Kentin şiddeti ve kentin inkârı: Kadın

12 Mart 2015 15:55 / 2501 kez okundu!

 

 

İki büyük dünya savaşı ile daha başka savaşların yaşandığı 20. yüzyıl, insanların eşit oldukları, adaletli bir dünyada onurlu bir biçimde yaşamayı hak ettikleri yönünde onlarca söylemin kurulmasına, belgelerin imzalanmasına tanıklık etmiş olsa da, görkemli ideallerin hiçbiri ne yazık ki gerçek kılınamadı. 21. yüzyılın dünyası oluk oluk kan akan, şiddetin, eşitsizliğin, adaletsizliğin, sömürünün, kazanma hırsının kol gezdiği bir yer ve şiddetin en temel mekânlarından biri de insan uygarlığının en mucizevi kurguları arasında gösterilen kentler.

Geleneksel kentlerin tıkanmış sistemi ve endüstri kentlerinin sağlıksız yapısı karşısında rasyonel ve insan ihtiyaçlarının sağlıklı-dengeli karşılanabileceği bir düzen öneren modern kentlerin, 20. yüzyılın modernist ideallerinin yolundan ayrılmasının üzerinden çok zaman geçti. Kendisi ve tarihi huzursuzluğa gömülü olan insanın bulunduğu yerde idealleri “ideal halleri” doğrultusunda uygulamanın imkânsızlığı bir tarafa, kentlerin havası temiz, yeşili olan, kamusal mekânların ve kentsel olanakların adil biçimde kullanılabildiği, trafiği düzenli akan, aydınlık binaların yer aldığı mekânlar olmasının insanı mutlu etmeye yetmediği çabucak anlaşıldı. Postmodern kırılmadan küreselleşmeye evrilen süreçte ise kentler, heyecan verici dinamiklerin, inanılmaz yaratıların ve üretimlerin mekânları olduğu kadar, sömürünün, yalnızlığın, yabancılaşmanın, ötekileştirmenin ve her geçen gün daha da büyüdüğü halde bir türlü durdurulamayan şiddetin mekânları haline gelmiş durumda. Kentin gündelik hayatına dal budak salan, karmaşık yapısından dolayı izi yeterince sürülemeyen, açık ve örtük biçimde ortaya çıkan şiddetten en çok etkilenenler ise egemen olmayanlar, yani yoksullar, göçmenler, çocuklar, kadınlar, varlıklarını farklı toplumsal cinsiyet formları dahilinde tanımlayanlar, marjinaller, muhalifler….

Kentin şiddeti, fiziksel, ekonomik, psikolojik vb. farklı kategorilerde varlık gösterebiliyor. Cinayetten yaralamaya, tacizden aşağılamaya, emeğin karşılığını vermemekten hakları ve özgürlükleri engellemeye kadar çeşitli biçimlerde oluşan şiddet, doğrudan ya da dolaylı biçimde uygulanabiliyor. Kentin gündelik hayatında şiddetle karşılaşanların uğradıkları ikinci  travma, başlarına geleni anlatmaya kalkıştıklarında karşılarına çıkan toplumsal ya da psikolojik bariyerler ile  hem şiddeti uygulayanlar hem de toplum tarafından geliştirilen inkâr müessesesi. Kent modern zamanlardan bugüne “insan uygarlığının mekânı” olarak ve “politik, sosyo-ekonomik, kültürel erk sahipleri ile uzmanlar tarafından tasarlanıp örgütlenmiş bir ideal” sunulurken, hiçbir zaman gerçeğe dönüşememiş bu tasavvur, kentin içinde olanca irkilticiliğiyle dolaşan şiddetin itirafını engelliyor. Şiddetin inkârı fiziksel şiddetten psikolojik şiddete doğru çoğalıyor. Ortada bir cinayet, aleni bir taciz ya da dayak olduğunda inkâr güçleşmekle birlikte, bu durumlarda bile düzeni korumak isteyen toplumun şiddeti yok saymaya yönelik biçimde işlettiği zihinsel savunma mekanizmaları olanca güçleriyle çalışıyor. Ekonomik ve psikolojik şiddeti kanıtlamak ise çok yüksek toplumsal bariyerleri aşmayı gerektiriyor.

Kentin içinde ortaya çıkan şiddet gündelik hayatın ne kadar içindeyse, inkârı da o kadar ciddi oluyor. Toplumsal sınıf gibi toplumsal cinsiyet olgusu kapsamında da irdelenebilecek şiddet, kentin döngüsü içinde ona maruz kalanlar kadar onu uygulayanların da hayatına geri dönüyor. Egemen eril düzeni örgütleyen aktörlerin şiddetin uygulanmasında da temel rolleri üstlenmesi kaçınılmaz. Erkeklerin başrolde olduğu sahnede onların kurduğu düzene eklemlenmiş ya da o düzeni çeşitli biçimlerde yarmayı başarmış sınırlı sayıda kadının olması, kadınların mağduriyetini azaltmıyor. Kentin çeperinde ya da kıyısında yaşayan göçmenlerin ya da yoksulların şiddetle yüz yüze olabileceğini kabullenmek, korunaksız çocukların başlarına bir şey gelebileceğini düşünmek toplumsal zeminde daha  olası gibi görünürken, gündelik hayatın eşit bireyleri olarak görülen kadınların uğradığı şiddetle yüzleşmek toplum açısından hâlâ çok zor. Kentin kadına yönelik şiddeti, toplumsal sınıflar arasında olduğu gibi merkez ve çeper bölgelerde kimi zaman benzer kimi zaman da  farklı biçimlerde varlık buluyor.

Kentin çeperinde, çözünmemiş ya da yeni çözünmeye başlamış geleneksel yapılar içinde yaşayan eğitimsiz, az eğitimli, meslek sahibi olmayan ya da vasıfsız işlerde çalışan kadınlar, çoğu kere dayak, aşağılama gibi yollarla varlık gösteren kaba bir fiziksel şiddetle karşılaşıyorlar. Şiddet, hem onu yaratanlar hem de ona maruz kalanlar tarafından kısa sürede normalleştiriliyor. Kadınlar kapı önlerinde, erkekler ise kahvelerde, meyhanelerde uğradıkları ya da uyguladıkları şiddeti onun varlık bulma süreci kadar kaba bir dobralıkla anlatıyorlar. Hikâyeler şiddeti hayattan uzaklaştırmak yerine  süregelmesi açısından meşru bir toplumsal zemini yaratıyor.

Kentin modern, merkezi alanlarında yaşayan şık giyimli, okur- yazar kadınlar, merkezin sahte zerafetine yakışan biçimde inceltilmiş, sivriltilmiş, görünmez hale getirilmiş, anlaşılması ve anlatılması daha zor, böyle olduğu için de daha acıtıcı şiddet uygulamalarına maruz kalıyorlar. Fiziksel şiddetle bu kadınlar da karşılaşmakla birlikte, onlara genelde örtük bir formda varlık bulan ekonomik şiddet ve psikolojik şiddet uygulanıyor. Ekonomik şiddet, kadının emeğinin karşılığını alamaması, psikolojik şiddet ise kadının doğrudan ya da dolaylı olarak aşağılanması, varlığının, kimliğinin, üretiminin, yapıtının, tarihinin yok sayılması, görünmez kılınması gibi yollarla varlık buluyor. Merkezin eril iktidarları orada şiddetin olmadığı yalanının gölgesinde büyürlerken kadın varlığı sürekli küçültülmeye çalışılıyor. Kent sahnesinin orta yerinde yaşarlarken karşılaştıkları şiddeti “başkalarının uğradığı bir durum” olarak zihinlerinden uzaklaştırarak hem kendi kendilerine hem de etraflarına yalan söyleyen kadınlar ile şiddetten uzaklaşamamış olmaktan kaynaklı güçsüzlüklerinin öfkesini yeni bir şiddete dönüştüren erkeklerin ortak inkârı, ışıltılı merkez alanlarındaki karnavalın kesintisiz sürmesini kolaylaştırıyor.

Kent, caddelerinde, sokaklarında, meydanlarında, parklarında, çarşılarında, kafelerinde, barlarında, evlerinde, işyerlerinde, hastanelerinde, kültür merkezlerinde sakladığı şiddeti  her ortaya çıktığında, hem egemen örgütlenmesini oluşturan eril sistemi korumak hem de binlerce yıllık insan uygarlığının en görkemli kültürel mekânında olagelenlerin varlık bulmasından duyduğu utancı  unutmak için inkâra sığınıyor. Şiddetin varlığı gibi şiddete uğrayanların varlığı da inkâr ediliyor. Kaldırımlarda kanlar içinde yatan kadın bedenleri, kara gözlüklerin ardına saklanmaya çalışılan morarmış kadın yüzleri, taciz travmasını evlerinin duvarlarının arasına gömmeye zorlanan kadın ruhları, bedeli ödenmemiş kadın emekleri, tarihten ve hafızadan silinmeye kalkışılan kadın yapıtları, şiddeti her geçen gün daha da normalleştiren bir dünyada hâlâ duyabilenler için çığlık çığlık haykırıyorlar.  En büyük soru da şu: Kentin şiddeti daha ne kadar süreyle inkâr edilebilir?

 

Emel KAYIN

12.03.2015

 

Son Güncelleme Tarihi: 12 Mart 2015 17:59

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.