Kafkaslardaki Türkiye

14 Mayıs 2009 00:49 / 1605 kez okundu!

 


Gürcistan’ın Rusya ile olan çekişmesinin ortaya çıkardığı yeni bölgesel tehdit algıları, Kafkaslardaki denklemin kapılarının farklı yönlere açılmasına neden olmuş görünüyor. Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’ın oluşturduğu Kafkasya bölgesinin kronik sorunları hem tarihten bugüne aktarılmış sorunlardır, hem de bugünün bölgesel hegemonya sağlama mücadelelerinin bir yansımasıdır.

Bir enerji sağlayıcısı olan Azerbaycan’ın çok önemli stratejik konumunu ve Kafkasların gerek Türki Cumhuriyetler ve gerekse Batı Asya ile olan enerji köprüsü olma rolünü görmeden bu bölgedeki hegemonya mücadelesini anlamak pek mümkün görünmüyor.

Elbette, adına ister tek kutuplu dünya, ister Kapitalist yeni küresel dalganın yol açtığı “dünya köyü” diyelim, politik anlamda değişen pek bir şeyin olmadığını da görmemiz gerek. Yine yerkürenin egemen güçleri enerji kaynaklarının ve hatlarının kontrolünü kendi ellerinde tutabilmek için yakın müttefikleriyle birlikte bölgesel egemenliklerini kendi denetimlerinde tutmak istiyorlar. ABD ve Rusya (Dikkat! Artık Sosyalist değil) bu çekişmenin başını çeken iki başat güç. Rusya’nın yokluğunda -dağılma sonrası- ABD ve Almanya’nın Balkanlarda bölgesel güç olma yönünde uzun soluklu mücadelesine tanık olunmuştu. Şimdilerde ise gerek Batı Asya ve gerekse Kafkasya’da ABD ve Rusya arasında -Ortadoğu’yu da unutmadan- Enerji mücadelelerinin yoğunlaştığına tanıklık ediyoruz. Burada Fransa’nın da rol kapmak için sürekli olarak bölgesel atılımlar içinde olduğunu, hatta zaman zaman Türkiye’nin yaptığı atakların önünü kesmek ve pozisyon vermemek için uğraştığını görüyoruz.

Bölgesel hegemonya mücadelelerinde Saakaşvili’li Gürcistan’ın yapmış olduğu ciddi hatalardan yara alan ABD ve bu yüzden konumunu güçlendirmiş olan Rusya şimdi de Ermenistan-Azerbaycan arasında başlayan yeni sorun çözme atılımlarındaki rollerini pekiştirmek, sorunları-çözümleri veya çözümsüzlükleri kendi çıkarları için düzenlemek üzere etkinliklerini arttırıyorlar. Minsk grubu eşbaşkanlıklarının (ABD-Rusya ve Fransa) bu iki ülke arasındaki sorunları çözerken sadece kendi ülkesel çıkarları için hareket edecekleri bilinmeyen bir durum değil. Kapitalizm kendi sınıfsal çıkarları için bölge hegemonyaları ve kendi üretim-tüketim gereksinimleri için enerji (su sorununu da buraya koymamız gerekir) sorununu kendi lehine çözme girişiminde her zaman bulunmuştur ve her zaman da bulunmaya devam edecektir.

Stalin’in SSCB içinde milliyetçilik sorunlarını çözmek için, değişik halkların-milliyetlerin yerleşim birimlerinin içine diğer halkları monte etme düşüncesi sosyalizm sonrası buralarda yeni milliyetçi patlamalara neden olmuştur. Bunlardan biri de Dağlık Karabağ sorunudur. Azerbaycan’ın sınırları içinde kalan bu bölge şimdi iki ülke arasında ciddi bir düşmanlık nedenidir ve sorunu da pek kolay görünmemektedir. Bu sorunu tırmandıran önemli bir etkende bağımsızlık sonrası Rusya ile iyi ilişkilerini devam ettiren Ermenistan’ın, Rusya desteğiyle hem Dağlık Karabağ’ı, hem de Karabağ’ın korunması için stratejik önemde olan 7 reyon’u (bölge) işgal etmesidir. Hatta Rus askeri gücünün Karabağ sınırlarını koruduğu bilinmektedir.

Türkiye bu bölgede her şeyden önce bir enerji köprüsü olmak üzere var olmayı düşünmektedir. Avrupa’ya giden enerji hatlarının Rusya’ya olan bağımlılığını azaltmak isteyen Avrupa yeni koridorları devreye sokmaya çalışmakta, bu yüzden de Türkiye üzerinden geçecek Nabucco hattını desteklemektedir. Son iki yılda görülen Ukrayna-Rusya anlaşmazlıklarında vanaların kapanması, enerji konusunda tek yanlılığın sonuçları açısından ciddi soruları beraberinde getirmiştir. Bu nedenle de, üyelik müzakereleri süren bir Türkiye’nin Avrupa enerji ikmalinde güvenli bir köprü rolü oynaması AB için daha güvenli görünmektedir. Tabi bu durum, Türkiye’nin hem jeostratejik öneminin hem de maddi çıkarının artması anlamlarına gelmektedir. Enerji koridoru olma konusunda etkin bir dış politika atağı içinde olunduğunu görüyoruz.

Gerek bölgesel enerji politikalarında rol alma ve gerekse 1915 yılından bu yana devam eden Türkiye Ermenistan arasındaki sorunları çözerek Türkiye’nin elini rahatlatma politikası çok yerinde bir politika olarak görülüyor. Tarihten gelen sorunların iki ülkenin ve iki halkın elini ayağını bağladığı ve artık gidilecek hiçbir yolun kalmadığı bir durumda bu sorunları çözmek ve normalleşmeyi sağlamak dışında bir çözüm yolu görünmüyor. Elbette ki sorunlar çok karmaşık ve çözümleri de hiç kolay değil: Ermenistan tarafından Türkiye’nin kabul etmesi istenen “Soykırım iddiaları”, Türkiye tarafından Ermenistan’ın kabul etmesi istenen “1921 Kars Anlaşması”. Belki de en kolayı “sınır kapısının açılması” ve “diplomatik ilişkinin kurulması”. Bunlar da umutlanmak için yeterli adımlar olacaktır. Sorunların ağır ama çözümünün olanaksız olmadığını söylemek elbette en kolayı. Ama Türkiye ile Ermenistan arasındaki görüşmelerin gelinen umut verici durumun sonrası bile, Azerbaycan’dan yükselen/yükseltilen tepkiler nedeni ile nasıl da zora sokulabileceğini gösteriyor bize. Komşu ve dost bir ülkeden yükselen sesler, Karabağ işgali sonlanmadan, ve hemen sonlanmadan Türkiye’nin sınırı açmaması gerektiğini söylüyordu. Politik anlamda “Türkiye’de devletin derinlerinin statükocu ve şimdiye dek sürdürülegelmiş politikalarının desteklendiği”, “Türkiye’nin yeni politikasının kabul edilemez olduğu” açıklamalarının resmi ağızlardan yapıldığı ve dış politikada pek de yerinde olmayan açıklamaların görüldüğü bir süreç yaşandı. (Burada belki bir not düşmekte fayda olabilir; Ergenekon Operasyonlarının başladığı, Küçük’lerin yakalandığı ilk günlerde Azerbaycan’da çeşitli sivil toplum temsilcilerinin yapmış olduğu basın açıklamasında Türkiye’deki operasyonlar kınadığı ve Ergenekon’da tutuklamalara son verilmesi gerektiği söylemleri anımsanmalıdır.)

Azerbaycan, Türkiye-Ermenistan yakınlaşmasına tepki olarak, Türkiye’ye giden enerjinin kesilebileceği, daha sonraları zam yapılacağı gibi işaretleri verirken asıl olarak tepkisini Rusya’ya yanaşarak verdi. Rusya ile ilişkilerini bir boyut yükselten Azerbaycan, sanki Ermenistan ile olan sorunun ana kaynağında Rusya yer almıyormuş gibi bir hamle geliştirmeye çalıştı. Oysa herkes biliyor ki zaten Ermenistan ve Azerbaycan son bir yıldır zaten Moskova’da Rusya’nın arabuluculuğunda görüşmeler yapıyordu. Sorunun üçlü bir kördüğümden çıkarılıp, karşılıklı ve adil tavizlerle çözümlenmesi asıl güç odaklarından ziyade tam da bu üç ülkenin çıkarına olacaktır: Türkiye’nin, Ermenistan’ın ve Azerbaycan’ın.

Burada değinilmeden geçilemeyecek bir durum da gerek Azerbaycan da, gerekse Ermenistan da var olan demokrasilerin sorunlu halleridir. Henüz yeteri kadar olgunlaşmamış demokratik gelişim süreçleri buralardaki iktidarları statükolara daha bağımlı halde tutabiliyor. Azerbaycan’daki iktidarın daha statükocu ve Rusya’ya yanaşan tavrına karşı, muhalefetin iktidarı tam da bu nedenle eleştirmesi ve Türkiye’ye karşı alınan tavrı haksız bulmasını burada hatırlamakta yarar var; Türkiye’nin ve Azerbaycan’ın iktidar ve muhalefetleri karşılıklı bir paradoks oluşturuyorlar. Ermenistan’ın aşırı milliyetçi partileri ise gelinen çözümsel aşamalar karşısında doğal reflekslerini göstermekte geç kalmıyorlar. Durumlardaki değişmelerin kendi iktidarlarını nasıl etkileyeceğini bilemeyen hegemon iktidar odakları statükoya daha yakın durabiliyorlar veya sorunların çözümünü daha milliyetçi paradigmalar etrafında görüyorlar. Oysa artık hepimiz biliyoruz ki sorunlara milliyetçi çözümlerle yaklaşmaya çalışanlar, o sorunlara yeni kördüğümler atmaktan başka bir sonuç elde edemezler.

Ferruh Erkem
14 Mayıs 2009

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.