Lotus Çiçeği Olmak

16 Mayıs 2008 21:58 / 2095 kez okundu!

 

Uyku tutmayan bir gecede yatakta dönüp durduğunuzda sabah hiç olamayacak gibi gelir insana. Bir an önce uykunun derinliklerine dalıp düşüncelerden uzaklaşıp gecenin karanlığında yok olmak ister insan. Oysa zihniniz o karanlıkta kaybolup giderken organları


Uyku tutmayan bir gecede yatakta dönüp durduğunuzda sabah hiç olamayacak gibi gelir insana. Bir an önce uykunun derinliklerine dalıp düşüncelerden uzaklaşıp gecenin karanlığında yok olmak ister insan. Oysa zihniniz o karanlıkta kaybolup giderken organlarınız çalışmaya devam eder. Gözleriniz kapalı olsa da kalbiniz, mideniz, akciğerleriniz her zaman çalışır. Öyle ki siz onların çalıştığını bile hissetmeden.



Günlük yaşamımızda da bizler devamlı çalışıyoruz. Sabah erken, kalk, işe yetiş, orada verilen görevleri tamamla, öğle yemeğine geç kalma, beş çayı, servisi yakala derken her gün dolap beygiri gibi aynı yerde dönüp ertesi sabah kaldığımız yerden aynı tempoyla devam ediyoruz. Devam ediyoruz ama etrafımızda dönen olayların farkına varmıyoruz. Belki her gün aynı yoldan geçiyoruz, aynı ağacın altında otobüs bekliyoruz, ya da aynı çiçeklerin kokusunu duyuyoruz ama onların farkına varmıyoruz. Çünkü kendi etrafımızda o kadar hızlı dönüyoruz ki bir an gelip de zıvananın boşalmasıyla kendimizi hiç farkına varmadığımız aslında içinde yaşadığımız gerçek dünyanın içerisinde buluyoruz.


Kuyunun dibindeki kurbağalar dünyayı kuyunun ağzından gördükleri kadar zannederlermiş. Ama hiçbir zaman kuyudan dışarıya çıkamadıkları için gerçek dünyanın büyüklüğünü de algılayamazlarmış. Ne güzel bir hikaye tam da şehirlerde yaşayan günümüz insanını anlatıyor. Hepimiz bir telaş içerisinde çevremize bakmadan dönüp duruyor, yaşama doğru açtığımız pencerenin genişliği kadar çevremizi görebiliyoruz.



Dönmek ya da daha bilimsel bir yaklaşımla devinim sadece yaptığımız hareketlerde değil tüm yaşam birimlerimizde saklı. O nedenle hiç yabancısı olmadığımız ancak kontrol altına alamadığımız bir özellik. Örneğin kanımız kalbimizden çıkarak durup dinlenmeksizin dakikada defalarca kez vücudumuzu dolaşarak tekrar başa dönüyor. Buna büyük dolaşım diyoruz. Bir de küçük dolaşım var. Bunun dışında akciğerlerimiz, oksijen alabilmek için defalarca kasılıp gevşiyor ve atmosferden yaşamamız için gerekli gazları alarak kana veriyor. Ya midemiz, tüm gün boyunca yediklerimizi, içtiklerimizi sindirebilmek için gece gündüz çalışıyor. Ancak vücudumuzdaki devinim bununla da sınırlı değil. Her hücremizde var olan hücre öz suyu da aldığı besinleri taşıyabilmek için hücre çevresinde dairesel bir hareket yapıyor. O halde sahip olduğumuz milyonlarca hücre kendi içinde hareket ediyor.


Devinim biz nefes almaya devam ettikçe sürecek. Biz farkında olsak da, olmasak da. Peki Farkında olmamız bize neyi kazandırır?


Uzakdoğuda lotus çiçeği kutsal olarak kabul edilir. Neden mi? Devinimi simgelediği için. Lotus çiçeği bizim bildiğimiz adıyla nilüferler sularda yaşar. Su ise yaşamın başladığı yerdir. Nilüfer çiçeği sahip olduğu çok sayıdaki taç yaprağı ve sonsuz sayıdaki erkek organıyla da sonsuzluğu simgeler. Çünkü bu organlar spiral bir düzende dizilmişlerdir. Bu spirale baktığımızda iç içe geçen eksenlerin sonsuza kadar birbiriyle kesişmediğini görürüz. İşte bu organlar ne kadar artarsa artsın her zaman kendilerine yer bulabilirler. Lotus çiçeği bu özellikleri nedeniyle Doğu felsefesinde önemli bir sembol olmuştur. Bu anlamda su makrokozmoz, nilüfer çiçeği de onun küçük bir kopyası olup mikrokozmozu temsil eder. Biz de aslında yaptığımız devinimle sonsuzluğu sembolize ediyoruz. Ama günden güne doğadan koparak kendi yarattığımız mekanlar içerisinde yaşamayı tercih etmemiz nedeniyle makrokozmozu olmayan bir mikrokozmoz olarak yaşamımıza devam ediyoruz. Bu nedenle günden güne başkalaşarak makrokozmoza hiç benzemeyen bir mikrokozmoz oluyoruz. Yani lotus çiçeğinde görülen spiral gibi her zaman ileriye gitmek yerine bir dolap beygiri gibi aynı çarkın üzerinde dönüyoruz.


Ne zaman bir nilüfer görsem gözlerim çiçeğin orta kısmına, birbiri içerisine girmiş ve giderek sonsuza doğru yaklaşan bölümüne kayar. Orada önce daireleri izlemeye başlarım. Daha sonra daireleri bir bulmaca çözer gibi takip eder yok olana kadar izlemeye çalışırım. Gözlerim yorulunca suya doğru dalar suyun derinliği içerisinde eririm. Suyun içinde erimiş benliğim bir süre sonra suyun üzerinden buharlaşır, atmosfer karışır. Bulutların arasında dolaştıktan sonra bir yağmur tanesiyle yanağıma damlar. Elmacık kemiklerim üzerinden yavaşça kayan küçük bir su damlası dudağımın kenarından girerek içime ulaşır. Artık daire bir turu tamamlanmıştır.


 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
04 Temmuz 2009 18:29

son yaprak

Sayın Hocam Cenk Durmuşkahya'ya;
Yazınızı okuduğum zaman alışılagelmiş hayat bakışımızın tam zıttında tam karşısında duran koskoca ve güçlü bir benliğin varlığını buldum. Okura bu dersi verebilmek çokta kolay değil. Dilinizin sadeliği anlaşılırlığı çok başarılı ve yazıya homojen olarak yaydığınız düşündürten cümleler, sonrasında gelen bitiş paragrafının tüm yazıyı tamamlayan yoğunluğundan gerçekten etkilendim. Örnek aldığım insanlar arasındasınız. Teşekkür ederim. Hayatımızın göremediğimiz ayrıntıları ta kendimizmişiz aslında.
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.