MARKSİZM ve MUHAFAZAKARLIK SORUNU -2

03 Ağustos 2011 14:18 / 2390 kez okundu!

 


Marksizmin Üçlü Sacayağı
Marksizm herşeyden önce Siyaset Biçimi, sonra Sosyal Bilim ve daha sonra da Diyalektik-Felsefi bir ideolojidir. Marx'ın ideolojisinin bu üçlü yönü her zaman onu tanımlamanın farklı yol ve yöntemleri olduğunu göstermektedir. Burada asıl olan İşçi sınıfının sosyalist bir mücadele biçimi olarak değerlendirilmesi gereken Siyaset Bilimidir.

Marx her zaman ideolojisinde, işçi sınıfının sömürü biçimlerini, Kapitalizmin işleyişini, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki antagonistik çelişkileri, mülkiyet ilişkilerini ve bunlardan yola çıkarak Sosyalist bir topluma varılma perspektiflerini her zaman tahlillerine çıkış noktası yapmıştır. Bu da Marksizmin Sosyal Bilim yönüdür. Batı Avrupa Marksizmi 20. Yy başından itibaren Marksizmi yorumlarken temel olarak daima Marksizmin Felsefi yorumunu esas olarak almıştır. Tarihsel Materyalizmin, yabancılaşma ve meta fetişizmini temel alan sosyal felsefi yönündeki felsefi yönü on plana çıkaran Batı Avrupa Marksizmi başlangıçta devrimci siyaset ile yakın bağlıydı. Bu dönemde özellikle Gramşçi ile Lukacs'ın Sosyalizm ile olan gerçek bağları, özellikle devrimci siyasetteki "demokrasi" ve "demokratiklik" vurguları ile ön plana çıkmaya başladı. Yakın dönem okumalarında özellikle Rosa Luxemburg'da görülen bu vurgular Rus devriminin ilk yıllarından itibaren ayrışmaların nüvelerini ortaya koyması açısından önem taşımaktadır.

Nedense sonraki Marksist okumalar arasında değinilmekten özellikle kaçınılan sosyalist siyasetteki "demokratiklik" unsuru, sanki "bazı Marksistler" için küçük sapmalar olarak görülmüştür. Oysa Luxemburg'un Rus devriminde daha ilk aşamada kurulan "Sovyet" tarzı örgütlenme modelinin anti-demokratik olduğuna dair eleştirisi, sosyalist sisteme yönelik muhalefetin de yasaklanmasına dair getirdiği eleştiriler seçilen model tarafından reddedilmiştir. Gelinen şimdiki aşamada bu eleştirilerin değerini gündeme taşıyıp prestij anlamında en zor dönemini yaşayan, bariz bir biçimde tıkanıklık içerisinde olan sosyalist perspektifin önünü açmayı düşünmektense, başarısız olduğu yaşamın pratiği tarafından kanıtlanan eski modelde ısrar etmek devrimci siyasette "Muhafazakarlık" göstergesidir. Bu davranışa da biz rahatça "Muhafazakar Sol" adını verebiliriz.

Marksizmdeki bu gelişmeleri kabaca anlatmaya devam etmek için "Eleştirel Teorisyenler" olarak da anılan "Frankfurt Okulu" durağından bahsetmeden geçmek olanaksızdır. Bugün gündemimizde olan "Ortodoks-Post ve Neo Marksizm'ler için önemli bir durak olan Frankfurtçular Felsefeye yaptığı aşırı vurguyla teoriyi siyasetten koparmış devrimci siyaset ile arasına bir duvar koymuştur. Bu duraktan şu veya bu şekilde etkilenen ve bugün artık tıkanmışlığı konuşulan Post Marksizm ise Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa sosyalizminin gerek Macaristan ve gerekse Çekoslovakya'ya yönelik Stalinist anti-demokratik müdahalesine bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Stalin'in parti diktatörlüğünden kaçan komünistlerin Batı Avrupa KP'lerine sığınmaları ve orada çalışmaya devam etmeleri de Sosyalist Sistemdeki "Otoriter Tarz"a bir cevap niteliği kazanmıştır.

Althusser ile başlayan bu eğilim yine başat olarak önüne Felsefeyi almış, siyasi olarak da "Avrupa Komünizmi" ideolojisi ve pratiğini yaşama geçirmeye çalışmıştır. Batı Avrupa Sosyal-Demokrasisi ile Sosyalist Sistem arasında bir yerlere konumlanmaya çalışan bu hareket, bana göre siyaset ile sosyal bilim arasındaki köprüyü başarılı bir biçimde kuramadığı için konjonktür dışı bir hareket olarak kalmıştır. Belki de iki büyük sistemin kendi arasındaki sert mücadelenin dışlileri arasında bir yaşam alanı bulamamış ya da ford akademizmin dar sınırlarının dışına çıkamamıştır.

Yeni Dönem Post ve Neo-Marksizmleri
Post Marksizm'in daha en başta akademik dünya içine takılıp kalması burada yanlış anlaşılmamalı. Bu alanı küçümsediğim, marksistler arasında hayli yaygın olan akademinin halktan kopukluğu nedeniyle ideoloji üretemeyeci gibi sığ bir düşünceye prim vermem olası değildir. Haklı olarak kabul edilebilecek yanları olmasına rağmen bu tek yanlı ve bu yüzden de yanlış tesbite karşın, dünya ölçüsünde gerek ABD'de, gerek Avrupa'da ve gerekse Güney Amerika ve Asya'da (özellikle Hindistan ve Çin'de) Üniversitelerin Marksizm üretimlerinde rolü gerçekten çok verimlidir.

Devam edelim; Bir merkez belirleyip yukarıya doğru bir çizgi çekelim ve işaret ettiği yere Marksizm yazalım. İkinci olarak yine aynı merkezden başlayan ama bu sefer sola doğru uzayan bir çizgi daha çizelim, bunun ucuna da Sosyalizm yazalım. İşte bu iki çizginin arasında kalan alan, küme de diyebiliriz buna, Marx'tan bu yana, günümüze kadar gelişen üç ana Marksist akımı gösterir bize. Ortodoks Marksizm-Post Marksizm-Neo Marksizm. Her insan, her grup, her toplumsal katman ve her sınıf kendi siyasal, sosyal ve felsefi bakışını nasıl çiziyorsa bu üçlü küme içinde kendini öyle konumlandırır. Tabi ki bu üç kümenin kesişme noktalarında, birleşme noktalarında ve değme noktalarında yer alan değişik ara konumlanmalar mevcuttur.

Ve aslında bu yazının ana konularından biri de zaten budur. Marksizmi Lenin'in çizgisinden devam ettiren ve bunda herhangi bir değişikliği kabul etmeyen, dogmatizm olarak da adlandırılan, klasik, ortodoks çizgi, Soyalizmdeki demokratiklik eksikliğinden ciddi anlamda rahatsız olup, Marksizmin artık aşılmış olduğunu savlayan post marksist, ağırlıklı olarak felsefi düşünüş tarzı ve Marksizmin temel savlarını koruyan, bu savların geliştirilmesini, günümüze uyarlanmasını savunan, Benim Pre-sosyalizm dönemi olarak anlandırdığım dönemin hatalarını, yanlışlarını ayıklayıp, önüne Kapitalizmden yeni çıkış yolları ve yeni Sosyalizm biçimleri arayışını koyan Neo-Marksistler. Tabi, önce de söylediğim gibi, bu kategoriler birbirlerinden kesin sınırlarıla ayrışmış kategoriler değildir. Örnek vermek gerekirse Balıbar, Althusser'in öğrencisi, post-Marksist kümede bilinmesine rağmen son çıkışlarıyla Neo-Marksistlere daha yakın durmaya başlamış, yine post marksist olarak kabul edilen Zizek'de Post Marksizm'in çağdaş savunucularının en önünde yer alan -Mouffe ile birlikte- Laclau ile girdiği sert polemiklerde Neo-Marksizme daha yakın durmaya başlamıştır. Ünlü Maoist ve sert eylemci ve şiddeti kutsayan, kişi kültüne verdiği primle tanınan Alain Badıu bile Zizek ile daha yakın durmaya başlamıştır.

Görüldüğü gibi sert, katı yargılardan uzak duran bir yaklaşım Marksizmdeki son gelişmeleri kavramak için şart olarak görülüyor. Tek yanlılığın değil, çeşitliliğin zenginliğimizi oluşturduğu bilinmeli, en ufak ideolojik farklılığın dahi sol tarafından düşmanca karşılandığı bir emek dünyasının sermayenin istediği bölünmüşlüğe hizmet ettiğini artık görmeliyiz. Yakamızı ideolojik muhafazakarlıktan kurtarmanın, sosyalizmin prestijini yeniden kazanmanın ve dünya halklarına Kapitalizme karşı alternatiflerin tükenmeyeceğini yeniden anlatmanın ilk adımı olmalıdır.

Ya da belki de bunlara hiç gerek yoktur: Godot mutlaka birgün gelecektir, biz eski sakallarımızla beklemeye devam edelim.


Ferruh ERKEM

27 Temmuz 2011 Sıcağı


Son Güncelleme Tarihi: 12 Ağustos 2011 23:46

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.