Direnişe dair notlar - I

09 Haziran 2013 00:37 / 945 kez okundu!

 


Duvarlara “Ya ameliyatlı yerime gelseydi” , “Yok anne biz zaten arkalardayız”, “8 gündür TOMA’yla birlikteyiz, ciddi düşünüyoruz” yazan bir hareket üzerine bir şeyler yazdığıma inanamıyorum.

Cesur, eğlenceli, umutlu ve neşeli.

İlk defa gaz bombasını KESK’in sahte sendika yasasına karşı yanılmıyorsam 2000 yılında Kızılay’da yaptığı gösteride solumuştum. 13 sene olmuş. 13 sene boyunca, çeşitli gerekçelerle polisin defalarca gaz bombaları ile üzerimize saldırdığı gösterilerde bulundum.

Açıkçası, en uzun süren “direniş”in bir saati geçtiğini zannetmiyorum.

“Çiğ köfteye sıkacakmış gibi” elimizde yarım limonlarla sağa sola kaçışımızı düşününce, neredeyse aralıksız dört gün boyunca gaz bombalarının arasında dağılmadan, özgürlükleri için sokağa çıkan bu insanların, bir yandan militanlık düzeyine, bir yandan da bunu eğlenceye çevirebilmiş olmasına nasıl şaşırdığımı anlayabilirsiniz.

Onlarca insanın ağır yaralandığı barikatların bir an bile boşalmamış olması, kadınların belki de sayıca daha fazla yer alması, bu muazzam militanlık düzeyini sağlayanların çoğunun ilk defa bir eyleme katılıyor olması…

Yine de, dağınık da olsa, direniş üzerine aklımdan geçen birkaç maddeyi sizinle paylaşmak istiyorum. Sanıyorum, direniş hareketinin temel özelliklerini anlamak ve önümüzdeki süreçte hareketin içindeki özgürlükçü damarın ana damar haline gelmesini sağlamak şimdi en önemli görev.

1. Hareket neden ve nasıl ortaya çıktı?

Direniş tartışılırken yapılan en büyük hata bu tartışmada ortaya çıkıyor.

Ben yine de öncelikle tahlillerin katıldığım kısmını belirteyim. Evet, bu hareketi sokağa döken temel faktör “bu kadar da olmaz” duygusu oldu. Hükümetin (vahim bir şekilde 1960’da Menderes’ini hatırlatır şekilde*) nobranlığın dozunu inanılmaz derece arttırması, öfkenin birikmesine yol açtı. Her attığı adımı “biz istediğimizi yaparız, siz kimsiniz?” diyerek atması rahatsızlık yarattı. En nihayetinde kentin göbeğindeki küçücük bir yeşil alanı AVM’ye dönüştürme kararını vahşice uygularken “isteyen istediğini yapsın, biz verdiğimiz kararı uygularız” tavrı şalteri attırdı. Bunu yaparken, sadece ağaca sarılan, ellerini kaldıran göstericilere uygulanan polis şiddeti de bir duygudaşlık yarattı.

“Marjinal grup” olmayan, “taşlı sopalı” saldırgan grup olmayan insanlara uygulanan şiddet, toplumun büyük kesiminde duygudaşlığı güçlendirdi.
Buraya kadar tamam. Peki, bu insanları sokağa iten, delirmiş bir polis gücüne karşı sokak savaşlarında en ön safa çeken şey ne?

Bu kuşak, yenilgi yaşamamış bir kuşak. Bunu aslında çok uzun zamandır söylüyorduk ve gerçek anlamıyla Türkiye’de ilk kez tarih sahnesine çıktı. Bu kuşak ne 80 darbesini, ne 1989’da Berlin Duvarı’nın çöküşünü gördü. Bu kuşak, yani Taksim’de günlerce polis vahşetine karşı mücadele edip, polisi Taksim dışına iten kuşak, zaferlerin ve mücadelenin kuşağı.

En iyi ihtimalle 1999’daki Seattle gösterisinin ve ardından gelişen devasa antikapitalist hareketin kuşağı.

2003’te bütün dünyayı sallamış üstelik Türkiye’de hükümete geri adım attırmış savaş karşıtı hareketin kuşağı.

Hrant Dink cenazesinde “Hepimiz Hrant’ız” diyerek yürüyebilen bir zamanın kuşağı.

Wall Street işgallerinin, Mısır Devrimlerinin kuşağı.

Mısır devrimini canlı yayınlarla izlemiş bir kuşağın polis gücünden korkmaması çok anlaşılabilir.

2. Erdoğan’ın lağımı

AKP hükümeti, neo-liberal muhafazakâr sağ bir hükümet. Eylemlerin başlangıcı da aslında bu hükümetin temel karakterine karşıydı: Kentlilerin vergileri ile finanse edilen yaşam alanlarının kentlilerden koparılıp özel sermayeye peşkeş çekilmesi. Zaten uzun zamandır öfkeyi biriktiren temel faktörlerden biri de “kentsel dönüşüm” adı altında devam eden bu saldırılardı.

Ne var ki AKP, hükümet ve Erdoğan’ın pervasızlığının ardında yatan temel faktör “iktidar deliliği”nden öte bir şey. Elbette, Erdoğan başkanlık sürecinin suya düşmesi nedeniyle sinir sınırlarını aşmış olabilir ama bundan ötesi var.

Bugüne kadar, “neo-liberal muhafazakâr” bir parti olarak, kitleleri “toplum mühendisliği” ile yönlendirebileceklerini düşündüler. Bunda da çok büyük oranda başarılı oldular. %50 oy alan bir partiye oy veren özgürlükçüler olduğu gibi milliyetçi muhafazakârlar da olduğunun bilincinde hareket ettiler. Kürt sorununda ufacık adımlar atarken; bir yandan da Sevan Nişanyan’a ceza verdiler, alkol yasağı getirdiler. “Oradan biraz adım atıyorsak, buradan biraz geri çekeriz” diyerek toplumu masa başında dizayn etmekte olduklarını zannettiler. Geleneği kitle hareketine yaslanan bir siyasal akımdan gelseler de, toplumu yönlendirme arzusu ellerinde patladı.

Şimdi, muhafazakâr sağcıların her zaman yanlarında taşıdıkları çeyiz sandığını açtılar. Irkçılık, özgürlük düşmanlığı, otoriteye itaat çağrıları ve komplo teorileri ile direnişe yanıt vermeye ve tabanlarını konsolide etmeye çalışıyorlar. Bugüne kadar ulusalcıların ağzından düşürmediği “dış güçler” yalanına bile sarılmakta beis görmüyorlar.

Hatta işi o kadar ileri taşıdılar ki, 28 Şubatçıların taktikleri ile direnişe yanıt vermeye çalışıyorlar. 28 Şubatçıların “Seks skandallı tarikat” yalanları varsa, AKP’nin “bayrak yakan eylemci” yalanları var. 28 Şubatçıların “Okulda namaz kıldılar” haberi varsa, AKP’nin “camide bira içtiler” haberleri var.

3. Müslümanların bölünmesi

Dindarlar arasında uzun zamandır özgürlükçü bir damar gelişiyor. Bu damar, muhafazakârlarla arasındaki mesafeyi gün geçtikçe açıyor. Sadece Antikapitalist Müslümanlar gibi örgütlü güçlerden bahsetmiyorum. 7’den 70’e çok geniş bir Müslüman kesim, temel kimlik olarak Müslüman olmanın yanı sıra “özgürlükçü” ve hatta “solcu” olarak kendini tanımlıyor.

Tıpkı solun Hrant Dink cenazesinde, 27 Nisan muhtırasında yaşadığına benzer bir bölünme, direniş sürecinde Müslümanlar arasında yaşanıyor. Amasız, fakatsız özgürlükten yana olan Müslümanlara bu süreçte büyük iş düşüyor. AKP tabanını kazanmadan direnişin ilerlemesi ve kazanması mümkün değil.

4. Kürdistan batıya taştı

Milyonlarca insan medyanın olaylara ilişkin tutumunu hayretler içinde gördü. “Sıradan” vatandaşların, çok basit temel insani talepler yüzünden nasıl teröre maruz bırakıldığını ve üstüne bir de haklarında nasıl yalan haberler yapıldığını gördü. Göstericilerin nasıl şeytanlaştırılmaya çalışıldığı görüldü. Batıdaki kitleler için, 30 yıldır Kürdistan’da yaşanan savaşın çok kısa ve düşük dozda da olsa bir benzerini yaşamış olmak çok aydınlatıcı bir “deneyim” oldu. Şimdi Batıdaki kitlelerin hiç değilse önemli bir kesiminin Kürtlerle duygudaşlık içinde olduğuna şüphe yok.

5. Koordinasyon, Politik müdahale

Eylemlerde muazzam bir yaratıcılık ve militanlık vardı. Örnek vermeye gerek var mı? Taksim’in dört bir yanındaki sloganlar ve barikatlar zaten yeterli. Ne var ki, koordinasyon aynı ölçüde güçlü değildi. Özellikle iller arasında bir bağ kurulamadı. Sendikaların, çok önceden ilan edilmiş grevi (daha doğrusu yürüyüşü) eylemle birleştirmesi dışında bir etkisinin olduğunu söylemek de çok zor. Direnişin merkezi bir odağı olmadığı zaten çok açık.

Merkez medyanın olayları aktarmaması yüzünden sosyal medya dışında Ulusal Kanal ve Halk TV gibi Türk milliyetçisi kanalların izlenme oranları inanılmaz arttı.

İlk günler ortalıkta olmayan yeni-faşist İP ve milliyetçi CHP gibi partiler “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” türü sloganlarla müdahale etmek istediyse de özellikle direnişin merkezi noktalarında çok başarılı olamadılar. (“Kimsenin askeri olmayacağız” sloganı kadar duvara yazılan “Mustafa Keser’in askerleriyiz” yazısı da bu müdahalelere iyi bir yanıt!)

Ne var ki, antikapitalistlerin müdahaleleri de yeterli ölçüde değildi. Çok daha koordinasyonlu, talepler ve politik hat için tartışan ve aynı zamanda militan bir antikapitalist odağın eksikliği çok ciddi şekilde hissedildi.

6. Şiddet, kimin şiddeti

Şiddet tartışması çok yaygın değil aslında. Ne var ki gösterilerin bütününün, en ağır zamanda bile barışçıl olduğunu ısrarla vurgulamak gerekir. Çarşı’nın kepçesinden, üç metrelik barikatlara, direnişçilerin, polis şiddetine karşı “direndiğini” sürekli hatırlatmakta da fayda var.

Göstericiler, şiddet uygulamak isteseydi, uygulayamaz mıydı? İki günde gaz maskeleri, gözlükler edilenen, solüsyonlar hazırlayan, barikatlar kuran, revirlerde dikiş atan insanların; Molotof kokteylleri, ev yapımı silahlar falan hazırlayamayacağını kim düşünebilir?

Çok açık: Göstericiler, bunu tercih etmedi.

Göstericiler, 250 gram ağırlığında gaz bombası kapsüllerini ateşli silahlarla hedef gözeterek ateşleyen, bu sırada korkusundan titrediği için de kask numarasını kapatan polise karşı bu kapsülleri geri fırlatarak kendini savundu.

Gösteriler devam ederken sokaktaki terörü organize eden Emniyet, bu terörü para karşılığı gerçekleştiren kişiler de Polis idi.

Polis sadece 2.500 tl maaş için; kalkanlar, kask, özel kıyafetler, gaz bombaları, telsizler, TOMAlar, Akrepler ile donatılarak sokakta terör estirirken, ailesinden istediği ayakkabı parası ile derme çatma bir gaz maskesi ve gözlük alarak bununla özgürlüğünü korumak için inanılmaz bir şiddete karşı koyan genci kıyaslayanın zekasına da ayrıca tüküreyim.


Ersin TEK

08.06.2013

* 1960 darbesini hazırlayan koşulları, Menderes hükümetinin kendisi yaratmıştı. Nobran ve baskıcı tutumu, toplumda –ilk kez tecrübe edilecek olmasının da verdiği rehavetle- darbeye uygun bir zemin hazırlamıştı. Elbette, en iğrenç ve baskıcı parlamenter demokrasi bile darbeden evladır. Ne var ki, darbecilerin beslendiği iklimi yaratan da bu iktidarların kendisi olabiliyor. Eğer, Erdoğan hükümeti darbecilerin alanda olduğundan ve bunun bir “zemin hazırlığı” olduğundan şüpheleniyorsa derhal aynaya baksın. Zemin hazırlayan da kendi kuyusunu kazanda kendisi. Ayrıca, direnişimizin ezici çoğunluğunun darbe karşıtı olduğunu da biliyoruz, yemezler.

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.