'Devlet Sınıfı' kavramı üzerine

03 Mart 2012 19:43 / 2044 kez okundu!

 


Asya Tipi Üretim Tarzının aşırı bir yorumu

Devlet üzerine yapılan kuramsal tartışmaların uzun bir geçmişi vardır. Marx’ın Bonapartist Devlet tahlilinden başlayarak (Esas olarak önünde İşçi sınıfı başkaldırılarına karşı acımasız yöntemlerle saldıran despotik Avrupa Devlet iktidarları vardı), Lenin’in “Devlet ve Devrim”inde işlediği Mutlakiyetçi ve otoriter devlet modeli (Esas olarak Rus Çarlık Monarşisinin despotik yüzü vardı örnek olarak önünde) çözümlemesiyle devam eden bir kuramsal çözümleme dönemi bu uzun başlangıcı simgeler.

Bu devlet tahlilleri elbette ki, daha sonraki toplumsal ve politik mücadeleler içinde gelişen devlet kavramının geliştirilmesinin de önünü açmıştır. Gramsci ile başlayan süreçte, Batı Marksizmi içinde de konu tartışılmış, Devlet Tahlilleri daha ileri noktalara taşınmıştır. Ama Devlet tahlillerindeki tartışmaların önünü açan da Altyapı-Üstyapı kavramsalına getirilen yeni açılımlar olmuştur. Burada Ekonomi ve toplumsal yapının üstyapıyı, yani devleti, kurumlarını, politikayı-iktidarı, ideolojiyi ve bir bütün olarak kültürü dolaysız olarak belirleyip belirlememesi olgusu temel tartışma noktasıdır. Ortodoks Marksizm ile Batı Marksizmi arasında, bu konudaki temel ayrım tam da bu noktada ortaya çıkmıştır. Batı Marksizminin bu konudaki temel tezi: Üstyapının Altyapıdan göreceli bir bağımsızlığa sahip olduğu, sınıflar arası işbölümünü, sınıfların kendi aralarındaki mücadele protokollerini düzenlediğini, üretim güçlerinin önünün açılmasını, sermaye birikiminin sorunsuz işlemesini sağladığını ve bunları yaparken, klasik marksizmin kendisine biçtiği edilgin rolden çok daha fazlasına sahip olduğudur. Genel olarak üstyapı özel olarak da Devlet olgusu, toplumsalın içindeki sınıfların birbirleriyle olan ilişkilerini ve mücadelelerini düzenlemekle kalmaz, ayni zamanda erkleri elinde tutan sınıfların lehine ideolojiyi belirlemeye çalışarak, alt sınıflar üzerinde hegemonya oluşumunu sürekli hale getirmeye çalışır. Bu devletin en önemli görevlerinden biridir. Ama çözümlemeyi burada bırakmak, alt sınıfların, sınıflar arası konumlamada sadece nesne olarak ele alınmasına neden olur. Sınıfların toplumsal içinde nesne olarak var olmalarıyla (kendi halinde sınıf), sınıf mücadelelerindeki sınıfların özne anlamdaki varoluşlarının (kendisi için sınıf) arasındaki ilişkinin gözden kaçırılmaması gerekmektedir. Bu iki yön sınıf oluşumlarının diyalektik özelliğini oluşturmaktadır. Bu iki yönden birisine belirleyicilik verilmesi, felsefi olarak idealist bir yönteme işaret edecektir. Felsefi anlamda idealizmin neden olduğu bu bakış açısı, toplumsal gelişmelerde ve çözümlemelerde çok farklı siyasal yön değiştirmelere neden olmaktadır. Bu yazıda bu yön değiştirmelerden biri olan “Devlet Sınıfı” gibi bir kavramı irdelemeye, ATÜT gibi bir tahlilden yola çıkarak bürokrasiye aşırı anlamlar verilmesine ve buradan da sınıf çözümlemelerinde varılan hataları göstermeye çalışacağız.

Feodalizmde sınıfların ve devletin oluşması

Altyapı ve üstyapı arasındaki bu diyalektik ilişki, elbette feodalizmin kapitalizme evrilme sürecinde, üretim ilişkilerinde meydana gelen değişikliklerin ve yapısal anlamda ortaya çıkan politik ilişkilerin kurumsallaşması sürecinde oluşturur devlet dediğimiz yapıyı. “Ortaçağ devleti” diye bir yapıdan bahsetmemiz, modern devlet oluşumu ile kıyaslandığında ne kadar eksik bir yapıyı oluştursa da, feodalizmin içinde gelişen toplumsal ilişkilerin devletin organlarını yavaş yavaş oluşturduğunu söyleyebiliriz. Bunu söylerken unutulmaması gereken temel bir nokta olduğunu düşünüyorum: Sınıfların oluşumunda, özellikle 1100-1492 arasında soylularla-serfler, efendi ile-köle arasındaki, toprak sahipleri ile köylüler arasındaki toplumsal ve ekonomik ilişkilerin ve mücadelelerin varlığı ne kadar önemliyse, Devletlerin oluşumunda da prenslikler arasındaki ilişkilerin dayandığı hegemonya mücadeleleri, yani savaşlar o kadar önemlidir. Mutlakiyetçi devlet yapılarının süreç içinde oluşması ve ortaya çıkmasında bu güç mücadeleleri etkili olmuştur.

Özellikle Feodalizmde toprak üzerindeki mülkiyet ilişkilerinin değişmesi, küçük toprak sahipliğinin giderek ortadan kaldırılarak, toprakların soyluların elinde toplanarak bir yandan Büyük Toprak Sahipliği toplumsal konumunun oluşturulması, diğer yandan toprakların işlenmesi için köylülere kiralanarak tımar sisteminin başlatılması bu dönemin belirleyici özelliklerindendir. “Kapitalizmin Kısa Tarihi”nde Georg Fülberth Feodalizmin derli toplu bir tanımını verir. “Feodalizm derken, Kuzey, Batı, Orta ve Güney Avrupa’daki toplumların 5. Yüzyıldan 15. Yüzyıla kadarki dönemini, yani topraksız köylülerin ürettiklerin bir kısmına, kullanmadıkları fazlalığa, ekonomi dışında tedbirlerle arazi ve topraklara sahip olanlar tarafından el konulması dönemini (abç)kast ediyoruz.” (Yordam Yay. S:86). Bu kiracı-üreticilerin elde ettikleri ürün fazlasını köy pazarlarına değil ama –bu takas ticaretine daha uygundu- kasabalarda oluşan pazarlara götürüp, buralarda ürününü paraya çevirmeleri ticaret kapitalizminin ilk nüvelerini, kasaba pazarlarının büyümesi ve toprakta karnını doyuramayan köylülerin kasabaya yönelen nüfus hareketleri de kasabaların kentlere dönüşmesini getirmiştir. Kentler de Kapitalizmin oluşmasındaki temel mekanlardır. Buralarda zanaatçılığın-lonca sisteminin ortaya çıkışı, giderek tarımda kiracılığın azalarak, soylu için doğrudan çalışan -hem çiftlikte, yanında, hem de toprakta- bir kesimin ortaya çıkışı bildiğimiz işçi sınıfı ve tarım proleterlerinin atalarını oluşturmaktadır.

Bu oluşum sürecine giden yolda, topraklara el konulması –bu İngiltere’de “Çitleme Sistemi” olarak adlandırılır-, kiracılık sistemi, tarımda tamamen mülksüz bir serf tabakasının yaratılması elbette ki soyluların bu tabakalar üzerine bir zor yöntemi kullanarak olabilir. Gücü ve iktidarı elinde bulunduran soylular, büyük toprak sahipleri bu güce dayanarak zenginliklerini, hegemonyalarını arttırmışlar, bu güce paralel olarak da farklı muhalif gruplarla çatışmalara girmişlerdir. Feodal genişleme isteği ve elde bulunan iktidarı sağlama alma isteği, iktidarı korumak için hazırda bulundurulan askeri gücü sürekli büyütmeyi, bu da bu gücü her zaman hazırda tutmak için gereken masrafı artırmıştır. Bu gereken masraf topraklar içinde yaşayan halka salınan vergilerden toplanmış, bu da soyluya yakın bir hizmetli sınıfının, vergi toplama memurlarının ortaya çıkışına neden olmuştur. İşte bu vergi toplayan -eğitimli- kesimle birlikte, soylunun iktidarını kendi tebaasına karşı ve ayni zamanda farklı soylulara karşı koruyan askeri bir kesim ortaya çıkmıştır. Bunlar, bugün bildiğimiz asker ve sivil bürokrasi kesiminin atalarıdır.

Bu tarihsel gelişmelerle birlikte, “devlet”ler arasında yapılan savaşlar da söz konusu iktidarların en güçlü ellerde toplanmasına neden olmuş, giderek artan merkezileşme, giderek artan bir mutlakiyetçilik ihtiyacına yol açmıştır. Ve mutlakiyetçilik kapitalist gelişmenin artan merkezi-yetçilik ihtiyacına cevap vermiştir. Farklı soylular arasında yapılan büyük savaşlar, özellikle Fransa-İngiltere arasındaki 100 yıl savaşı, tekniğin gelişmesine, merkezi idarenin güçlenmesine ve kapitalizmin gelişmesine yol açmıştır. İngiltere tarımında çok özel şartlara bağlı olarak gelişen ve İngiltere’yi kapitalizmin ve sanayinin gelişmesinde öncül bir duruma getiren durum, tüm dünyanın kaderini değiştirmiş ve Kapitalizm bu ülkeden başlayarak, önce tüm Avrupa ya yayılmış ve giderek tüm dünyaya yayılma sürecine girmiştir. Bugün bu sürece “küreselleşme” adını veriyoruz. Bugün bile Afganistan, Irak, Libya gibi ülkelerde olanları bu sürecin birer parçası olarak okumak gerekir diye düşünüyorum.

Asya Tipi Üretim Tarzı

Önce şunu baştan belirtmek gerekir diye düşünüyorum. Asya Tipi Üretim Tarzı (bundan sonra ATÜT) Marx’ın sadece bir kere elyazması şeklinde değindiği, yaşamı boyunca da bir daha ele almadığı bir konudur. Engels tarafından Marx’ın elyazmalarının yayınlanması ile Grundrisse’de yer bulan bu tahlil, Marx tarafından yaşamı boyunca bir ikinci kez ele alınmamıştır. Bugün çok yaygın kabul gören bir anlayışa göre yanlışlığı çoktan ortaya çıkmış bir tahlildir ve şu da bir gerçektir ki Avrupa Merkezcilik bakışı ile yaralı bir görüştür.

Marx’ın dahi bir ikinci kez ele almadığı, geliştirmediği ve sözünü dahi etmediği bir tahlilin ne yazık ki biz dahil birçok ülke Marksist’ini bu kadar meşgul edip, ülke tahlillerini bir kuram seviyesine hiçbir zaman yükselmemiş olan bu tahlile göre yapmak bizi ciddi yanlışlara sürükleyecektir. Samir Amin’in sözleriyle “Avrupamerkezci Marxçılar dördüncü bir statü olarak (köle-serf ve ücretli emekçi’den sonra-benim eklemem) devlete bağımlı bir cemaatin (”Asya tipi”) üyesi olan üreticiyi uydurdular (“genelleştirilmiş kölelik”). Ama ne yazık ki böyle bir dördüncü tarz yoktur. Var olan kölelikten ve serflikten daha yaygın olan emek ise, küçük üreticinin (ya da köylünün) emeğidir.” (Samir Amin-Avrupa Merkezcilik. S.157-Ayrıntı Yay.)

ATÜT tarzı kavramının ortaya çıkma nedenlerine baktığımız zaman, Avrupa’da feodalizmin gelişmesi sırasında, özellikle Asya ve Orta-Doğu gibi bölgelerde tarımsal ekonominin Avrupadaki gelişmeyle bir paralellik göstermemesi, buralarda toprak mülkiyetininin merkezi olarak imparatorluk mülkiyetinde olmasından kaynaklı şekilde kapitalizme geçişin, yine Avrupa’daki gibi bir gelişme çizgisi göstermemesi öne sürülmektedir. Öz olarak Avrupa dışında, doğuda feodal üretim tarzı ve üretim ilişkileri yaşanmamış ve bu yüzden de genel olarak doğu geri kalmış, uygarlık sürecinin dışına düşmüştür. Avrupa Merkezci bir bakış ile sakatlanmış bu görüşün doğal sonucu olarak da, doğuda ters yönde bir “Doğu”cu-kültürcü bakışın ortaya çıkması olmuştur. Bu şu an için konumuz dışında. Bizi ilgilendiren, Asya’da feodalizmin yaşanmadığı, bu yüzden de merkezi devlet yapılarına ve bu yapıların ürettiği bürokratik-yönetici kesimlere yüklenen aşırı anlamlardır. Bu anlayışın çok doğal bir sonucu, toplumun alt bölümlerinde görülen kesimleri, sınıfları edilgen birer nesne olarak görme algısıdır. Bu toplumsal olguya Devlet gözlüğüyle bakma olarak da anlaşılabilir. Bu, devlet olgusunu her tür toplumsal ve sınıfsal olguyu yok sayarak veya önemsizleştirerek putlaştırma yanılgısıdır. Bu yanılgıda, yaşanan tüm sınıfsal mücadeleler ve sınıfsal oluşumlar yerini sadece bir iktidar oyununa indirger. Halbuki gerek modern devlet’in oluşum biçiminde ve gerekse devletleşme süreçlerinde, devletler var olan toplumsal sınıfların, grupların, ara kesimlerin temsilcisi olarak tarih içindeki yerini almıştır. Her türden Devlet, diğer devletlere karşı güvenlik için asker barındırır, bu askeri güç ile verdiği imaj sayesinde bölgesindeki sermayenin-paranın kendi sınırları içinde birikmesini sağlar. Bu gibi işler için vergi toplar. Böylelikle topladığı bu vergiler sayesinde sermayenin egemenlerin elinde birikmesini sağlar. Egemenliği altında bir coğrafi alanı ve bundan da önemlisi sermaye birikimi için gereksinim duyduğu insan gücünü denetimi altında bulundurur ve bunların emeğinin sömürülmesinin yasallaşmasını sağlar. Bütün bunların yanında egemenliği altındaki tüm alt sınıfların gerek zor ve gerekse rıza yöntemi ile hegemonyalarını sağlar. Görüldüğü gibi Devleti oluşturan tüm koşullar toplumsal sınıflarla ilgilidir ve bu toplumsal sınıfların bir örgütlenmesidir. Burada toplumsalın sadece sınıfları kapsadığı gibi bir indirgemeciliğe kapılmamak ve toplumsalı oluşturan grupların, sınıfların yanında dinsel ve etnik unsuru da kapsadığını unutmamak gerekiyor. Bütün bunların yanında, bunların temel varlık koşulları olduğunu unutarak devlet bürokrasisine “Devlet Sınıfı” kavramsallaştırması yapmak devleti sınıflar üstü görmenin ve aşırı anlamlar yüklemenin bir sonucudur. Ve her türden Toplum Kuramına göre de yanlıştır. “Türkiye gelişmiş kapitalist Batı toplumlarının izlediği yoldan farklılaştığı, farklı bir üretim yapısı ve merkezi bir devlet otoritesi çevresinde şekillendiği ölçüde egemen sınıf Batı’da olduğu gibi burjuvazi değil bürokrasi olmuştur.” (MA Aybar’dan aktarma-Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce, Dönemler ve Zihniyetler. S:148 İletişim Yay.). MA Aybar’ın soyut bir Devlet kuramsallaştırmasının bir sonucu olan bu tahlile, yine kendi partisinden, Behice Boran’dan gelir yanıt, yıl 1962 “Türkiye’de Burjuvazi Yok mu?” yazısında Boran “bana kalırsa bu konuda bazı önemli ayrıntılara daha fazla dikkat ederek Batı’daki gibi bir burjuva sınıfı yoktur ama Batı anlamında bir burjuvazi vardır ve gelişmektedir demek daha doğru olur.” diyecektir. (Aynı yer S:151)

Osmanlı'da Feodalizmin Gelişmesi

Osmanlı'da Feodal gelişmenin varlığını reddetme, özellikle toprak üzerindeki mülkiyet ilişkilerinin merkezi yapısı ve Avrupa Feodalizmindeki gibi yerel iktidar kaynaklarının oluşmaması gibi iki temel nedene yaslandırılmıştır. Ama gerçek acaba öyle midir? Osmanlı'da, topraktaki üretim ilişkilerinde, ticari ilişkilerde ve mülkiyet biçimlerindeki gelişmeler, bir feodal ilişkinin değil, farklı bir üretim ve mülkiyet ilişkisinin, ATÜT’ün gelişmesini mi öncelemiştir?

“Lale devri sonrasında iki önemli gelişme olgunlaşmaya başlamıştı. Öncelikle (abç) , on yedinci yüzyılda hazine için para toplamak amacıyla başlatılan mali sistem, geleneksel gelir kaynaklarını değiştirip ömür boyu sürecek iltizam sistemini (malikane) başlatmış: böylece bireylerin çok sayıda gelir kaynağını tek başına ya da başkalarıyla ortaklık kurarak almalarının önünü açmıştı. Malikane sistemi, İstanbullu zengin bir elit ve bürokrat grubunu güçlendirmişti: bu gruplar vilayetlerdeki iltizam arazilerini satın almış, bu arazileri taşradaki ayana devretmişlerdi. (…)”

“Bu kişiler kendi kapılarını, himaye sistemlerini, yerel siyasi sistemlerini, yerel kültürlerini ve yerel ordularını geliştirmişlerdi.”

"İkincisi, özellikle imparatorluğun batı sahillerinde gelişen yeni bir ticaret dünyasının etkisiyle, bu yerel ayan ve idareciler, iltizamlarını kar etmeye yönelik ticari girişimlere çevirerek güçlendiler.”
(Farklılıklar İmparatorluğu-Osmanlılar, Karen Barkey S:289-290 Versus Yay.)

Bu alıntıda Karen Barkey Avrupa Feodalizmindeki Senyörlere çok yakın bir Toplumsal gruplaşma olarak Ayan’lara dikkat çeker. Merkezi otoritenin sunduğu olanakların, nasıl ayanlar dediğimiz bir yerel iktidar odağını ortaya çıkardığını, bu odakların kendi alanlarında asıl olarak toprağa bağlı ve yanı sıra ticari ilişkileri de kapsayan zenginleşmesinin tam da klasik anlamda feodal ilişkilerin çerçevesini çizdiğini gösterir bize. Çünkü yanı başımızdaki Avrupa artık kapitalizmi yaşamakta ve Osmanlı ile kurduğu ticari ilişkilerle yeni bir bağımlılık sürecini oluşturmaktadır. Fetihlerden elde ettikleri zenginlikler ile ciddi bir tüketici olarak Osmanlı’nın tüketicisi olmuşlar, imparatorluk topraklarındaki ihtiyaç duydukları her türlü hammaddeyi kendilerine çekmektedirler. Özellikle 18. Yy.dan itibaren Osmanlının merkezi yapısının çözülmeye başlamasının nedenleri, dış etken olarak Avrupa Kapitalizminin gelişmesi ve bunun etkileri, iç etken olarak da yerel iktidar odaklarının yatay anlamdaki örgütlenmeleri, birbirleriyle kurdukları ağ ilişkileri ve doğal süreç olarak merkezi otoriteyi güçten düşürmesidir.

Burada 18.Yy da özellikle toplumsal sınıfların hoşnutsuzlukların bir ifadesi olan ayaklanmaların patlak vermesi ve 1808 yılında Ayanlarla devlet arasında imzalanan Sened-i İttifak çok önemli bir dönüm noktasıdır. Tarihçi Norman Itzkowitz bu konuda şöyle yazar: “Sened-i İttifak’ı, zayıf bir devletin güçlü feodal çıkarlarla bir anlaşmaya varması olarak betimleyip Osmanlı devletinin tabutuna çakılmış bir çivi daha…” (Agy S:292-293-Dipnot). Görüldüğü gibi yerel iktidar odaklarının ortaya çıkarak toprakta ve ticarette gücü ellerinde toplamaları, merkezi otoritenin elini ciddi bir biçimde zayıflatmış, İmparatorluk bu güç odaklarını dağıtmak için her tür entrika ve iktidar oyununa girmiştir. Zaman zaman başarılı olsa da, 1695 yılında kabul edilen ömür boyu kiracılık hakkı, 1854 ve 1858 tarihlerinde çıkarılan arazi reformu yasalarıyla, topraktaki mülkiyetin, ömür boyu kiracılık ilişkisi yerini, sahipliğin miras yoluyla babadan oğula geçmesine bırakmıştır. Elbette ki bu durum bir ulufe olarak algılanamaz. Karen Barkey “Arazinin hukuken devlet mülkü (miri) olduğunu unutmamak önemli olsa da, pratikte kullanılma, devredilme ve satılma biçimi özel mülk olmaya yaklaştırmıştır.” (S:327) derken, bu durumu açıklamaya çalışmıştır. Süreç içinde, güç mücadelelerindebu değişimler kademe kademe gerçekleşmiş, yerel toprak ağalığı sistemi yerli yerine oturmuştur. Bu kesimler de Cumhuriyet dönemindeki toprak ağalığı gruplarını oluşturmuştur. Tıpkı İngiltere’deki gibi, bu toprak ağalığı sistemi içinden de önceleri tarım kapitalistleri ve yine süreç içinde ticaret burjuvazisi gelişmiştir.

Görüldüğü gibi Osmanlı’da Ayanlar, 17.Yy dan başlayarak 19.Yy ortalarına kadar gelişen süreçte, merkezi otoritenin zayıflamasına, Avrupa kapitalizminin gelişmesine paralel olarak kurulan ekonomik ilişkilerin düzeyine bağlı olarak toprakta yeni üretim ve pazar ilişkilerinin oluşmasında ve zamanla mülkiyet ilişkilerinin gelişmesinde başat bir rol oynamışlardır. (Bu Ayanların başlıcaları, olarak Karaosmanoğlu, Çapanoğlu, Tirsiniklioğlu, Pasvanoğlu, Tepedelenli Ali Paşa, Alemdar Mustafa Paşa gibileridir. Bunların özellikle Anadolu’da yerleşik olanları Merkezi otorite ile reformlar doğrultusunda işbirliklerine önem vermiş, Balkanlarda olan ve isyan ile oluşmuş Pasvanoğlu ve Tirsiniklioğlu ise açık meydan okumalarla varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu büyük Ayanların hemen hepsi ya kendi başlarına ya da aralarında yatay olarak kurdukları bölgesel işbirlikleri yolu ile daha küçük Ayanları kendilerine bağlamışlar, görevlere atamışlar ve yönetmişlerdir. Görüleceği gibi resmi tarih merkezi otoriteye toz kondurtmamak adına bu yerel iktidar odaklarına, gereken önemi bilinçli olarak vermemiştir.)

Şu da unutulmamalıdır ki gerek iltizam-Mültezim sistemi (Malikane Sistemi) ve gerekse Loncalar aracılığıyla zanaatçılığın gelişmesi Osmanlı’ya has olgular değil, zaman farkıyla Batı Avrupa’da yaşanmış toplumsal ilişkilerdir. Yukarıda da belirttiğim gibi Osmanlı’da yaşanan isyan ve ayaklanmaları (bunların asker ocakları içinde yaşanması, bu ayaklanmalara ayrı anlamlar yüklenmesi için neden olmamalıdır. İmparatorluk içinde toplumsal yaşamın önemli bir boyutu oluşturan bu birimler ve isyanları, tam da toplumsal yaşamın içinde var olan sınıf oluşumlarının ve mücadelelerinin bir biçimi olarak okunmalıdır. Okumayı bu açıdan yaptığımız takdirde, Osmanlı toplumsal yaşamının durgunluğundan değil, özellikle 17.yy sonrası itibariyle oldukça hareketli bir süreçten bahsediyor olmamız doğru olacaktır. Avrupa Feodalizmi ile ilgili önemli araştırmalara imza atmış araştırmacılardan biri olan Chris Wickham ATÜT tartışmaları ile ilgili olarak getirdiği eleştiride, kavramın hatalı olduğunu iddia etmiştir. "…çünkü bu uygarlıklar çoğunlukla bağımlı (yani köylü sınıfını vergilendiren hayli merkezi bir devlet modeli) ve feodal üretim biçimlerini kullanmıştır. Bu toplumlar ne durağandı ne de sınıf mücadelesinden muaftı.” (Aktaran, Marksizm ve Tarih, Matt Perry, S: 32İletişim Yay.)

Sonuç

Avrupa merkezli bir bakış açısıyla değil de, eğer her ülkenin kendi olgun şartlarının bir eseri olarak görülecekse ekonomik ve toplumsal gelişme, o zaman gerek toprağa bağlı feodalleşme süreci ve gerekse ücretli emek ve metalaşma süreci olarak kapitalistleşme süreçlerini yorumlarken, farklılıklara aşırı anlamlar yüklenilmemelidir. Her toplumsal gelişmenin, nesnel koşulların içinde gelişen yeni nüvelerin, gelişmelerinin belirli bir aşamasında yarattığı gerilimlerin sonucu olduğunu, belirlenimci bir çizgiye düşmeden kabul etmek, kavramlaştırmamızın anahtar noktasını oluşturmalıdır. Bu nedenle de ATÜT gibi oluşumunu tamamlamamış bir kavramdan yola çıkarak temel sınıf örüntülerini çözümlemeye çalışmak, bizi ciddi yanılgılara sürükleyecektir. Bu, en basitinden egemen sınıf ilişkileri arasındaki gerilimleri aşırı abartma, toplumsal ilişkileri sadece egemen sınıf ve iktidar ilişkileri olarak ve alt sınıfları edilgin kitleler olarak görme sonucunu verecektir. Egemenlik ilişkilerini, toplumsal ve sınıfsal oluşumun bütünlüklü bir okuması ve mücadelesi olarak görememek ise ister istemez yanlış bir siyasal duruşa neden olacaktır.


Ferruh ERKEM

03.03.2012, İstanbul


 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.