Kısa Öykü, Hız, Yavaşlık ve Eski Zaman Hayaletleri

07 Haziran 2015 23:53 / 1327 kez okundu!

 

 

20. yüzyıldan 21. yüzyıla uzanan zamanın karmaşık dinamiklerini genelde sanat, özelde edebiyat, daha da özelde öykü ve kısa öykü üzerinden okumaya kalkmak, biz onu netleştirdikçe yeniden kayganlaşan bir çerçeve ile karşılaşmamız anlamına gelecektir. Modernite, postmodernite, küreselleşme dizgesindeki zaman dilimine dair her okuma, sıçramalar, sapmalar, etkileşimler, reddiyelerin göz alıcı hızlı dünyasında ve her şeyin değiştiği yanılsamasının tam da orta yerinde eski zaman hayaletleriyle karşılaşmaya cesaret etmek demektir. Böyle bir süreç, özgürlüğü yakaladığımızı sandığımız anda kendimizi yeni hapishanelerin orta yerinde bulmayı, saatler gece yarısını vurduğunda ışıltılı elbisemizin yamalı bir çuvala, görkemli arabamızın bal kabağına dönüştüğünü görmeyi  göze almamızı gerektirir. Hızı ve değişimi ardına alan modern zamanların  bir üretme hali olan edebiyat ve kısa öykü konusunda altyapı kurmak için yola çıkılan tüm deneyimlerin de, bu tür hayal kırıkları ile karşılaşması kaçınılmazdır.

 

Hayatın hızlanma halinin, 19. yüzyılda çarkların dönmeye başlamasıyla ortaya çıktığı düşünülse de, asıl hızlanma halinin iki dünya savaşının geride bırakıldığı 20. yüzyılın ortasından, hatta bu yüzyılın son çeyreğinden sonra yaşandığını saptamak yanlış olmayacaktır. Geleneksel üretim mekânının yerini fabrikanın alması, binek araçlarının yerini trene ve buharlı gemilere bırakması, endüstri kentlerinin gelişmesi gibi olgularla temsil edilen Endüstri Devrimi, zaman kavramını ve hareketin anlamını dönüştürürken sanat, felsefe, mühendislik, mimarlık gibi alanları da hız olgusunun üzerinde düşünmeye sevk etmiştir. Makinelerin devinimiyle bütünleşen yeni bir şey yaratma heyecanı tüm bu alanlara olanaklar açsa da, onları çeşitli bataklıklara da sürüklemiş, yenilik üzerinde parıldayan ışıkların yarattığı güç duygusu, yaratıcıları  kaçınmak istedikleri tüm eski zaman hayaletleriyle yüz yüze getirmiştir. İki büyük  savaş ve ardından yaşananlar bu olgunun en somut göstergeleridir.

 

Çeşit çeşit sanat akımının çarpıcı üretimlerle gündeme getirdiği hız olgusuna  rağmen geleneksel dünyanın dingin ruhu, 20. yüzyılın uzun zamanında modern yeni dünya ile birlikte yaşamayı sürdürmüştür. Dünyayı gerçek anlamda hızlı kılan, bir devrim olup olmadığı henüz tartışmalı olan bilişim teknolojisinin gelişimi ve uzayın, yeraltının hatta zamanın derinliklerine gitmeyi vadeden ulaşım teknolojisinin arayışları ile silah, para, kültür vb. olgular tarafından yaratılan yeni piyasalardır. Piyasalar tüm sanat alanları gibi edebiyatı da metalaştırırken kısa öykü gibi yollar, kimi zaman bir karşı duruşun, kimi zaman bir kaçışın, kimi zaman da kazanmaya odaklı bir teslimiyetin aracı olmuştur.

 

Kısa öykü için de, sanatın her türlü arayışçı biçimi için de en korkunç hayaletler “savaş” ve “sahne”dir. Kolkola yaşayan bu iki hayalet, varlıklarını insanın içinden dışına ilerleyen bir yolda çoğalttıkları için her devirde ortaya çıkmakta ve tozu dumana katarak yarattıkları iktidarın gücüyle insanın ürettiği her değeri bozundurmaktadır. İçerdiği ekonomiyle birlikte tüm alanlar gibi sanat alanında da bozundurucu bir etki yapan ve kendisinin yanında durarak kazanacak olanlara her şeyin sahnesiyle birlikte sanatın sahnesini de vadeden savaş, en devrimci, en anarşist yaklaşımları tüm dönemlerde bünyesine çekmeyi başarmıştır. İmkânsızı sanat alanının içinde aramaya kalkanların belki de en büyük hayal kırıklığı, 20. yüzyılın başında eski dünyanın köhnemiş düzenini yok ederek yeni bir dünya yaratmak üzere ortaya çıkışlarının üzerinden daha yarım yüzyıl geçmeden bir tarafta faşizmin bir tarafta komünizmin koluna girmeye kalkışan Fütüristler’dir. Belki de buna hiç şaşırmamak gereklidir. Tommaso Filippo Marinetti’nin 1912’de “bir halkın gücünün kanlı ve zorunlu bir ifadesi olan savaş anlayışının değişikliğe uğraması” ya da “çoğunluğun beğenisine bir tokat” ifadelerinde ya da Mayakovski’nin “zamanıdır/mermilerin/müze duvarlarında patlamasının” şeklindeki dizelerinde olduğu gibi savaşçı, saldırgan, yıkıcı bir dil kullanan bir yaklaşımın, kendisini aynı araçla yaratılan bir başka gerçekliğin içinde bulması hayatın ve sanatın doğasının bir gereğidir. Hız, enerji, yıkma, yok etme, yeni bir dünya kurma gibi kavramların yarattığı heyecan ve buna bağlı alkışlarla büyüyen sahnede olmanın coşkusu, “imgeden inşaya” giden yolu tıkadığından o dünya hiçbir zaman kurulamayacaktır. Michel Antoine Burnier, bu kapsamda 1970’li yıllardan sonra iyice belirginleşen hayal kırıklığını “Ütopya sallanan bebekler gibi sallıyordu bizi. Öldü artık ve onu nereye gömdüğümüzü bile bilmiyoruz.” cümleleriyle ifade eder. Patrick Gaumer ise bu dönemden sonra alternatif yayınların soluğunun kesildiğini, özgünlüklerin yok olduğunu ve 1980’li yıllardan sonra “yeraltı” akımının ortadan kalkarak varlığını “yer hizasında” denilebilecek yeni bir akıma bıraktığını öne sürer. Böyle bir süreçte kısa öykünün dünyalar yıktığını ya da dünyalar kurduğunu öne sürmek, bir yanılsama yaratarak egemen düzenin büyük sahnesinin bir parçası olmaya kalkışmaktan başka bir şey değildir.

 

Kısa öykü için bu dönemde asıl yapılması gereken, kısa öykü söylemini olabildiğince yalınlaştırarak o yalınlığın içinde dünya için adaletli bir yol aramaya kalkışmaktır. Bu tür konusunda süregelmekte olan ve her biri birbirinden muğlak köken tartışmalarını büyütmek ya da yapıt ve yazarlara ilişkin iktidar kurucu kronolojiler oluşturmak yerine, kısa öykünün gelişme döneminin dinamiklerini irdelemeye çalışmak hiç kuşkusuz daha anlamlıdır. Bu yöndeki kavrayış arttığında kısa öyküye kendisinden büyük sıfatlar yüklemek konusundaki itici güce dur diyebilmek de mümkün olabilecek, bu yazma biçiminin avangard sanatın tüm maceraları gibi kimi zaman insana ve dünyaya ilişkin hakikatin sahiplenildiği, kimi zaman da yok edici, tahripkâr odakların yanında durduğu gerçeğiyle yüzleşmek mümkün olabilecektir.

 

Hakikat şu ki kısa öyküye dair yaptığımız her tanım, mutlak kılmaya çalıştığımız her tarihsel geçmiş bizi yeni sorularla karşı karşıya getirecektir. Kısa öyküye dair tanımlama edimimizi de, tarih yazma edimimizi de etrafına bakmamayı, olup biteni görmemeyi ve ne olursa olsun kazanmayı vazeden bir hız dünyasının içinde yitirdik çünkü. Zihnimizin içine bir sağanak gibi yağan hazır kelimeler, cümleler, metinler, hakiki bir tanım yapmamızın önünde devasa bir duvarı oluşturuyor. Koşarken çevremize bakmadığımız, yolda karşımıza çıkanları çarpıp yere düşürmeyi salgın bir hastalığa benzeyen bir alışkanlığa dönüştürdüğümüz için kısa öyküye dair oluşturulmuş kayıtların epeyce bir bölümü ikon ve ikona eklemlenme modeli üzerine kurulu resmi bir tarih tevatüründen başka hiçbir şey değil. Kısa öykü yazmakla uğraşacak olanların bu durumda alması gereken en iyi konum, yazarı ve metni önüne katıp savurmaya çalışan hıza direnmeye çalışmak. Hıza direnmenin de iki yolu olduğu söyleniyor: Bunlardan birincisi hızdan daha hızlı olmak ki kısa öykü için en iyi yol bu değil; çünkü koşarken etrafı göremezsiniz; sesleri duyamazsınız. Hızın yarattığı fırtına kendisini rüzgâra bırakanları uçurabilir; ancak fırtına dindiğinde gökyüzü onları olanca gücüyle yere çarpacaktır. Yazmayı sürdürebilenler ise fırtına boyunca yeryüzünün üzerinde sükûnetle kalmayı başarabilenler olacaktır.

 

“Eski-uzun-yavaş dünyayı” yıktığı, “kısa-hızlı yeni bir dünya” kurduğu vehmiyle ortada salınan kısa öykü, varlığını küresel dünyanın yükselen fetişlerinden biri olarak konumlandırmayı ve kendisini sahne ışıklarının en parlak olanının önüne atmayı sürdürürse edebiyat için “anlamlı bir imkân” olmaktan çıkarak “hayal kırıklığı dolu bir yanılsamaya” dönüşecek. O sahnenin asıl yönetmenleri, kirli paralara, kanlı zaferlere, karanlık şöhretlere açılan kapının anahtarlarını ellerinde tutan eski zaman hayaletleri çünkü. O kapıdan girilince çıkış yok; o kapıdan girilince köleleşmek kaçınılmaz. Hızın karşısında, hıza direnerek yaşamak gerekiyor.

 

İyi bir kısa öykü yazmak, iyi bir öykü yazmak, herhangi bir şeyi iyi yazmak istiyorsak önce durmalıyız. Susmalıyız. Eski zaman hayaletlerinin de yeni zaman gölgelerinin de ötesinde bir başımıza kalmalıyız. Hızın da uğultunun da ötesine çekilmeli; yavaşlamalıyız. Yıkmak üzerine de inşa etmek üzerine de yeniden düşünmeliyiz. Rus Şair Aleksandr Blok’un 1918’de söylediği, iyi bir kısa öykü gibi kısacık zamanda okunan ancak okurları  ile çok uzun zaman yaşamış olan sözlerini düşünmeliyiz:

 

Yıkarken eski dünyanın kölesi kalmış oluruz gene: Geleneği durdurmak, onu sürdürmektir. Daha büyük bir kargış ağırlığını duyuruyor üzerimizde: Uyumadan, yemeden edemiyoruz. Kimileri kurmayı, kimileri yıkmayı sürdürecek, çünkü güneş altında her şeyin kendi zamanı vardır, ama ne kurmaya ne de yıkmaya benzeyen bir üçüncü güç doğmadıkça, bizler köle olmayı sürdüreceğiz.”    


(Bu makale yazarının 14 Şubat 2015 Dünya Öykü Günü dolayısıyla İzmir’de sunduğu bildiri ve bu kapsamda daha önce yaptığı çeşitli yayınlardan yola çıkılarak hazırlanmıştır.)

 

Emel KAYIN

05.06.2015

 

Son Güncelleme Tarihi: 08 Haziran 2015 01:02

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.