Gülen Ay

23 Şubat 2012 13:14 / 1902 kez okundu!

 


Şirin bir kasabada, sıcak bir yaz gününün ardından yorgunluğu çıkarmaya çalışan insanlar sahile dolmuşlardı. Yorgun, sakin ve sessiz bir hava vardı. Gündüzün esen şiddetli rüzgarla coşan dalgalar da yorgunluğa teslim olmuş, dinleniyorlardı. Hafifçe salınan deniz, akşamın hafif serin rüzgarın dizinde uyur, masal dinler gibiydi...

Sahile her yaşta insan dinlenmeye gelmiş, günün yorgunluğundan, stresinden arınmaya çalışıyorlardı. Çay bahçeleri, kafeterya, kahve, bar ve lokantalar insanlarla doluydu. Yiyip içip ve kendi aralarında alçak sesle sohbete dalmışlardı. Kasaba suskun, içindekiler sakindi. Denizin hafif dalgaları sahili okşar gibiydi. Yavaşça inip kalkan palmiye dalları sanki bir kraliçeyi serinletiyordu. Ağaçlara konmuş kuşlar kendi aralarında konuşuyor ancak uğultu halinde çıkan sesleri anlaşılmıyordu. Hafif rüzgarla salınan yaprakların hışırtıları insanda farklı duygular uyandırıyordu. Kimi duygulanıyor, bazılarını da dinlendiriyordu. Hafif dalgalarla onlara eşlik eden deniz, bir fon müziği oluşturup, tüm güzelliğini sergileyip, yetenekli büyüklüğünü kanıtlar gibiydi. Kuşlar, ağaçlar, rüzgar ve deniz çok sesli doğal bir senfoniyi oluşturuyordu. O doğal senfoni insanlarda farklı duygular uyandırıyordu. Kimini coşturuyor, kimini de alıp başka bir aleme götürüyordu.

Yamaçtaki gazinolardan nağmeler yükseliyor. Bazıları tam anlaşılmayan şarkılara eşlik ediyor, bazıları da mırıldanıyordu.

Deniz koyu laciverte bürünmüş, bütün ağırbaşlılığı üstünde, çok özel bir davete gider gibiydi. Otel, gazino ve restoranlardan yansıyan yakamozlar, denizde kırmızı, beyaz, sarı,yeşil,mavi, turuncu, mor... daha sayılamayan onlarca renk ışıktan deniz yüzeyinde yollar oluşturuyordu. Işıklı yollar hafif dalgalıydı. O ışıklı yolların birinde, insanın koşası geliyordu. Giderek incelen, o rengarenk ışıktan yollar, denizin derinliklerinde insanı bilinmeyen bir aleme çağırıyordu.

Kasabanın beyaz iki üç katlı evleri, otelleri ve pansiyonları boşalmıştı. Herkes sahilde. Çay bahçeleri, kafeteryalar ve lokantalar doluydu. Kasaba evlerine sığmayan yorgunluk adeta sokağa taşmıştı. İnsanların serinleyip dinlenmek için akşamı sabırsızlıkla beklediğini anlamak zor değildi. Halk, gündüzün kavurucu sıcaklığının izlerini silmek için sokaklara ve sahile dolmuştu. Her yana koyu bir sessizlik egemen olmuştu. Akşam olmuş, yakıcı güneş dağların arkasından başka dünyanın başka yerine gitmişti. Kasaba akşamın ilk saatlerinde, yarı saydam siyah ipek bir tüle bürünmüş gibi oluyordu.

Yatsı ezanı ve köpek havlamaları iki keskin kılıç gibi, sessizliği üçe bölüyordu. Gürültüyle, pusetlerinde uyuyan bebekler ağlamaya başlıyordu. Ortalıkta dolaşan çocuklar, köpek havlamalarına ve ezan sesine aldırmıyorlardı. Durmadan bir o yana bir bu yana koşuyorlar, yorulmadan çocukluklarının tadını çıkarıyorlardı. Kimi salıncaklara kimi tahtıravalliye biniyor. Akşamın serinliğini çocuklar doluca yaşıyordu. Onların tatlı yaramazlıkları, yorgun düşen insanları canlandırıp, uyuşmuşluklarının dağılmasına çabalıyor gibi adeta. Çocukların hareketinden etkilenen büyüklerin yüzlerine tatlı bir tebessüm yayılıyordu.

Akşamın saydam siyah ipek tülü, giderek kalınlaşıp koyulaşıyordu. Deniz karanlık ve gökyüzü lacivertti. Etrafa bir gizem yayıyordu. Çay bahçelerinde oturan insanlara, sokaklara terk edilmiş köpek ve kediler yaklaşıyordu. Bir kısmı onları okşuyor, bir kısmı ise hayvanlara farklı yiyecekler sunuyordu. Hafif esen rüzgarla nazla sallanan dalgalar sahile ürkek öpücükler verip, hızla geri kaçıyorlardı. Denizin üstünde sahipsiz sandallar bir o yana bir bu yana hafifçe sallanıp duruyorlardı. Sandallar dans pistine çıkmış, kavalyelerini bekler bir tavır sergiliyorlardı. Sandalın birinde, şarap içen biri sahildekilere el sallıyordu. Sonra şişesini kaldırıyor, sahildekiler onu çay bardaklarıyla selamlıyordu. Her yanda inanılması zor, karşılıklı bir sevgi, çoğalıp gidiyordu. Doğa ve insanlar uyum içinde. Kasaba güzel. Çocuklar şirin mi şirin. O akşam hayvanlar bir başka sevimliydi. Özlenilen bir akşam... Akdeniz sahilinin bu kadar güzel olduğuna ilk kez tanık olunuyordu sanki. İnsanlar ve doğa mutluluk dağıtma yarışına girmiş gibiydi. Doğa, en cömert akşamını kasabaya sunmuş, nadir rastlanan bir Temmuz akşamıydı. “Bu küçük Akdeniz sahilinde yaşayan kasabalılar çok şanslı insanlar olmalı...” diyordu insanlar. Doğa cömert, zengin ve çoğulcuydu. O zenginlik, birlikte güzeldi. Her güzellik birlikte vardı. Birlikte sıkıcı kasvet yok oluyordu.

Deniz kenarına döşenen kayrak taşları, ortama farklı bir güzellik katıyordu. Farklı biçimde, değişik taşlar bir uyum oluşturuyordu. Doğal taşlarla sahil kısmen de olsa beton ve asfalt kirliliğinden kurtulmuştu. Birbirine bağlanan taşlar, farklı desenler oluşturup, kalıplaşma ve yeknesaklık alışkanlığını kırmıştı.

Dalgalar fısıldaşırken yapraklar da yavaşça kendi aralarında koyu bir sohbete tutulmuşlardı. Sahile yaklaşan gümüş renkte balıklar denizden ışıklar yansıtıyordu. Yansıyan ışıklar kıyıda oturanların gözlerini alıyordu. İnsanlar yedikleri simitlerden balıklara da atıyorlardı. Balıklar, atılan simitten kopardıkları bir parçayla hemen uzaklaşıyorlardı. Bir başkası, benzer hareketi tekrarlıyordu. Kopardığı küçük bir parça simidi kapıp kaçıyordu. Balıklar oyun oynar gibi, yorulmadan aynı hareketleri tekrar ediyorlardı. Biri yaklaşıyor, diğeri uzaklaşıyor... denizde sandallar alımlı bir kadın gibi, kalçalarını kıvrıyorlar, yorulmadan yavaşça danslarını sürdürüyorlardı.

İnsanların içi kıpırdıyor ve coşkulular. Güzel bir akşam. Akdeniz sahilinde, bir kasaba. Orası, insanı sarhoş ediyordu. Şirin sahil kasabasının beyaz evleri, akşamın koyulaşmış giysileri içinde. Denizden yansıyan görüntülerle insanı büyüler gibiydiler. Işıklar binaların duvarlarında bin bir şekilde dans eder gibi kıvrak figürler sergiliyordu. Işık almayan, gölgede kalan duvarlar masallardaki yaratıkları andırıyorlardı. Her birinde ayrı bir efsane, farklı bir hikaye gizli sanki. Gölgeli duvarlar, insanı ürperten duygular oluşturuyordu. Yakamozlar, evler, sahil, sandallar, şarap içen balıkçı, çocuklar, lacivert gökten ışık saçan yıldızlar uzaktan gülücükler gönderiyorlardı insanoğluna. Derin lacivert deniz gittikçe koyulaşıyordu. Tılsımlı bir gece yaşanıyordu sahilde. Özlenen bir akşam...

Karşıda Yunan adası Simni vardı. Saat akşamın dokuzuna yaklaşıyordu. Aylardan Temmuz. Gündüz yakan sıcaklık yerini akşamın serinliğine terk etmişti. Varlıklar uyum içinde... Ya da öyle algılanıyordu. ”Yaşanacak çok şey var bu kasabada, bu gecede...” demesi geliyordu insanın içinden. Herkes sözleşmiş gibi, insanlar sevgide ortak olmuşlardı. İnsanlar sevgiyi paylaşıyorlardı. Ortak değer sevgi ve coşku olmuştu o akşam.

Bunları hayal ediyordu adam. Anlatılmaz bir duygu sarmıştı onu. Bağırmak, koşmak veya sesi çıktığı kadar sevdiği türküyü söylemek istiyordu. O, duygu yüklüydü. Nadir de olsa, bazıları sıcak duyguların en durusunu yakalamıştı o akşam. Nedeni bilinmese de, adamın duyguları dorukta seyrediyordu. Aşk gibi bir duyguydu. Hayır! Bu yetersiz bir anlatımdı. Sevda veya efsane gibi bir duygu yaşıyordu adam. O sihirli atmosferi yakalamıştı. Zor rastlanan bir an vardı orada. O gece, çaylar bile bir başka tat veriyordu. Yakut damlası gibi kırmızı çayların kokusu etrafa yayılıyordu. İnanılması zor, tuhaf, güzel bir Temmuz akşamı. Orası, Akdeniz kıyısında şirin bir kasabaydı. Daha önce, böyle bir akşam yaşadığını sanmıyordu adam.

Espriler, fıkralar geceye bir başka tat katıyordu. Kadınlar daha da güzel ve çekiciydi o gece. Çoğu çekici de olsa, orta yaşlı birisi daha sıcak ve daha da farklıydı. O, orta yaşlı adamın coşkusu da çok daha farklıydı. O adam, “farklı” kadınla göz göze geliyor. İçinden çıkılmaz bir his, tüm bedenine yayılıyordu. Coşkuluydu adam. İkisi arasında eşit titreşimde bir duygu frekansı oluşuyordu. İki çift göz arasında gidip gelen bir ışık dalgası bedenlerine yayılıyordu. Yürekleri hızla, vurmaya başlıyordu. Tanışıyorlar, içten gelen bir dürtüyle. Söz yoktu. Sadece hisler vardı, gözler konuşuyordu. İki çift göz arasında, ışık dalgaları gidip geliyordu. Aralarında ışıktan bir köprü kuruluyor. Üzerinde duyguların en temizi yürüsün diye... yıldırım hızında gönüldaş oluyorlardı.

Adam sanki zaman tünelinden geçip, kendini başka bir boyutta ve başka bir mekanda buluyordu. İkisi duygudaş olmuştu. Çaresizdi o. Adam duygudaşından ayrılmak zorunda kalıyordu. Bu da ona acı veriyordu. Adam kendini üç bin mil ötede bir memlekette buluyor bir anda. Tekrar dönüyor sahile, o kasabaya, ışık hızında yine.

Adam o gece, tanıdığı o kadına, bir daha dönüyor. Işıklı gülen gözlerden temiz bir sevgi yayılıyor. Işık aracılığıyla tanışıyorlar. O bal rengi, kehribar gözlü kadın, adamın yüreğinin en derinine yerleşiyor. Bal rengi gözlü kadın, adamın gönlünde taht kuruyor. Adam o akşam, sahilde denizin derinliğine ve gökyüzünün sonsuzluğuna yolculuk ediyordu kadınla... Onu düşünüp, gerçekleşmesi zor hayaller koruyordu. Gözleri kehribar bal renginde kadın var mıydı, yok muydu öylesi birisi? Bundan tam emin değildi.

Farklı bir geceydi, daha önce yaşanmamış bir Temmuz akşamıydı. Alışık olunmayan bir akşam. Adam, ne olup bittiğini tam algılayamıyordu. Düşle, gerçek sınırının bir yerindeydi.

Adamın bakışları denize dalmıştı. Ötede, denizin ortasında bir ada. Adanın silüetinin arkasından yükselen ayın doğuşu. Dolunayın ikinci günüydü. Önce, adanın güneyinden gökyüzüne serpilmiş sarımsı bir aydınlık gözüktü. Biraz sonra da koyu turuncu giyinmiş ayın üst kenarı. O gece ay da akşam gezisine çıkar gibi giyinmişti. Ayın tüm alımlılığı üstündeydi. O turuncu renk giysiler içindeydi. Turuncu ipek ve altın karışımı elbise onu daha da çekici, ulaşılmaz yapmıştı. Duru turuncu giderek büyüyordu. Ay yükseliyordu. Büyüyen ay güzelleşiyordu. Güzelleştikçe adam coşuyordu. Birkaç dakika içinde, ayın doğuşu tamamlanıyordu. Koyu turuncu renkli ay tüm görkemiyle lacivert göğün içinden adama ışık gönderiyordu. Adam, ilk kez Akdeniz sahilinde dolunayı görüyordu. Dolunay adamın gözlerinden girip, beynine oturmuş, büyülemiş gibiydi. Adamla ay arasında bir iletişim kuruluyordu sanki. Daha önce öyle bir dolunaya tanık olmamıştı.

İnanılması zor bir görüntü, ayın içine sinmiş bal gözlü kadın gülüyordu. Adam, buna “Gülen Ay” adını taktı. Gerçekten ay gülüyordu. İçindeki kadın gülüyordu. Gülen Ay! İçinde gülen bal gözlü kadın vardı. Gayri ihtiyari bir sesle adam, yakınında oturanlara söylendi. “Gülenayın içinde, bal gözlü gülen kadın” dedi. Kimse anlamadı. Tekrarladı adam. “Bakın, bakın! Ay gülüyor. Gülen ay! Gülen ay!.. Herkes ona baktı. Yine kimse anlamdı. Oradakiler, adama güldüler. “Gülen Ay! Bal gözlü kadın! Gülen ayın içinde” dedi adam yeniden. O gece gerçekten ay ve içindeki kadın sadece onun için gülüyorlardı. Oradaki insanlar adama gülüyordu. Adam da gülen aya gülüyordu. Gülenay göğe yükseliyor, içinde kehribar gözlü kadınla. Adam onları selamlıyor. “Güle güle bal gözlü kadın! Güle güle, gülen ay! Unutulmaz bal rengi gözlü kadın ayda saklı kaldı. Ondan başkası, kimse onu görmedi. Ay yoktu. Kasaba ruhsuzlaşmıştı yeniden. İnsanlar karamsardı.


Bahattin Seven

(Datça Pir Sultan Abdal Kültür Derneği kurucusu, Ressam/Biyoloji öğretmeni)

10.06.2008

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.