'Yeni Dünya Düzeni' Orta-Doğu ve Türkiye

02 Aralık 2011 22:47 / 1943 kez okundu!

 


“Tarihten ders almak” diye çok önemli bir deyim var. Gerçekten yaşanmış olaylardan, birikmiş deyimlerden ders alınırsa, yaşanmışlar ve deneyimler de anlamlı olur. “Ders alma” anlayışı, ister kişi hayatında olsun, isterse politik ve toplum hayatında olsun ilerlemeyi gelişmeyi sağlar ve mutluluk getirir. Yok, aksi olursa, gerileme sefalet ve acıya neden olur. Benzer olaylar, tekrar eder, kişi hayatında mutlusuzluğa, politik yaşamda başarısızlığa, baskıya ve toplum hayatında gerilemeye acı ve sefalete neden olur. Onun içindir ki, gerici güçler “tarih tekerrürden ibarettir” safsatasını yayarlar...

Oysa tekerrür eden tarih değil, benzer olayların zaman ve mekan gözetilmeden deneyim ve yaşanmışlardan ders alınmadığı için de, yeni olayların benzer yöntem ve anlayışla ele alınmasından meydana gelen bir durum.

Birinci Dünya savaşında Osmanlı, Almanya yanında yer alarak savaşa girdi. Bu savaş Osmanlı devletinin sonunu oldu. Anadolu halkı içinde sefalet, devlet içinde baskı ve şiddet oldu. Anlaşılıyor ki, şu an Türkiye’yi yönetenler, ne tarihten ders almışlar ve ne de biriken deneyimlerden yararlanıyorlar. Hükümet, Neo-Liberalizmin fırtınasına kapılıp, nereye gideceklerini ve ne tür bir belaya çarpacaklarını dahi hesap etmekten uzak. “Komşularımızla sıfır sorun” deyip, arkasından komşularla hiçbir sorun yokken de, birdenbire “düşman” olmanın mantıklı bir açıklaması yok. Şu an Türkiye'yi, İran ve Suriye ile savaş durumuna getiren, bu talihsiz politikanın bir açıklaması olmalıdır. Bunun için de 30 ve 20 yıllık yakın tarihe bakmadan olanları anlamak ve mantıklı açıklamasını bulmak zor.

Yakın yirmi yılda, dünyada ve Türkiye de neler oldu? 20.yy son on yılında Sovyetler Birliği dağıldı, Doğu Avrupa devletlerinde de önemli politik değişikler oldu. “Reel-Sosyalizm” denilen bürokratik erkler sona erdi. Bir gecede, SB de politik büro toplanıp, “Sovyetleri dağıtıyoruz.” demesiyle birlikte bir gün önce “komünist” olanlar, sabahleyin sermayedarlar olarak uyandılar. Serbest piyasa ekonomisinin militan savunucuları oldular. Kapitalist devlet politikacıları, Gerek SB ve gerek diğer Doğu-Avrupa ülkelerinde olanları keyifle izlerken, ne kadar ahlak dışı ve insani değerlerden uzak olduklarını hepimiz gördük. “Komünizm insan doğasına aykırı bir ideoloji olduğu için komünist devletler iflas etti.” iftirasını aylarca ve hatta yıllarca propaganda malzemesi yaptılar. “Serbest piyasa ekonomisinin alternatifi yok...” Buradaki kara iftira şuydu. Gerek SB de ve gerekse Doğu-Avrupa'da devletler vardı. O devletlerde de, kapitalist ülkelerde olandan çok fark yoktu. Sovyetler Birliği'nde ve Doğu-Avrupa ülkelerinde, devletin tüm kurumları güçlenerek devam ediyordu. Devletin güçlenerek varlığını sürdürmesi, komünist kurama ters bir durumdu. Devletin olduğu bir yerde, komünizmden bahsetmek kocaman bir yalan ve iftiraydı.

Zaman kaybetmeden ABD ve Avrupa’n gelişmiş kapitalist devletleri ve onların ideologları şunu ileri sürdüler. “Soğuk-savaş bitti. Bundan sonra dünya’ya barış, demokrasi ve özgürlük gelecek.” Birçok serbest piyasa yanlısı olan eski “komünist” şeflerde bu kara propagandaya inandılar. Gorbaçov ülke, ülke dolaşarak, bir taraftan para kazanıp zenginliğine zenginlik katıyordu, diğer taraftan anti-komünizm gönüllü propagandasını üstlendi. Bu kara yalan, 1991da SB dağılmasına takip, Hatta ondan bir altı ay önce, dünyanın bir çok bölgesinde sıcak savaşlar meydana geldi. Saddam Kuveyt’i işgal etti. Arkasından ABD Irak’ı işgal etti. Orta-Asya, Balkanlar'da ve Kafkasya'da halklar birbirini boğazladı. Daha bir yıl öncesinde barış içinde ve aynı ülkenin vatandaşları olarak yaşayan insanlar birbirini boğazladı. Halklar resmen birbirine karşı kışkırtıldı, düşman ilan edildi. Türkiye Başbakanı Özal “Gidin oraları bir karıştırın” emrini veriyordu. Bir çok ajan, provokatör Balkanlara, Kafkasya'ya, Orta-Asya ve Orta-Doğu ülkelerine gönderildi. Birçokları Orta-Asya’da ve Azerbaycan'da darbe yapmaya bile kalktılar. Daha doğrusu, Türkiye söz konusu bölgelerde, dünya büyük tekellerinin tetikçiliğine soyundu. Global sermayenin söz konusu bölgelerde yerleşmesinde Türkiye önemli bir rol üstlendi.

“Soğuk-Savaş” bitmişti. Fakat üçüncü dünya savaşı başlamıştı. 20.YY son on yılında ve 21.yy başında olan savaşlarda bir nitelik değişikliği vardı. I.DS ve II. DS. emperyalist devletler arasındaki dünyayı paylaşma kapışmasıydı. Oysa yeni savaşlar, bölgesel ve iç savaşlar biçiminde, halkların birbiriyle kırdırılmasıydı. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı liberal ekonomi dönemine denk gelen bir politikaydı. “Halkları böl ve yönet”. Diğer yandan talebe göre arz, sömürüsüne dayanıyordu. 21.yy'daki savaşlar global sermaye dışında kalmış haklar arasında, bölgesel ve iç savaşlar biçiminde oluyor olacak. Şimdiki politika Neo-liberalizm in sonucu. “Halkları parçala ve yok et!”, sadece çok parası olanlar için lüks tüketim mal ve hizmetler üretimi. Yoksul halklar açlığa ve kirlenmiş bölgelerde yaşamaya mahkum edilecek. Bu politik sonuçlar, 1980 başında dünyada yürürlüğe konulan neo-liberalizm, ekonomi politikanın getirdiği yeni gerici bir süreçti. Dünya çapında, yaşanan büyük bir paradoks vardı. Bir taraftan dünya büyük tekelleri birleşiyordu, Global sermaye oluşuyordu. Büyük sermaye devletleri, her düzeyde ortak çalışıp işbirliği yaparken, suni bir şekilde milliyetçilik körüklenip, destekleniyordu. Sermaye globalaşıyor, halklar alabildiğine parçalanıp, örgütsüz bırakılıyordu.

Bugün artık dünya politikasını G-7 ler ve Türkiye’nin de içinde yer aldığı G-20 belirliyor. Türkiye bölgesinde YDD (Yeni Dünya Düzenin) politikalarını üstlenen bir devlet durumuna gelmiştir.

Türkiye de temel politik ve ekonomik değişiklik, 12 Eylül faşist darbesiyle meydana geldi. 24 Ocak 1980 kararları normal bir burjuva devletinde kolayca uygulanacak karar değildi. Bunun içinde şiddet politikası uygulayan bir devlet erkine ihtiyaç duydu o zamanki burjuvazi. Ne güzel bir tesadüf ki, Dünyada da Neo-liberalizm ekonomi politikası yürürlüğe giriyordu. 12 Eylül 1980 de faşist bir darbe oluyor; “Yours boys done” (sizin çocuklar yaptı). Zamanın ABD Başkanı Jimmy Carter’e CIA başkanı haber veriyor. Türkiye'de 12 Eylülden sonra, rejime devlet şiddeti egemen oldu. Sermaye birikti. Yeni sermaye grupları ortaya çıktı: “Anadolu-Kaplanları”. Bu kaplanlar, yirmi yılda Türkiye’nin en zenginleri oldular. Kaplanların bir de politik partileri olmalıydı, sadece ekonomik olarak güçlenmenin garantisi yoktu. Tek güvence Devletin ele geçirilmesiydi. Bunun içinde Daha AKP kurulmadan önce, birkaç ay önce “AKP iktidar olacak" televizyon kanallarında birinci haber ve gazetelere baş manşet oldu. Ne hikmetse öyle de oldu. AKP iktidar oldu.

11 Eylül saldırının hemen ardından, “ılımlı İslam” politikası ABD ve Avrupa devletleri için bulunmaz bir yeni fırsat oldu. BOP projesine, bölgesel “lider devlet” olarak Türkiye tayin edildi. Hükümet bu teklife dört elle sarıldı. Şu an Türkiye’nin Suriye ve İran'la “düşman” duruma gelmesi, bu otuz yıllık politika görülmeden anlaşılmaz. Türkiye Global sermayenin bir parçası ve o devletlerin politikalarına gücü oranında ortak. Bakalım bunun sonu ne olacak?

Kendi yaratığı krizi dünyanın yoksul halkların sırtına yüklemek isterken, global sermayenin kendi ortaklarından yararlanması sermayenin doğasından gelir. Bu halklara karşı bir gerici politikadır. Bu krizi, halkları birbirine kırdırarak atlatmak niyetinde oldukları kesin… Bölgesel ve iç savaşları kışkırtmak bundan sonra daha da şiddetlenecek…


Bahattin Seven

02.12.2011

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.