Değişimin Neresindeyiz?

10 Mart 2017 13:14 / 367 kez okundu!

 

 

Her şey değişiyorsa eğer Türkiye toplumunun hiç değişmediğini zannetmek, buna göre davranmak anlamsız değil mi? 

Türkiye toplumu seksen darbesinden sonra öyle hızlı değişti ki, ben bunu olayın içinde kavrayamadım. İşte hızla değişen ve cesaretlenen o toplum, bugün yeni bir üst yapısal değişikliğe hazırlanıyor. Referandumdan evet çıkarsa da bunu başarmış olacak.

Cumhuriyet'in kuruluşundaki tek parti diktatörlüğü Birinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan otoriter eğilimlere uygun olarak oluştu. Tıpkı Nazizm, Faşizm, Japon militarizmi ve Stalinizm gibi. İkinci Dünya Savaşı sonrası ise farklı bir ortam oluştu. Demokrasi düşüncesi ağırlık kazandı. Türkiye'de de kaçınılmaz olarak 'demokrasi' zorunluluğu doğdu. Daha doğrusu dünyadaki güçlü rüzgar tek parti diktatörlüğünü sürdürülemez duruma düşürmüştü.

Tabi Cumhuriyet elitleri bu rüzgara öyle kolayca teslim olmadılar. Göstermelik bir demokrasi icat ettiler. Güya halk iradesi olacaktı ama bir yere kadar. Çünkü halk 'cahil'di. Ama elitler öyle mi? Onlar her şeyin hem en iyisini hem de en doğrusunu bilirlerdi. Dolayısıyla ipler yine de 'son tahlilde' onların elinde olmalıydı. İşin gerçeği, üstünlüklerini sürdürebilmeleri için de kaçınılmaz bir şeydi bu. Yoksa ülke yönetimi onların elinden başka ellere geçecekti. Tabi o 'eller' de Cumhuriyete ihanet edecek olan ellerdi.

Fakat bu işler öyle kafada tasarlandığı gibi gitmiyor. Bir kere halk iradesini işin içine sokmaya kalkındığınızda halk bunu ciddiye alıyor. Ne bilsin senin göstermelik bir oyun kurduğunu. O nedenle bizdeki demokrasi mücadelesi, 1946'dan beri halk iradesiyle seçkincilik arasında geçmektedir. Seçkinci anlayış, sözünü geçiremedikçe zorbalığa baş vurdu. Fakat bu zora başvurmalar (askersel ve diğer vesayet kurumları eliyle) sorunu kısa vadede elitizm lehine çözmüş görünse de uzun vadede önemli bir güç birikimine yol açtı. İşte şimdi bu güç, kabuğunu çatlatmaya hazırlanıyor.

Sanıldığı gibi getirilen anayasa değişikliği önerisi 'diktatörlüğe' yol açmayacak. Tam tersine halk iradesinin yönetimdeki etkisini güçlendirecek, elitizmi geriletecek. Parlamentarizm dediğiniz şeyde halk yönetimin seçimine bizzat müdahil olmuyor. Vekiller seçiyor ve sürecin yönetimini onlara emanet ediyor. Yani vekalet veriyor, kenara çekiliyor. Tabi o zaman inisiyatif vekillerin eline geçiyor, mecliste vekil  transferleri yapılabiliyor ve bu yolla yürütmeyi değiştirmek ya da engellemek mümkün olabiliyor. Bu da hem 'etkili' çevrelerin hem de vesayet odaklarının işine geliyor. Güçsüz ya da zayıf bir yönetimi istendiği gibi yönlendirmek daha kolaydır. Seni alkollü araç kullanırken çevirip evraklarını isteyen bir trafik polisine 'seni Şırnak'a sürdürürüm' demek kadar kolaydır.

Halbuki getirilecek olan sistemde yürütmenin başını bizzat halk seçiyor. Bu da halka belirgin bir söz hakkı  artışı getiriyor. Yürütme organını tek adam belirliyormuş. Elbette tek adam belirleyecek. Parlamentarizmde de başbakan belirliyor. Fakat artık o 'tek adam'ın halka karşı sorumluluğu var. Her zaman halkın denetimindedir ve güveni yitirdiğinde bir daha seçilememe ihtimali yüksektir. Ama bir şeyden özgürleşiyor. Kendini halka emanet ederek vesayet ve güç odaklarının etkilerinden...

Artık yürütmeyi daha önce olduğu gibi şamar oğlanına çevirme imkanları zayıflıyor. Gücünü halk iradesinden alan bir Cumhurbaşkanı, yani yürütmenin başı, daha güçlü hale geliyor. Efendim ya şöyle ya da böyle biri seçilirseymiş fantezilerini bir kenara bırakın. Deli İbrahim seçilecek değil. Hanedanlık da yok. Bunu öne sürenler seçkinci anlayışın temsilcileri. Onlar bu halka asla güvenmediler ve sürekli olarak onunla zıtlaştılar. O yüzden de asla halkın birinci tercihi olamadılar.

 

Firuz TÜRKER

10.03.2017

 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.