Yeni Anayasa sürecinde 'Birey ve Devlet'

03 Eylül 2012 16:39 / 1534 kez okundu!

 


Ülke olarak, bir yandan hepimizin bildiği, yaşadığı sorunlarla boğuşurken, bir yandan da bu sorunlara köklü çözüm getirmesini beklediğimiz yeni bir Anayasa yapma sürecindeyiz. Bu durum, 90 senede ayağımıza gelen en önemli fırsat. İlk defa bir Anayasa'yı sivillerin kendi elleriyle yapması fırsatı doğmuştur.

Bu süreçte, bana göre en temel sorun, ülkeye 80 yıldır egemen olanların, 80 yıldır uygulaya geldikleri devletçi sistemin ta kendisidir. Kimisi bunu açıkça savunur. Kimisi de dolaylı olarak savunur. Dolaylı olarak savunanların en büyük taktiği bataklığı değil de sivrisinekleri önümüze çıkararak bunu yapmasıdır. Hepsinin ortak noktası, devletçi sistemi korumak ve kollamaktır, ama, fakat vs vs... bağlaçlarının arkasından yazdıkları cümlelerle.

Hepimizin farkında olduğu üzere 80 yıldır üzerimize giydiğimiz elbise artık bize çok dar gelmektedir. Artık bu elbisenin içine sığmıyoruz. Bu elbisenin bünyeye uydurulması için zaman oldu bünyenin bazı organları kesildi, zaman oldu bünyenin uydurulmak istenen ayakkabıya girmesi için çekilen acıların unutulması amacıyla bol miktarda uyuşturucu verildi vs vs...

Ama vardığımız aşamada, tek tip insan ve tek tip toplum yaratma, tek tip kurumlar yaratma, tüm ülkeyi bir takım insanların ve düşüncelerin karargahı gibi görme anlayışları artık kabul edilemeyecek noktaya geldi. Bunu gene eski anlayışlarla sürdürmek için direnmek, insanlığa karşı olan bir pozisyonda duruş göstermek demektir bana göre.

Bugün topluma biçilen İslam anlayışı kabul görmüyor. Buna İslamın içinden itirazlar yükselirken İslamın dışından da sesler artık susturulmayacak noktaya geldi. Toplumda cinsiyetler arası eğilimler artık kalıplara sığmayacak noktaya geldi. Toplumda dikte ettirilmeye çalışılan düşüncenin dışında bir dolu düşünce doğmaya başladı. Topluma dikte ettirilen dil anlayışı iflas etti. Toplumun tek ırktan olduğuna dair bütün teoriler allak bullak oldu. Toplumda yok farzedilen ve görmezden gelinen kesimler kendilerini fark ettirmeye çalışıyorlar vs vs vs...

Yani topluma kabul ettirilmeye çalışılan 80 yıllık anlayış lime lime oldu.

İşte bu noktadan sonra toplum olarak, toplumda var olan bütün kesimler, anlayışlar ve onların kurumları ile yeniden biraraya gelerek, yeniden bir konsensus oluşturup, yeni bir toplum olarak, yeniden birlikte yaşamanın önünü açmalıyız. Yoksa esas tehlike (bölünme korkusu) bu noktada başlayacak.

Demokrasi hep "çoğunluğun azınlığı yönettiği" bir sistemin adı olarak kavransa da bana göre sadece böyle algılanması çok eksik hatta "faşizmle özdeş" bir anlayıştır diyebilirim. Demokrasi "çoğunluğun iktidarı ele geçirdiği zaman" azınlık üzerinde istediğini yapabilen rejimin adı değildir.

Demokrasi "azınlığın haklarını koruyan, onların haklarını kullanabilmeleri ve kendilerini yeniden özgürce üretebilecekleri" rejimin adıdır diye düşünüyorum.

Ancak bu noktada devletin önemli bir rolü vardır. Öncelikle devlete bir rol vermek ve ona bir anlayış vermek zorundayız.

Devletin; diğer devletler ve uluslararası kuruluşlarla olan ilişkileri ve yine devletin fertlerle olan ilişkileri ile fertlerin veya kişilerin birbirleriyle olan ilişkilerini düzenleyen kuralların bütününe "hukuk" denildiği gibi bu kurallara uymayı taahhüt eden ve uyan devlete de "hukuk devleti" adı verilir.

Bu tanımdan da anlaşıldığı gibi hukuk devleti demek anayasası, kanunları olan devlet demek değildir. Her devlette hatta totaliter devletlerde bile bu tür düzenleyici kurallar mevcuttur.

Devletin fonksiyonlarından en önemlileri devletin düzenleyici ve denetleyici olmasıdır. Devlet kendi organları arasındaki uyumu ve toplumsal düzeni bu sayede sağlar. Devlet kural koyar. Bunu yaparken de otoritesini kullanır. Buraya kadar olan, devletin kural koyuculuk vasfına pek itiraz eden olmamıştır.

Ancak; zamanla başkalarına kural koyan devlet ciddiyetini ve güvenilirliğini göstermek için kendi fiillerine de kural koymak suretiyle “otolimitasyon” yani kendi kendini sınırlama yoluna gitmiştir.

En büyük erki elinde bulunduran ve bunu hiç kimseyle paylaşmaya yanaşmayan devletin, kendi fiillerini kendi rızasıyla sınırlandırması ve buna uyması ne ölçüde ciddi olabilir? Çünkü bu kurallara uymaya zorlayacak ikinci bir güç yoktur.

İşte hukuk devleti bu erdemliliği gösteren devlettir. Yani kural koyan, koymuş olduğu kurallarına uymayı taahhüt eden ve sözünde durarak koymuş olduğu bu kurallara uyan devlet HUKUK DEVLETİDİR.

Hukuk devletinde hukukun üstünlüğü esastır. Bu erdemliliği gösteremeyen devletler hukukun yerine ideolojileri yerleştirerek onların vazgeçilmezliğini, üstünlüğünü ikame etmeye çalışmaktadırlar.

Hukukun üstünlüğü ilkesi bizi demokrasiye götürmektedir. Demokratik devletlerde ideolojiler söz konusu değildir.

İdeolojik devletlerde, ideolojinin üstünlüğü esastır. İdeolojinin ilkeleri vazgeçilmez, tartışılmaz ve hatta değiştirilmesi teklif dahi edilemez. Fikirler ve haklar ilkelerle sınırlıdır, çatıştığında ilkeler tercih edilir. Dolayısıyla ferdin hakları ve hürriyetler bu ilkelerle ters düşemez. Bu ilkelerle muhalefet etmek ideolojiye karşı çıkmak, dolayısıyla devlete isyan etmek demektir. Bu ise vatana ihanet suçudur.

Meselenin en can alıcı noktasına değinmek gerekirse, bu tür ideolojik devletlerde kamu personeli ve özellikle memurlar devletin bu ideolojisini benimsemek zorundadırlar. Bu ideolojiyi her vesileyle korumak ve kollamak onların görevidir. Bu görevin ihmali vatana yani ideolojiye ihanet suçtur.

Ülkemizde olduğu gibi memurların tarafsızlığı ilkesi ideolojik devletlerde uygulanamaz. Memur ister istemez taraf olmak zorundadır. Hukuk devletinde, memurların tarafsız olması, memurun hukuku benimsemesi ve uygulamasıdır.

Memurların tarafsız olması ilkesinin, ideolojik devletlerde uygulanmaması en önemli insan hakları ihlallerinden birisidir. Ülkemizde memurların özellikle bürokrasinin ideolojik olması, bu ideoloji uğruna, onların hukuka aykırı kaba ve ilkel davranışlar sergilemesine neden olmaktadır.

Ne yazık ki bu tür davranışlar ideolojinin kalın perdesi altında gizlenmekte, devlet adına suçlar işlenmekte, demokrasi her on yılda bir bu ideolojiye kurban edilmekte ve hala milenyumlu yıllarda, bu davranışlarla iftihar edilmektedir.

Çağdaş devlet, ideolojilerden arınmış, hukukun üstünlüğünü benimsemiş devlettir. İnanç ve fikir hürriyeti, teşebbüs hürriyeti ile birleşerek kalkınmayı ateşler.

Yeni anayasa sürecinde ilkeler bu hürriyetlerin kullanılmasında bir engel olmaktan çıkarak, içgüdülerimizden, ideolojilerimizden sıyrılıp masallara inanmayı bir kenara bırakarak, hamaseti ve husumeti bir kenara bırakıp, ortak noktalarımızı çoğaltmayı ve bireyi esas alan anlayışı temel almayı denersek, insanlık için faydalı bir şeyler yapabiliriz diye düşünüyorum.

Sevgiyle kalın.


Ergün EŞSİZOĞLU

03.09.2012

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.