söyleyebileceği hakkında bir fikrim yoktu.

o anda kanatlarını da farkettim. baygın olduğunda görmemiştim. kuyruğu
gagası ve kanatları ile değişik bir yaratıktı.
ama sevimliydi. gövdesinin üst kısmı ile bir kartala alt kısmı ile de
bir denizkızına benziyordu. ne ile karşılaştığımı anlayabilmek için
kitaplara ve internete bakmaya karar verdim. bir de tesisat konusunda
araştırma yapmalıydım. kocamın tesisatı yapacağı da yaptıracağı da
yoktu.

"tüm bu olanların sorumlusu, seninki gibi, iki tane S şeklinde kıvrımı
olan bir tuvalet tesisatı."

küçük bir çocuk gibi gülümsedi ve "özür dilerim. kabalık ettim. fakat
unutma ki, seni bu tarafından ilk defa görüyorum. daha önce hep öbür
tarafından görmüştüm". gözlerimi kısarak yüzüne baktığımda kıkırdadı
ve devam etti. "merak etme. popon gerçekten çok güzel görünüyor".

* * * 

gözleri, saçları ve kuyruğu ile mükemmel bir vücudu vardı. onu
seveceğimi, ona inanacağımı ve hayatımda yer edeceğini hissediyordum.
halbuki bir erkeği sevmeyeceğime yemin etmiştim. ama bu yaratık bir
erkekti. kafam ve duygularım karışmıştı. hayatımda bir sızıntı
olduğunu hissediyordum. işte. gerçekten de hayatıma su tesisatı
yoluyla bir değişiklik gelmişti. sezgilerim yine doğru çıkmıştı.
korkularınızdan kaçamazdınız. korktuğunuz için başınıza gelirdi.
gülümün goncası son aylarda ve hatta son yıllarda kurumuştu. bir
yağmur damlası beklediğimi o zaman anladım. beklediğimi bilmiyordum.
ama belli ki bekliyormuşum. ah şu bilinçaltımız. her ne kadar yağmurla
gelmemişse de yine de su yoluyla gelmişti. denizi sevdiğim için olsa
gerek.

"sana dokunduğum zaman canın acıyor mu ?"

"hayır" diye yanıtladı. "bayılmamın nedeni acı duymam değil.
geçirdiğim sarsıntı nedeniyle bayıldım".

tek parmağımı kullanarak nazikçe başını okşadım.

"çok güzel. işte tam da ihtiyacım olan şey." diye mırıldandı. "şu
havuzu biraz daha suyla doldurabilir misin, lütfen"

* * *

soğuk su musluğunu açtım ve lavabo yarı yarıya doluncaya kadar
bekledim. keyifle sıçramaya, dans etmeye ve oluşan küçük dalgaların
içine dalıp çıkmaya başlamıştı. "deliriyorum" diye düşündüm kendi
kendime. ondan gözümü alamıyordum ve onu sevmememe olanak yoktu. sonra
da "ne olmuş yani? oldukça eğlenceli bir durum" dedim içimden.

kendisini daha rahat hissetmeye başladığında, suda hafifçe sallanarak
oturdu ve gittikçe daha büyük bir merakla birbirimizi izlemeye
koyulduk.

"tuvaletin kapısını açık bıraktığında klozetten uzanıp seni
izliyordum. yatakodasına girip çıktığında, uyurken. uzun bir süredir
oluyordu bu. şarkı söylemeye beni farkedesin diye başladım. beni neden
yakaladın?"

"yalnızca neler olduğunu, şarkıyı kimin söylediğini anlamaya
çalışıyordum" diye cevapladım ve birden ağlamaya başladım. uzun
zamandır ağlamamıştım. ağlayamıyordum. artık ağlayamayacağımı
sanıyordum. öfke gözyaşları değildi bunlar. galiba duygulanmıştım.
belki hüzün gözyaşlarıydı. ya da duygularım harekete geçmişti. her ne
olursa olsun bir şeyler olduğu belliydi.


lavaboya akan gözyaşlarımı havada yakaladı ve onları içti.

* * *

"tuz" diye çığlık attı. "oh. ne güzel!". "bir daha asla tadına
bakamayacağımı düşünmeye başlamıştım."

bir anda aklım başıma geldi ve burnumu çekerek sordum. "peki ama neden
buradasın? tuvaletimde ne yapıyordun?"

"burada kapana kısılmıştım." dedi muzip ve utangaç bir ifadeyle.
"bütün suç senin su tesisatında" dedi ve kıkırdadı.

"senin için geldim. hala anlayamadın mı. sen çağırdın beni. içindeki
sesi duydum. sessiz çığlığını."

bakışlarımı isteksizce klozete doğru çevirdim. teknolojisi hakkında
hiçbir fikrim yoktu. söylemeye utanıyorum, ama, sifon bozulmuştu ve
kocam da biraz dağınık bir insandı, tuvaletin tıkanmış olma ihtimali
vardı, belki de içine bir şeyler düşürmüştü. belki de çişini yaparken
klozetin kenarlarını kirlettiğinde bulduğu bir bezle ya da havluyla
gizlice temizlemeye çalışmıştı. ilişkiler gibi tuvaletler de bazen
tıkanırdı. kocam erkekçe bir tavırla sifonu ve klozeti tamir etmeye
çalışmadığı gibi bir tesisatçı çağırmaya da yeltenmemişti. ben de
bugüne dek hiçbir tuvalet hakkında fazla bir şey düşünmemiştim.

bunları düşünürken sıcak bir akıntı hissettim. altımdan kanlar sızar,
sırtımdan da terler boşanırken, kısmen utanmış, kısmen meydan okuyan
somurtkan bir ifade yüz hatlarımın kontrolünü ele geçirdi ve bu biraz
daha ağlama isteği duymama neden oldu.

"ne kadar güzel bir renk!" diye bir çığlık attı kartal vücutlu küçük
deniz erkeğim.

"pembe renge bayılırım. kuyruğumun yeşiliyle birleşince çok hoş olur."

bu söylediklerinden sonra kendimi daha iyi hissetmeye başladım...

* * *

"pekala, tuvaletimde yanlış olan ne?"

"tuvaletin ikili S kıvrımları olan zımbırtılardan bir tanesi" dedi
sinirli bir sesle. "daha önce de söylemiştim".

"iyi de ben bunlardan bir şey anlamadım".

"madem anlamıyorsun. yatakodana döşetmeseydin. bu yeni model klozet ve
sifonlar su kaybını azaltıyor. su israfı açısından iyi bir şey. ama
somon balıklarının göç yollarına baraj inşa edildiğinde açık denize
dönemedikleri gibi ben de ana su şebekesine geri dönemiyorum. bu
dışarıdan bakıldığında veya daha doğru bir deyişle klozetten
bakıldığında benim açımdan bir şanssızlık gibi görünebilir. ama değil.
buraya gelmeden önce su şebekesinin içinde dolaşıyordum. sonra uzaktan
senin sesini işittim. yatakodanda genel olarak hızlı hızlı hareket
ederken çıkardığın sesleri. bazen de kendi kendine konuşuyordun. zaman
zaman da ufak şarkılar söylüyordun. şarkıların sözlerini ve sesinin
tınısını çok sevdim. ama sesini çok da sevmiyor olsan gerek. çünkü
nadiren şarkı söylüyorsun. gece uyurken çıkardığın sesleri de çok
geceler dinledim. cep telefonun ile konuştuğun zaman da sesinin
melodisini sevdim. ve kendi isteğimle tuvaletinde kalmaya karar
verdim. anladım ki artık burada yaşamak istiyorum. sonra da bildiğin
gibi kendimi sana duyurmaya başladım. bazen dışarıdan bakıldığında
şanssızlık gibi görünen şey hayatının şansı olabiliyormuş. bunu da
sayende öğrendim".

tatlı su şebekesinde ne aradığını asla sormadım. kişisel konulara
girmek onu utandırabilirdi. sorguya çekilmekten ve yönlendirilmekten
her zaman nefret etmişimdir.

* * *

"yiyecek bir şeyler ister misin" diye sordum. lağım sisteminde çok
fazla besin maddesi olduğunu sanmıyordum.

"teşekkür ederim. ben yemek yemem" dedi kibarca. "fakat, rica etsem
bana bir ayna ile tarak verebilir misin? ben de kendi güzelliğimle
beslenirim aynen senin gibi" dedi. yüzüm kızardı.

bunu söylediğinde yanaklarının soluk bir elma yeşili renge boyandığını
fark ettim. bu anladığım kadarıyla, insanların yanaklarının
kızarmasının deniz erkeği versiyonuydu. pembe renkli menopozal
akıntıyla hoş bir tezat oluşturuyordu.

ayna sorun çıkarmadı. fakat tarak ona hayli büyük gelmişti. akmerkeze
giderek bir tane ken bebek aksesuar seti aldım.

satıcı kız "oğlunuza mı alıyorsunuz" diye sordu.

hiç düşünmeden "hayır. deniz erkeğime alıyorum" deyiverdim.

inanmaz bakışlarını üzerime dikmişti. bir gün önce olsaydı, bu durum
karşısında yerin dibine geçerdim. fakat şimdi, yalnızca kıkırdadım. bu
durum, satıcı kızın kafasını oldukça karıştırmışa benziyordu.

* * *

deniz erkeğim için camdan bir akvaryum satın aldım. yatakodamdaki
camdan gülün yanına yerleştirdim. tüm vaktimi tuvalette geçiremezdim.

ilk aldığım yuvarlak akvaryum hiç kullanışlı değildi. çünkü, her
ikimizin görüntüsünü de çarpıtıyordu. bu yüzden, dikdörtgen prizma
şeklinde başka bir akvaryum daha satın aldım.

deniz erkeğim bana şarkılar söylüyordu. onun şarkılarıyla hem mutlu
oluyordum hem de uzun yıllardır içimde biriken gözyaşlarımı
döküyordum. bu kez de beni teselli etmek için şarkılar söylüyordu.

sürekli konuştuk. onunla konuştukça bir dağın yemyeşil yamacı gibi
açık rahat ve canlı bir ruh haline büründüm. eski arkadaşlarımı
arayarak onlarla keyifli ve neşeli sohbetler ettim. bu durum, iş
arkadaşlarımın ve eski arkadaşlarımın kafasını karıştırmışa
benziyordu.

kartal vücutlu küçük deniz erkeğim konu hakkında bildiği her şeyi
anlatarak, bana tesisatçılığı öğretti.

artık suyun basıncı ve akışı arasındaki ayrımı biliyordum.

ve kendi su şebekemi kurdum. ne büyük mutluluk.

* * *

ne kadar çok kadının su tesisatçılarına karşı duydukları korku
nedeniyle evlendiklerini ve bu evliliklere tahammül ettiklerini
anlayacak noktaya gelmiştim. kış geldiğinde de araba bakımıyla ilgili
bir kursa gidecektim. böylece korku duyacağım hiç kimse kalmayacaktı.

deniz erkeğim, arabalarda kendisini dilimlere ayıracak kadar tehlikeli
pervaneler olmadığına kanaat getirince, kaygılarından kurtuldu ve onu
arabamla gezdirmeye başladım. sevinçle değişik notaları mükemmel bir
armoniyle bir araya getirerek, şarap kadehlerinin ağzına el sürülünce
çıkan ses gibi berrak ve harikulade bir sesle şarkı söyledi. yaptığı
bu gösteriyi ödüllendirmek için, akmerkezden ona bir anahtarlık aldım.
anahtarlık denizi ve kumsalı anımsatıyordu. üzerinde kumlu desenler
vardı. mücevherci dükkanına giderek onu bir kolye haline getirttim.
mücevherci dükkanındaki genç, onu, beş santimden daha uzun olmayan şık
bir altın zincire monte etmesini istediğimi söyleyince, merakla "bu ne
işe yarayacak" diye sordu.


"denizerkeğimin kolyesi" diye cevapladım.

aldığı cevapla hiç de kafası karışmış gibi görünmüyordu. kolyeyi almak
için tekrar uğradığımda, amacımı çok sevdiği için benden bir ücret
talep etmeyeceğini söyledi. büyük bir mutlulukla güldüm. bir çılgın
olabilirdim. fakat çılgınlığımda tek başıma değildim. ve ne olursa
olsun bu çılgınlık oldukça eğlenceliydi. çünkü doğada gördüğüm hiçbir
yeşil, onun kuyruğundaki yeşiller kadar taze değildi. ve hiçbir şey
onun gözleri, gülüşü, sözleri kadar canlı, yumuşak ve çeşitli değildi.

hiç olmadığım kadar mutluydum.

* * *

artık günlerim sevimli yaratığımla geçiyordu. gündüzleri işe gidince
akşamı zor ediyordum. eve gelince önce köpeğimi gezdiriyor ve
besliyordum. sonra ben de hızla bir şeyler atıştırıp deniz erkeğimle
ilgilenmeye başlıyordum. yardımcımı yüklü bir tazminat ödeyerek işten
çıkardım. çünkü evde yalnız olmak istiyordum. onunla sohbet etmek,
birlikte gezmek, kahve içmek, ona çevreyi ve beyoğlu’nu tanıtmak
istiyordum. konuşacak ne çok şeyimiz vardı. bazen gülüyor bazen de
onun bana anımsattıkları sayesinde ağlıyordum. bu kadar ağlamama
şaşıyordum. ne kadar doluymuşum meğerse. deniz erkeğim duygularımı
açığa çıkarmıştı. bazen öğle tatillerinde bile eve geliyordum. artık
onsuz bir hayat düşünemez olmuştum.

işyerinde internette araştırmalar yapmaya başladım. mesleğim gereği
bilgisayar ve internete yakındım. akşamları da evdeki kitapları
inceliyordum. artık akıntılar ilgimi çekiyordu. araştırmalarıma kendi
akıntılarım ile başladım. bir menopoz el kitabı edindim. kitapta şöyle
diyordu. menopoza girmiş bir kadının, tıbbi ve sosyal sorunlarından
bir tanesi de, akıntıların kesilmesi ve benzer semptomlardır.
akıntılar. evet. sonra da diğer akıntılara geçtim. deniz erkeğim bana
tesisatçılığı öğretmişti. ama ben incelemelerimi derinleştirdim. bir
basit tesisatçılık el kitabı edindim. bu kitapta da şöyle diyordu.
tesisat sistemlerindeki ikili S kıvrımlarının bazı durumlarda sözü
edilmeye değer yararlarından birisi de geriye doğru akıntıyı
önlemesidir. çok ilginç bir rastlantı idi. bende akıntılar kesilecek
ve tesisatttaki geriye doğru akıntı da kesilecekti bu durumda. deniz
erkeğim bu işleyişi biliyordu. tesisat sayesinde geriye gitmeyecekti.
hem şirin hem de zekiydi yaratığım. sonra da kuşları ve deniz
yaratıklarını incelemeye başladım. türkiye kuşları göç rehberini
inceledim. ama böyle bir kuşa rastlamadım. sonra türkiye denizleri
rehberini inceledim. böyle bir balık da yoktu. denizkızı vardı ama
benimki deniz erkeğiydi ve kartal şeklindeydi gövdesi. kartallar vardı
ama benimkinin denizkızı kuyruğu vardı. belki bir su kartalıydı. ona
su kartalı mı demeliydim acaba. tanıdığım hiçbir erkeğe, kuşa, deniz
yaratığına benzemiyordu. o nedenle erkekler hakkındaki yerleşmiş
düşüncelerime uymuyordu. o nedenle ona önyargısız davranmalıydım.
kanatları vardı ama uçtuğunu henüz görmemiştim. belki de uçtuğunu
benden saklıyordu. ama ona uçup uçamadığını sormamıştım. belki de hem
gökte hem de sularda yaşıyordu. evet evet. ona bir ad takacaksam bu
gök-su-han olmalıydı. onu diğer kartallardan ve deniz yaratıklarından
ayıran bir özelliğinin de yerden havalanırken ses çıkarmayışı olduğunu
sanıyordum. her ne olursa olsun böyle bir yaratıkla ve durumla
hayatımda ilk kez karşılaşıyordum. hayat gerçekten de sürprizlerle
doluydu.

* * *

günler geçiyordu gök-su-han ile birlikte. eylül geldi. kocam ve oğlum
döndüler. deniz erkeğimi artık yatakodamda tutamazdım. düşünmeye
başladım. onu nerede saklamalıydım. arabamda olmazdı. işyerimde de.
bir arkadaşımın evinde de barındıramazdım. kimsenin onu görmesini
bilmesini istemiyordum. yanımdan da ayırmak istemiyordum. bahçedeki
köpek kulübesinde de olmazdı. sonra en uygun yerin evdeki fazla ve
eski eşyaları, alet edevatı koyduğumuz, bir çeşit ardiye olan bodrum
olduğuna karar verdim. ve sevimli yaratığımı alt kattaki bu odaya
koydum. ilgisiz olması nedeniyle kocamın kapısını hiç açmadığı bir
odaydı burası. oraya yerleştirdim. hiç şikayet etmedi. böyle odaları
sevdiğini söyledi. yeter ki seninle olayım diyordu. akşamları,
hafta sonları sürekli olarak bu odaya girmeye başladım. kocamın maç
izlediği zamanlarda ya da hafta sonları gündüz uykusuna yattığında, iş
gereği şehir dışına çıktığında ya bu odaya giriyor onunla orada vakit
geçiriyordum ya da gizlice çıkartarak mutfağa götürüyordum. kocam
mutfağa da yemek yemek eylemi dışında girmezdi. yatakodama da
götürüyordum. bazen de birlikte dışarı çıkıyorduk. oğlumun da dersleri
yoğun olduğu için o da kendi halindeydi, o da o odaya girmezdi, zaten
çevresini görmeye zamanı da yoktu. köpeğimiz de farketmedi onu. büyük
bir gizlilikle saklıyordum.

sonbahar gelmişti. oğlum sınavına hazırlanıyordu. kocamla birlikte
dışarı çıkıyorduk. yemeğe, aile ziyaretlerine, kokteyle, tiyatroya.
anne ve babam da tatilden dönmüştü. onlarla da sık sık görüşüyorduk.
kocamın ailesi ile de. bu arada ben eski arkadaşlarım ile de
görüşüyordum. çocukluk ve okul arkadaşlarım ile. masaja gidiyordum.
hafta sonları kocamla tenis oynuyorduk. bazen oğlumla sinemaya
gidiyorduk. tatile çıkamıyorduk, çünkü ben bodrumdan ayrılmayı hiç
istemiyordum. hem iş ve özel hayatım sürüyor hem de çok özel
yaratığımla sürdürdüğüm çok özel hayatım. her fırsatta deniz erkeğim
ile vakit geçiriyordum. onunla olmak için, fırsat yaratmak için çok
uğraşıyordum. hayatımın bir parçası olmuştu.

ağaçların renkleri gittikçe koyulaşıp donuklaşmaya başladı. akşamlar
sıkıcı donuk renklere büründü. sonbahar kısa sürdü ve kış çabuk geldi.
fırtınalar çıkıyordu ve şimşeklerin parlak ışıkları akşam göğünü
boydan boya kaplıyordu. fırtınalar dindiğinde deniz erkeğim nemli,
serin havada şarkı söylemeye devam etti. bazı günlerde ruhumda esen
fırtınalardan sonra o kadar tatlı bir sesle şarkı söylüyordu ki onunla
deniz kıyısına indiğimde bütün balıklar sudan çıkıp onu dinliyorlar,
bütün martılar etrafımıza doluşuyorlardı.

* * *

günlerim su kartalımla geçiyordu. kocama tuvaleti tamir ettiğimi
söylememiştim. onun bilmesini istemiyordum. havalar soğudu ve kış
geldi. işten geldiğim zaman hemen gizli odama geçiyordum. her
defasında onu orada koyduğum yerde bulmak hoşuma gidiyordu. aralığın
son günleri gelmişti. bir kaç gün sonra yeni yıla girecektik. aralığın
29'uydu galiba. işyerimde bir yılbaşı kutlaması yapmıştık. şarabı
biraz fazla kaçırmıştım. eve geldiğimde ayık değildim. kocam ve oğlum
yine maç izliyordu. her zaman olduğu gibi yine hemen gizli odama
geçtim. odanın lambasını yaktım. fakat yaratığımı akvaryumun içinde
bulamadım. önce şaşırdım sonra öfkelendim. onu görmeye alışmıştım.
odanın içini araştırdım. ama bulamadım. öfke ile odamdan çıkıyordum ki
onun sesini duydum. "hey ben buradayım" demişti. odada yığılı
kutuların, eşyaların arkasına saklanmıştı. "bilmiyor musun. ben
istediğim zaman uçabilirim" dedi. fakat ona çok kızmıştım. benden
saklanmaması gerekiyordu. ayık da olmadığım için ne yaptığımı pek de
bilmiyordum. ona bir ders vermeye karar verdim.

"denize geri dönmek istiyor musun" diye sordum öfkeyle. o an çok soğuk
ve serttim.

"çok fazla değil" dedi. gözlerindeki ifade çok belirsizdi.

benim insafıma kalmıştı. ona ihtiyacım vardı ve ihtiyacım olan şeye
sahiptim. ama bana yaptığı şaka beni çok öfkelendirmişti.

deniz erkeğimin yoğun bakım ünitesini kucakladım ve sessizce evden
çıkarak arabaya taşıdım. havada fırtınanın etkileri hissediliyordu.
ay, gümüş renkli bir bulutun ardından belirmişti.

en yakın sahil şeridi bebek veya beşiktaş'taydı. beşiktaşa gitmeye
karar verdim. çok fazla sürat yapamıyordum. çünkü, deniz erkeğimin
suyun içinde çalkalanmasını istemiyordum. aynı zamanda da sarhoş ve
çok öfkeliydim. o nedenle sağduyulu hareket edemiyordum. arabayı
sürerken yolları karıştırıyor ve yanlış yollara giriyordum. zaten son
zamanlarda trafik akışı da bir tuhaflaşmıştı. sahile varmam uzun
sürdü. yaklaşık olarak 41 kilometre araba sürdüm ve tam 41 dakika
sürdü yolculuğum. hayatımın her yılı için bir dakika ve bir kilometre.
tüm yol boyunca ağladım ve bu da sürüşümü oldukça zorlaştırdı.

sahile vardığımızda o kadar geç olmuştu ki uzaklarda karanlık örtünün
içinden gri bir ufuk çizgisi belirmeye başlamıştı. etrafta yalnızca
dalgaların çağıltılı fısıldamaları duyuluyordu. aracı park ettim ve
uzunca bir süre kıpırdamadan oturdum. sakinleşemiyordum ve ne
yaptığımı bilmiyordum. deniz erkeğim sessizce beni seyrediyordu. suda
martılar süzülüyordu. martılardan bir tanesi çığlık attı. arabanın
kapısını açarak dışarıya çıktım ve gerindim. ben de korku ve haz
karışımı ve hatta keder ve gözyaşları ile hareket ediyordum. dönerek
yolcu koltuğundaki şeffaf tankı kucakladım.

yalnızca yüzüme baktı. onu suyun kıyısına kadar götürdüm. su seviyesi
gel git nedeniyle oldukça yükselmişti. deniz erkeğimi tankın içinden
çıkardım ve bir süre avuçlarımın arasında tuttum.

küçücük kanatları boynuna doğru uzandığında ne yapmaya çalıştığını
hemen anlayamadım. kolyesini çıkarmaya çalışıyordu.

"yo, hayır sende kalsın" dedim.

"tuvaletindeki sifonu her çektiğinde, akıp giden suların içinden benim
şarkımı duyacaksın".

gözleri yaşlarla dolmuştu. küçücük kanadını uzatarak yüzüme dokundu.

ellerimi neredeyse suya değecek kadar aşağıya indirdim. su insanı şoka
sokacak kadar soğuktu.

bunu yapmamalıyım diye düşündüm. ondan iriydim. istediğimi
yapabilirdim. ama o anda ne yaptığımı bilmediğimi söylemiştim. gururum
kırılmıştı.

avuçlarımın içinde çılgınca ve güçlü bir çırpınma hissettim ve o gitmişti.

şafak öncesi hava bir anda dondurucu soğuğa dönmüştü. titremeye
başladım. gözlerimdeki yaşlar ve titremem etrafımı görmemi
zorlaştırıyordu. el yordamıyla, ihtiyacım olduğunda hiçbir zaman
bulamadığım mendilimi arayarak ve tökezleyerek geri döndüm. bir şeyler
beni tekrar sahile, o özgür sahile bakmaya zorladı. onu
görebiliyordum. suların derinliklerinden gelen ve ona evine hoş geldin
diyen yeşil renkli fosforlu bir ışığın parıltısıyla sarılmış bir
şekilde dalgaların içinde, üstünde ve dalgalarla birlikte dans ediyor,
kuyruğunu sulara çarpıyordu. söylediği şarkıyı duyabiliyordum. bu,
özgürlüğün ve mutluluğun şarkısı değildi. bu pürüzsüz ve harika sesin
içinde dayanılmaz bir keder gizliydi.

sahile doğru baktı ve onu izlediğimi fark etti. suları dalgalandırarak
kanatlarını kaldırdı ve bana el salladı.

karmakarışık duygularla eve döndüm. ama mutlu olmadığımı biliyordum...

* * *

hayatta hiç kimsem yoktu sanki. ya da kendimi öyle hissediyordum.
kalabalıklar içinde yalnızdım. kendimle birlikteyken yalnızdım.
dostlarım vardı. ama onlarla birlikteyken de yalnızdım. yaşıyordum
işte. oğlumu iyi yetiştirmek istiyordum. onu iyi bir okula sokmak için
çabalıyordum. bir de ileride resim yapmayı düşlüyordum. ileriye dönük
hedeflerim bunlardı. bunun dışında elimi kaldırmaya, bir şeyler
üretmeye, yaratmaya gücüm ve isteğim yoktu. alıştığım hayatı
sürdürüyordum. artık hayatımı değiştirmeye kalkışamazdım.

romantizmi unutmuştum uzun yıllardan beri. erkeklere, ne kadar da çok
sevmediniz beni diyordum kendi kendime. ne kadar çok yalnız bıraktınız
beni. duygu dolu, ama geçmişi yaralarla dolu, bir dirhem sevgi arayan
ama bunun da tam ayrımında olmayan bir kadın olup çıkmıştım. romantizm
istiyordum. ama bunu bilmiyordum şimdiye dek. ilgi gösterilmek.
kadınlığımı yeniden duyumsamak. yanaklarımla, dudaklarımla, yüzümle ve
ruhumla gülmek istiyordum. ışıldamak. romantizmi, aşkı, sevgiyi,
dostluğu yeniden keşfetmek.

hayatın ilginç bir süreç olduğuna inanıyordum. hayat bir macera
aslında. ne yaşamanız gerektiğine çoğu zaman kendiniz karar
veriyorsunuz. ama her şey çoğu zaman sizin istediğiniz gibi gitmiyor.
benim de öyle oldu sanırım. ve bir gün anladım ki, karakterin ne ise
kaderin de o oluyor eninde sonunda. bana da bu oldu. evet yoruldum.
ama gördüğünüz gibi hala asılmaya çalışıyorum hayata. galiba asıl olan
da asılmaktır. ve yorulmaya da devam etmek. çünkü, hayatı iyi yaşamak
onun kıyılarında dolanıp durmak değildir. tam göbeğinde olursanız
yaşarsınız hayatı.

* * *

bence her aşk biter. sevgi de öyle. çünkü, aşkın zaman içinde sevgiye
dönüştüğünü de görmedim. o nedenle gerçekçi düşündüğümü sanıyorum. çok
sabırlı olduğum halde ilişkilerimde aşkın sevgiye dönüştüğünü
göremedim. ilişkiler ister istemez bir süre sonra düzene oturuyor ve
önlem alınmazsa monotonlaşıyor. şimdiye dek yaşadığım ilişkilerde
monotonlaştırmamaya çalıştım. ama sadece benim çabamla olmuyor.
yaşantıma giren iki erkek de ilişkimizi canlı tutabilecek kadar çılgın
değildi. o nedenle her iki ilişkim de sonunda sakinliğe ulaştı. zaman
aşklarımı eritti. bir ilişkim zaten bitti. biteceğini de biliyordum.
diğer ilişkim de hala kocam olarak hayatını sürdürüyor. kocamla da
ilişkimizde zamanı lehimize çevirmeyi bilemedik. birbirimize zaman
ayıramadık. birlikte bir şeyler yapmadık. kendimizi biraz saldık.
ikimiz de çaba göstermiyoruz. aslında her şey bizim elimizde. ama
içimizde istek kalmamış sanırım. bu konularda artık konuşmuyoruz.
dırdırcı durumuna düşmekten çekiniyorum. konuşmadıkça da duygusal
anlamda birbirimizden uzaklaşıyoruz. kocam artık evlilik yıldönümümüzü
bile unutuyor. ama yine de yeni bir ilişkiye girmektense eskisini
sürdürmek daha kolay ve güvenli. bir rüya daha görüp bitmesini
istemiyorum.

* * *

sevgi mi korku mu. korkuyu yenip sevebilirsek hayatımızı anlamlı
kılarız. korktuğu için değil de sevdiği için yaparsa insan yüreğini
koyarak yapmış olur. korkularımızdır bizi hayallerimize ulaşmaktan
alıkoyan. sevgi korkuyu yener. insan hayatı boyunca yanlış hedefe
kilitlenmiş olabilir. ve isterse hayatını değiştirebilir.
hayallerimizin bizde oluşturduğu heyecan, tutku ve inanç önemlidir.
kendimizi hayallerimize adadığımız zaman bir fark yaratabiliriz.
kaderci olanların yakınmaya hakları yoktur. hayallerimizi başkalarının
yönlendirmesine izin vermemeliyiz. kendimiz belirlemeliyiz. bunun için
de ne istediğimizin farkında olmalıyız. ve coşku ve heyecanla
hayallerimize ulaşmaya çalışmalıyız.

sevgili okurlarım. hikayemin son bölümlerinde sizin de anlamış
olacağınız gibi çok çabuk ayıldım. yaratığımı denize bıraktığım
gecenin sabahı ayılmıştım bile. işe gittim. kendimi eksik hissettim.
öğle tatilinde hızla eve gittim ve yatakodamdaki tuvalete koşturdum.
yaratığım yoktu. işe döndüm. aklım ondaydı. o akşam işyerimde mesaiye
kaldım. gece yarısına doğru duygularımı kağıda döktüm.

ertesi gün yılbaşıydı. yeni yıla arkadaşlarımızla girdik.

* * *

yeni yıla girmiştik. yeni yılın ilk günleri sakin geçiyordu. işe
gidiyordum. eve geliyordum. evde oğlumla ders çalışıyordum. aklım
yaratığımdaydı. sürekli olarak yatakodasını, tuvaleti ve gizli odayı
kontrol ediyordum. ortada yoktu. öğlenleri de bazen eve gelip klozeti
kontrol ediyordum. aklımı ev ve şirket işlerine tam olarak
veremiyordum. çünkü bir eksiklik vardı. bir şey dışında her şey yolunda
gibiydi.

gök-su-hanı nasıl bulacağımı bilmiyordum. buda'nın ünlü sözü aklıma
geliyordu. sevdiğini özgür bırak. seviyorsa geri gelecektir. gelmezse
sevmemiş demektir. ben de onu özgür bırakmıştım. ama onu denize
bıraktığımda ayık değildim ve öfkeliydim. yani çok da bilinçli olarak
özgür bırakmamıştım. belki de o beni özgür bırakmıştı. işin içinden
çıkamıyordum. bildiğim şey onu özlüyor ve geri istiyordum.
ama evde ve işte sorumluluklarım vardı. denizlere açılıp onu
arayamazdım. göklerde de arayamazdım. uzaklaşamazdım. ama onu
bulmalıydım. geri getirmeliydim. ne yapmam gerektiğini bulamamıştım
henüz. odada, tuvalette beklemekle gelmiyordu. onunla uzun
konuşmalarımızda sevginin, dostluğun, ilişkinin emek gerektirdiğini
konuşmuştuk.

yeni yılın ilk haftası da böyle geçti.

* * *

yeni yılın ilk haftasının son günü de gelmişti. şirketteydim. cuma
sabahı. kartal gagalı deniz erkeğimden tam bir haftadır ayrıydım.
artık bir şeyler yapmalıyım diye düşünüyordum. aklıma bir hafta önce
mesaiye kaldığımda kağıda döktüğüm duygular geldi. saklamıştım. açtım
okudum. yazdıklarımdan bir kez daha etkilendim. özlem dolu dizelerdi.
şiirimi alıp öğle tatilinde eve koştum. yatakodasındaki tuvalete
girdim hızla. klozetin kapağını açıp dizelerimi okumaya başladım. bir
yandan da galiba yine delirdim diye düşünüyordum. çılgınlıksa
çılgınlık. birkaç defa okudum. suda hiçbir hareketlenme olmadı. hayal
kırıklığıyla işe döndüm. işe yaramamıştı.

işyerinde akşama dek düşündüm. akşam evime geldim. oğlum
arkadaşındaydı. kocam da henüz dönmemişti. klozetin kapağını açtım ve
dizelerimi melodiyle seslendirmeye başladım. sesimi beğenmiyordum.
yine de söylemeye devam ettim. önemli olanın sesimin güzelliği değil
içtenlikle şarkı söylemem olduğunu biliyordum. büyük bir hevesle
söylemeye başladım. söyledikçe duygularım coşuyordu. o kadar güzel
söylüyordum ki ben bile şaşırdım. bir süre söyledikten sonra suyun
yüzeyinde bir kıpırtı oldu ve gök-su-han sıçrayarak çıktı sudan ve
ellerimin arasına yerleşti. çok neşeliydi.

"ben çoktan dönmüştüm, buradaydım, senin içtenlikle çağırmanı
bekliyordum akıllım" dedi.

gülümsedim. gözlerim ışıldadı ve gagasının ucundan öptüm.

işte bu şekilde tesisatçı oldum.


19.01.2009

Bu öykü, Stephen King etkili bir fanzindir.

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
07 Temmuz 2010 10:19

Nurten Düzkantar

insanın içine işleyen hüzün yönü ağır basan, sevginin bizler için ne denli önemli bir şey olduğunu anlatan güzel, düşündürücü, öğretici ilginç bir anlatım kutlarım..sevgiler
31 Ocak 2009 20:47

deepblueeagle

sağol suat. yazmak da okunmak da güzel. kendim için okur yazardım. ama okunmak da güzel birşey. paylaşmak. evet. yıllarca güzel düşünceler, duygular, anlar paylaştık. biz. arkadaşlarımızla. okuduk, düşündük, öğrendik. biraz da yazalım. duygu, düşüncelerimizi paylaşalım. ankaradan sevgili arkadaşım, kardeşim hülya aytaç, hep okuyorsun, öğreniyorsun, biraz da yaz da biz de faydalanalım, öğrenelim, derdi bana. eh, artık yazıyorum. okursunuz artık.:) ben buradayım sevgili okur, sen neredesin, demişti sevgili oğuz atay.  
25 Ocak 2009 21:47

s.çelikbilek

sevgili gökhan senden daha neler okuyacağız bakalım.Bu örnekler ;güçlü kaleminde yıllardır oluşan birikimlerinin bu sitedeki ilk tezahürü sanıyorum, pek çok kişi sana ulaştıkca keyf alacak.Bizlere yıllardır sunduğun tüm güzellikleri bakalım bundan böyle kimler yakalayacak ,seni özleyen pekçok arkadaşın gibi dostluğuna özlemle sağlıkla kal sevgilerimle.
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.