Türkiye'de politik sistem kendini yenileyip aşıyor mu?

13 Aralık 2011 18:50 / 1801 kez okundu!

 


Zahmete katlanmadan, tez elden cevap yetiştirenler ve sistemden beslenenler bu soruya “evet” diyenlerin çoğunlukta olduğunu okuyorum ve biliyorum. Bana göre de, sistem kendini yenilemek şöyle dursun, 12 Eylül öncesinden daha da geri bir konumda. Bir sitemin kendini yenilemesi ve kendini aşmasını, taraf olanlar veya muhalif olanların dışında somut politik ve sosyal bir durum belirler. Bunun parametresi de, bir önceki dönemde var olan politik, sosyal ve ekonomik sorunların giderek azalması, çözülmesi ve halktaki mutluluğunun artmasıdır.

Buna baktığımızda, mevcut sistemde bir iyileşme olduğunu söylemek kocaman bir yalan ve yönlendirmedir. Benim yaşımda olanlar hafızalarını biraz zorlarsa, dün var olan sorunların bugün artarak devam ettiğini göreceklerini sanıyorum. Şöyle biraz ileride giden, zamana bakalım. Işık hızında, 12 Eylül 1980 öncesine gidip yetişelim. O zamanı, düşüncemizde canlandırabiliriz. Çünkü bizler canlı tanıklarız. Hafızamız yerinde ise, yaşananların bir kısmını en azından genel hatlarıyla anımsamak mümkün.

1980 öncesi, bizim gençliğimize denk düşen sorunlar neydi? Bundan otuz beş yıl, kırk yıl önce, bizler var olan şu sorunların çözülmesini istiyorduk. Onların düzelmesi için mücadele veriyorduk. Bunun içinde birçok bedeller ödendi. Bu bedellerin en pahalısı ve asla geri dönüşümü olmayan, beş binin üstünde genç insanımızın hayatına mal olmasıydı. O zaman öncelikli birinci politik talebimiz, Türkiye’nin demokratikleşmesiydi. Demokratikleşme deyince, herkesin kendine göre bir algılama değil, bunun yerine evrensel insani değerler temelinde, devletin yeniden yapılanması kastediliyordu. Başka söylersek, politik alanda köklü demokratik değişmelerin gerçekleşmesi talebiydi. Bunun için de somut olarak, demokratikleşmenin önünü kesen, toplumsal ihtiyaçların gerisinde kalan, gerici, yasakçı, otoriter yasaların değişmesi, onların yerine ülkenin sosyal, kültürel ve tarihsel yapısıyla uyumlu, yeni, ilerici, demokratik bir anayasanın kabulü ve o anayasa ile uyumlu yasal düzenlemelerin yapılmasıydı. Değişmenin ve ilerlemenin hayattaki karşılığının bir yüzünde, her türlü araçla düşünebilen insanların düşüncesini açıklamak, örgütlenme özgürlüğü önündeki yasakların kalkmasıydı. Ülkenin sosyal, tarihsel ve kültürel yapısından gelen farklılıkla birlikte var olmak, farlılıklara saygı duyma anlayışına sahiptik. İlerlemenin, değişmenin diğer yüzünde ise, yanlış giden eğitim, sağlık, ulaşım, sosyal güvenlik, halkın güvenli-sağlıklı konutlarda yaşaması talebiydi. Bu taleplerin yerine getirilmesi, demokrasinin olmazsa, olmazlarıydı.

Evet, politik ve sosyal hayata baktığımızda, otuz beş- kırk yıl önceki sorunların bugün fazlasıyla devam etmekte olduğunu görmemek için, ya ahmak olmak gerekir veya hakkı olmadan sistemden beslenen ahlaksızlar olmakla açıklanır. Realite şu; gerek politik alanda ve gerekse sosyal alanda etrafımızın çözüm bekleyen sorunlarla sarılı olduğunu görürüz.

Bugün birçok konuda, 12 Eylül faşist darbesi öncesi politik sorunlar daha da geri konumda. O zaman genel seçimlerde % 10 baraj sistemi yoktu. Bu yüzde onluk barajın seçimlere gölge düşüren, temsil hakkını gasp eden bir anti-demokratik bir uygulama olduğu çok açıktır. Şöyle bir düşünelim, seçime katlan sekiz parti olsun. Bu partilerin her biri % 8-9 oy alsın. Bir tanesi de % 25 oy alsın. % 75 temsil hakkı gasp edildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu nasıl bir demokrasi olur ve buna nasıl serbest seçimler diyebiliriz? O gün TCK var olan, 141, 142 ve 146 yerine, bugün Terörle Mücadele Kanunu var. Tek fark ölüm cezasının olmamasıdır. O gün var olan PSVK kanunu bugün daha da ağırlaştırılarak devam ediyor. O gün, siyasi partilerde milletvekili adayı belirlemek seçimle oluyordu, bugün liderin atamasıyla oluyor. O gün RTÜK yoktu, bugün var. O gün YÖK yoktu, bugün var.

Kanıtlarımızı biraz daha açıklayarak sürdürelim. Bugün ülkemizin en yakıcı, çözülmesi ertelenmez sorunu olan Kürt Sorunu, o gün demokratik barışçı yollarla çözümü tartışılıyordu. Bugün bu sorundan dolayı, kirli bir savaş devam ediyor. Bu savaşta binlerce gencimiz (Kürt-Türk fark etmez) hayatını kaybediyor. Ayrıca silahsız, demokratik yollarla politika yapan, binlerce Kürt tutuklanmış. İşte KCK operasyonları. Bu ne tür “ileri demokrasi”dir?

Biraz da sosyal ve ekonomik alandaki sorunlara bakalım. Eğitim alanında; eğitim temel bir insan hakkıdır ve devletin asli görevleri arasında olması gerekir. Ülkemizde çocuklarımız ana okula başlarken, özel paralı eğitime tabi tutulması, eğitimin devletin zorunlu hizmet görevi olmaktan çıkarılıp, bir getirim aracı durumuna dönüştürülmesi bugün sıradan bir uygulama gibi algılanıyor. Ana okul, temel eğitim ve orta eğitim ve yüksek öğrenim… Eğitimin her aşaması paralı duruma getirilmiş. Bu şu demektir, sadece parası olanların eğitim alma hakkı var. Dün böyle bir uygulama, dolayısıyla bu çapta, böyle büyük bir sorundan konuşamıyorduk. Bundan otuz beş yıl önce, gençlerimiz devlet üniversitelerinde parasız okuyordu, bugün vakıf ve özel üniversitelerde okumak için para ödüyor. Yüksek öğrenime bağlı olarak, bir de özel dershaneler sorunu var. Gençlerimizin yüksek öğrenime devam etmesi için de, bu dershanelere devam etme durumuna getirilmesi, bu alandaki rantın ne kadar etkili olduğunu anlamak bakımından önemlidir. Üç yıl dershanelere gitmeyen gençlerin, üniversiteye girmesi imkânsız gibi bir durumdur. Bu çürümüş sorunun diğer önemli bir yanı da, eğitimin niteliğine ve içeriğine bakmak gerekir. Ülkemizde yaygın olan resmi devlet politikasında pedagojik olarak özel insanların yetiştirilmesine yönelik, şartlı pedagojik bir eğitim veriliyor. Daha çocuklar ana okula başlar başlamaz, o temiz, saf çocuksu algılama ideolojik politik soyut kavramlarla, o genç taze beyinler yıkanıyor. Milliyetçi, ırkçı, militarizmi yücelten, çevresine ve doğaya yabancılaşmış, saldırgan, şiddet yanlısı, itaat eden, pozitif bilimlerden uzak, sorgulamayan insanlar yetiştiriliyor. Kırk yıl öncesinde kirlenme ve yozlaşma bu kadar yaygın değildi. Kısmen üniversitelerin mali ve idari özerkliği vardı. Bugün Üniversiteler YÖK'e bağlıdır.

Tüm bunlara ek olarak, bir de yaygınca özel din eğitimi veren okullar var. Devlet eliyle dini eğitim veren okullar çoğalırken, gençlerin bu okullara yönlendirilmesi özellikle teşvik ediliyor. Bu politika, T.C.'nin laik olmadığının en somut örneği. Devletin din ve inançlardan elini çekmesi taraftarıyız. İnsanlarımız dini inançlarını yaşama alanları devlet müdahalesi olmadan özgür bırakılmalıdır.

Sağlık sorununun otuz beş yıl öncesine göre daha kötü olduğunu söyleyebiliriz. Sağlık tamamıyla paralı duruma getirilmiş. Parası olanlar için her türlü lüks sağlık hizmeti olduğunu söylemek için binlerce örnek var. Lüks özel hastaneleri, ülkenin her ilinde yaygınca görmek mümkün. Buna karşılık devlet hastaneleri hem yetersiz ve hem de hizmet bakımında oldukça ilkeller. Sağlıklı yaşamak temel bir insan hakkıdır. Bu hak Türkiye'de yoktur. Sağlık hizmet değil, kâr etme aracına dönüşmüş. 1980 öncesi SSK hastaneleri bugün döner sermaye veya vakıf hastanelerine çevrilmiştir. Kısacası, parası olmayanlar içinde “yaşamak caiz değil.” prensibi geçerlidir!

Ulaşım, bir başka temel bir sorun olarak duruyor. 1950'den beri kara-yolları ulaşım politikası gelişerek devam ediyor. Kara-yolu ulaşım politikası bir yandan can, zaman, kaynak kaybı yaratıyor, diğer yandan da çevre tahribatına neden oluyor. Bu kadar zararlı olan bir ulaşım politikasından vazgeçilemiyorsa, bunun bir nedeni olmadır. Bu da otomobil, otobüs üreten sanayi, otobüs işletmeleri, konaklama tesisleri ve yedek parça satan şirketler, tüm bu çıkar zinciri kara-yolları ulaşım politikasından beslendikleri içindir. 1950-2010 yılları arasında yaklaşık can kaybı 350 bindir. Sakat kalanların sayısı bir milyonu aşıyor. Bu konudaki temel yanlış politikaya, bürokratlar ve politikacılar sorunu kendilerinden uzaklaştırmak için de “Trafik-Canavarı” adını takmışlar. Aslına bakılırsa, bu politik bir terördür. Her gün ortalama 25-30 insanımız hayatını kaybediyor. Yetkili olan kimselerin kılının bile kıpırdamadığını ibret ve hayretle izliyoruz.

Konut sorunu; sağlıksız, çarpık bir kentleşmenin olduğu kesin. Bunu böyle söylemek sorunu çözmediği gibi, çoğu kez de asıl nedeni gözden kaçırmanın da bir yolu olarak algılanıyor. Çarpık sağlıksız bir kentleşme varsa, bunun nedenleri olmalı. Yıllardan beri bilinen bu sorun çözüm bekliyor. Başta devlet politikası olarak bürokratlar bundan nemalanıyorlar. Diğer yandan bu alan, sistem partilerinin belediyelerine rant kaynağı oluyor. Belediyelerle içli, dışlı olan büyük inşaat şirketleri, taşranlar ve hazine arazilerini gasp eden, arsa spekülatörleriyle bağlantılı bir sorun olduğu ve bunun önüne geçilmediği sürece çözümü de mümkün olmaz. Ayrıca konutların çoğunluğunun can ve mal bakımından da risk taşıdığı da ortadadır.

İşsizlik giderek artan temel sorunların başında olarak devam ediyor. Türkiye'de genç nüfusun % 40 işsiz olduğunu rahatlıkla söylemek mümkün.

Çevre kirlenmesi, doğanın tahribatı geri dönülmez boyutlara ulaşmaktadır. Hava, su ve toprak giderek kirleniyor. Sistem politikacıları ve bürokratlar böyle bir sorunun olduğunun farkında bile değiller. Yine çevre sorununa bağlı olarak, sebze, meyve ve diğer besin maddelerinin bozulması, genleriyle oynanması, GDO besinlerin çoğalması ve yaygınca kullanılması bu ülkede var. Halk bunun farkında değil. Hayatın her alanını saran bu sorunlar çözüm bekliyor. Mevcut sistem sorunların asıl kaynağı olduğu için de, onlardan çözüm beklemek, beyhude bir algılamadır. Sistemin kendisi sorunlardan besleniyor. Sorunların çözü demek, var olan sistemin değişmesi demektir. Çözüm yeri de sistem değil, onun dışında bir yerdedir. Gelecek yazımda “sorunların çözü, gerçek muhalif alternatif olacak, yeni politikalardadır.” Ele almaya çalışacağım.


Bahattin SEVEN

13.12.2011

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.