‘Hala Yetmez ama Evet’ mi?

14 Nisan 2012 09:28 / 1336 kez okundu!

 


“Bu -“taktiksel bir politik tavrı, stratejik bir tavra dönüştürme” tavrı-, sosyalistleri sisteme-iktidara eklemlenme tehlikesi ile karşı karşıya bırakacak bir tavır olarak görülmelidir. İktidarın gerek muhafazakarlık ve gerekse demokrasi konusundaki tutum alışlarının hem niteliği, hem de niceliği, sosyalistlerin ve demokratların tavırlarını belirleyecek esas unsurlardır.”

“Yetmez ama Evet” konusunu demokrasi mücadelesi açısından ele aldığımız yazıyı, yukarıdaki paragraf ile bitirmiştik. Ve bu paragrafta da konunun iki yönünün altını çizmiştik. Birincisi bu tavrın taktiksel bir tavır olduğu, ikinci olarak da bu tavrı stratejik bir tavır olarak ele almanın bizi –ister istemez- iktidara eklemleyen bir yanlışa sürüklemesi.

Bu iki unsurdan özellikle birincisi, ikincisinin nedeni-kaynağı olması açısından özellikle irdelenmesi gerekiyor. Özellikle bu sürece gelmeden önce, yani AKP iktidarının, daha iktidar olmadan önceki ülkedeki gerilim kaynaklarına tekrar bakalım. Birinci olarak Kürtlerle yaşanan gerilimin, özellikle devlet kaynaklı çözümsüzlüğün devamlılığı (etnik sorun), ikinci olarak inanç temelli sorunların (devlet-din), Alevi sorunlarının ve gayri-müslüm sorunlarının kilitlenmiş hali (inanç sorunu), üçüncü olarak Avrupa Birliği sorunu ve dördüncü olarak da Kıbrıs sorunu. Bu sorunlardan özellikle Avrupa Birliği ve Kıbrıs sorunlarında AKP hükümetinin geldiği nokta ne yazık ki önceki devlet çizgisinden çok da uzak değildir. Kıbrıs konusunda dönüp dolaşılıp Denktaş çizgisine çok yakın bir çizgiye gelinip oturulmuş, “çözüm olmazsa ilhak” noktasında devlet aklına varılmıştır. AB konusunda ise adım adım konudan uzaklaşılıp, ortada uygulanacak hiçbir kriter bırakılmamıştır. Uzunca bir süredir demokratikleşme adına bir girişimden bahsetmek pek mümkün görünmemektedir. Yargı alanında atılan adımlarda dahi, sorun demokratikleşme-demokrasi gereksinimi olarak değil de, AİHM karşısında ülkenin elinin güçlendirilmesi olarak konmaktadır. Ankara Kriterleri artık bir süs cümlesi olarak dahi kullanılmaz olmuştur.

Bu iki siyasal sorundaki eski çıkmazların ve gerilimlerin devam etmesi ne yazık ki toplumsal sorunların doğru bir biçimde çözümlendiğini bize göstermemektedir. Ülke içinde çok ciddi gerilim kaynağı olan kimlik ve inanç sorunlarında gelinen noktayı ise görmeye çalışalım. Kürt sorununda, Cumhuriyet döneminden bu yana devam eden ve 1960’lardan bu yana siyasal bir sorun olarak da ortaya çıkan bu sorun, çözümlenmek bir yana içine atılan yeni düğümlerle iyice zora sokulmuş, defalarca yaratılan olumlu atmosfer atılan yanlış ve ürkek adımlarla boşa çıkarılmış, Kürt halkı üzerinde uzun yıllardan sonra yeniden, onarılması çok zor güvensizlik çemberi örülmüştür. Kitle psikolojisi anlamında ayrılmanın kaçınılmazlığı yönünde bir toplumsal algının yaratılmasında son derece başarılı olunduğunu söylemek gerekiyor. Evet bu sorunda da bir umut bırakılmadığını –en azından gelinen nokta açısından- görmek önemli. Burada bir parantez açmamız gerekiyor sanırım. Elbette gelinen noktada, Kürt sorununda AKP hükümetine getirdiğimiz bu eleştirilerde, Kürt siyasal hareketinin hatasız bir siyasetle aktör görevini sürdürdüğünü söylemek pek mümkün görünmüyor. Özellikle Arap Baharını yanlış yorumlaması ve AKP ile ilişkilerinde daha kaba bir sol anlayış ve “laikçi” bir çizgiden tavır almaya başlaması dikkate değerdir. Bu tavır değişikliklerinde Ankara grubu olarak bilinen grubun düşüncelerinin Kürt siyasal hareketi içinde etkin olmaya başlamasıyla bir ilgisi olduğu düşünülebilir. Bu, elbette ki ayrı bir yazının konusudur. Bizim konumuz açısından konunun önemi, sadece, hem AKP, hem de Kürt Siyasal Hareketi açısından hataların ve çözüme yönelik beceriksizliklerinin birbirini takip etmesidir. AKP, Kürt siyasal sorunu ile Kürt toplumsal sorununu birbirinden kopararak bu sorunu çözeceğini düşünerek, denenmiş ve başarısızlığı defalarca ortaya çıkmış olan bir politika uygulamayı marifet diye önümüze koymuş, toplumun bu konuda çoktandır edinmiş olduğu toplumsal zekasını küçümsemiş, klasik olarak, “toplumun gerisine düşen iktidar” olgusu bu tarihten itibaren yaşanmaya başlamıştır. Ve AKP bütün ileri adımlarında olduğu gibi bu sorunda da adımlarını yarım bırakarak, çözümsüzlüğe teslim olmuştur. (Birazdan göreceğimiz gibi, ayni şeyi Alevi sorununda da yaşadık.)

Askeri vesayet dediğimiz –ama kesinlikle sadece askeri olmayan- bir derin devlet olgusu ile karşı karşıya gelindiğinde, politik anlamda temel sorun başlıklarına baktığımızda Kıbrıs, AB ve Kürt sorunu konusunda AKP iktidarının geldiği nokta, çözümsüzlüğe teslim olma ve devlet aklı ile hareket etmedir. Sanırım, Derin devlet’çiler, eski bir ironiyle, “düşüncelerimiz iktidarda, biz niye içerideyiz?” diye soruyorlardır, demek geliyor insanın içinden!

Şimdi son yılların en önemli gerilim nedeni olan “inanç özgürlüğü” sorununa gelebiliriz. AKP iktidarının, Derin Devlet yapısıyla olan anlaşmazlığının en üst noktası olan bu sorun, Cumhuriyet Türkiye’sinin kuruluşundan bu yana birikerek gelmiş, pozitivist bir anlayışla dini devletin kontrolüne alarak “devletin dini” yaratılmıştır. Osmanlı’dan kopmanın bedeli olan bu sorun, “inançların ve inanç kurumlarının devlet karşısında özgürlüğü ile devletin dinden ve dini kurumlardan ayrılığı-bağımsızlığı” bakışından farklı olarak kaba bir laikçilik anlayışı ile uygulanmış, böyle bir yorum ve uygulamayla da günümüze katlanarak gelen ve toplumda kutupların oluşmasına yol açan bir gerilim odağı olmuştur. Böylesi bir laiklik anlayışı, örnek olarak alındığı Fransa’da uygulanmamaktadır. Fransa’da Katolik kilisesinin kendi okulları, dini eğitim isteyene dini eğitim verebilmekte, devlet okulları ise laik-bilimsel eğitimini sürdürmektedir.

Biz yine konumuza dönelim. AKP hükümeti ne yazık ki inanç özgürlüklerindeki sorunları çözerken, toplumun muhafazakarlığı benimsememiş ve bundan çekinceler duyan kesimlerini rahatlatmayı da başaramamıştır. Muhafazakar-Laikçi kutuplaşmasının geldiği noktada, toplumsal paranoyaların ortadan kaldırılması ve toplumsal yaşamın özgürlükçü ve eşitlikçi bir yorumuna yol açılması gereken politikaları uygulamakta, hatta gündeme getirmekte büyük oranda başarısız olunmuştur. Alevilerle olan ve uzun bir maraton olan görüşmeler, Alevilerin sorunları konusunda çözümleyici olamamış, AKP kendi tabanı aşamamıştır. Büyük bir hayal kırıklığı olan bu konunun yanı sıra, gayri-müslümlerle ilgili atılan adımlar sınırlı kalmış, Ermenistan sorunu Azerbaycan tarafından kendi politik doğrultusu yönünde tıkanmaya uğratılmıştır. “Güvence benim” güvencesi, dindar nesil yetiştirmenin, devletin dininin yeni ellerde kullanılmaya devam edilmesinin, okullarda dini eğitim düzenlemesinin devlet eliyle ve giderek daha küçük yaşlara doğru çekilmesi, yine devlet okulunda ve yine devlet eliyle Kur’an dersi konulması (seçmeli olup-olmaması çok önemli değil, bütün dinlere ve inançlara yasada aynı hakkın verilmemesi önemli), her geçen gün muhafazakarlığa verilen primin daha da artırılmasının, toplumsal yaşamın otoriter düzenlemelerle ve uygulamalarla daha da gerginleştirilmesinin, gençliğe ve basına yönelik baskı aygıtlarının her geçen gün daha fazla kullanılmasının güvencesi haline dönüşmüştür. Açıkçası yaşanan süreç Mazlum ve Zalim ikiliğinin yer değiştirmesinden başka bir anlama gelmemektedir. İktidarın siyasal yaşamdaki dönüştürücü gücünü bir kez daha AKP özelinde görüyoruz.

Peki, şimdi sorulması gereken soru şu olmalıdır. AKP, hiç mi olumlu bir adım atmamış, hiç mi demokratikleşmeye katkıda bulunmamıştır? Acaba haksızlık mı ediyoruz bu partiye, özellikle Askeri Vesayet dönemi ile, 12 Eylül darbecileriyle, ordu içindeki derin devlet unsurlarıyla karşı karşıya gelirken? Sivil bir anayasa için bu kadar uğraş verirken. Bence işte bizim konumuz açısından sorunun can damarı burası. Elbette ki AKP iktidarı bütün bunları yaptı. Zaten bunları yaptığı ve bunlar için niyeti olduğu düşünüldüğü için “Yetmez ama Evet” tavrı ortaya konmuştur. Siyaset dışı ve ordu kaynaklı bir müdahaleci dönemin sona erdirilmesi anlamında, demokratikleşme doğrultusunda attığı ve atacağı adımlarda, amasız, fakatsız, lakinsiz bir onayın verilmesinden daha doğru bir şey olamaz. Ama bu, bu iktidarın HAYIR’ı hakettiği çok fazla uygulamasının ortada olduğu durumda, “Hala yetmez ama Evet” veya “Evet ama Yetmez” gibi sloganlarla sürdürülecek bir politik tavır olarak görülmemelidir. Yoksa, tekrar belirtmeliyiz ki taktiksel nitelikli olan bir slogan, stratejik bir karaktere dönüşür ve bence bu da sosyalistler açısından iktidara eklemlenmeye neden olacak bir sağ tavrı ortaya çıkarır.

Şüphe yok ki, sosyalistlerin tavrı Muhafazakar (Müslüman)-Demokrat olarak nitelendirdiğimiz bir partiyle olan ilişkimizi, ismindeki demokrat sözcüğünün ortaya çıkaracağı kendi politik tavrının niteliği ile sınırlı tutmaktır. Kemalizme bağlı bir sol’un başımıza ettikleri ortadayken, şimdi de Yeni Muhafazakarlara “bağlı” bir sol’u ortaya çıkarmanın alemi olmadığını düşünüyorum.


Ferruh ERKEM

12 Nisan 2012


Son Güncelleme Tarihi: 14 Nisan 2012 11:26

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.