YETİŞ EY GAZİ KEMAL…

20 Kasım 2019 17:43 / 2016 kez okundu!

 

 

Gazi tekti, benzersiz, eksiksiz, hamuru biz sıradan fânilerden farklı tutulmuş…

Gel gör bizi senin aşkın neyledi, ey Gazi…

Akıldan fikirden yana del’eyledi.

Reklamdaki gibi (Koç reklamı olduğunu bileydim gözyaşı döker miydim Yolum Sensin’e?) evveli Mıstfa’ydın, sonra gazi oldun, Kamal oldun, en sonunda Atatürk oldun…Şimdi Atatürk olmaya teşne maskaralara konu oldun, oralarda “getirin çizmelerimi” diyor olabilir misin bu hadsizlerin üstüne yürümeye?

Akıl fikir zati kıttı bizde, beyinsizlik katmerlendi, haklısın…

“Atatürk’e benzetilen (!) birinin katır üstünde resmi geçidine bakıp müsamerelerde zeybek oynayışına bakıp uyuşalım istiyorlar.” diyor H. Babaoğlu ve “düşünün” diyor, bu adam ortalarda dolaşırken doğru düzgün Kemalizm tartışması sürdürmek mümkün mü?”

 

****

 

YETİŞ EY GAZİ KEMAL…

 

Gazi tekti, benzersiz, eksiksiz, hamuru biz sıradan fânilerden farklı tutulmuş…

Gel gör bizi senin aşkın neyledi, ey Gazi…

Akıldan fikirden yana del’eyledi.

Reklamdaki gibi (Koç reklamı olduğunu bileydim gözyaşı döker miydim Yolum Sensin’e?) evveli Mıstfa’ydın, sonra gazi oldun, Kamal oldun, en sonunda Atatürk oldun…Şimdi Atatürk olmaya teşne maskaralara konu oldun, oralarda “getirin çizmelerimi” diyor olabilir misin bu hadsizlerin üstüne yürümeye?

Akıl fikir zati kıttı bizde, beyinsizlik katmerlendi, haklısın…

“Atatürk’e benzetilen (!) birinin katır üstünde resmi geçidine bakıp müsamerelerde zeybek oynayışına bakıp uyuşalım istiyorlar.” diyor H. Babaoğlu ve “düşünün” diyor, bu adam ortalarda dolaşırken doğru düzgün Kemalizm tartışması sürdürmek mümkün mü?”

Ona kalırsa bütün bunlar ülkemize odaklanmayalım diye. Abuk subuk konuları ciddiye alıp kendimizi paralarken, Türkiye’nin esenliğine dâir konuları unutalım diye çok profesyonelce hazırlanmış zihin – kontrol kampanyasına maruz bırakıldığımızdan emin…

“Atatürk’e benzemek suç mu kardeşim!" diyen de Melih Altınok.

Mesleği oyunculuk olan, ortalarda Atatürk gibi dolaşan, saçlarını sarıya boyayıp onun gibi tarayan, vatandaş Göksel Kaya’dan dem vururken.

Göksel Bey sosyal medyada sıkça boy gösteriyor, kah Cumhuriyet bayramı kutlamalarında diz vurarak zeybek oynayan, kah savaş gemisi üstünde hazr’olda bekleyen, donanma askerlerin selamını alan, azımsanmayacak bir hayran kitlesi olan bu kişi, ondan medet uman, gel devletin dümenine geç, bizi kurtar, çakma olman fark etmez diyen kişilerle resim çektiriyor, tarifesi üstünden…

“İzindeyiz paşam” diyen şaşkın mı ararsınız, “size muhtacız” diyen mi, “özledik” diye ağlayan mı…

İşbu çakma Ata, geçen yılın 10 Kasım’ında üniformaları çekmiş, palaskasının üstünden göbeğini taşırmış, zavallı tayın üstüne binip, İzmir sokaklarında halkı selamlamış.

Nedeeen sonra biraz da zorla, ayıp boydan aşınca itiraz sesleri duyulmuş ama o vakte kadar atı yani tayı alan İzmir’i turlamış, kendini kanıtlamış, “en hakiki Atatürk benim, taklitlerimden sakınınız” bile demiş.

Siz tek sanın, şimdiden üç oldu bunlar, üçü de İzmir’den, ben sitemkârâne yazarken “her ilin kendi Ata’sı olsun, bir batında 81 olsun muhteremler, sonra kendi aralarında yarışsınlar” derken öyle olmadı, her il üçer çıkarsa ne eder hesaplayın, nasıl yetişelim hepsini izlemeye?

Bir TV kanalı oluştursunlar, A’dan Z’ye ne yaptıklarını, hangi marifetleriyle öne çıktıklarını, düetlerini, siyasi yorumlarını, korolarını, nasıl beygire bindiklerini, palaskanın göbeği sıktığını yahut o göbeğe o palaskanın yetersiz kaldığını, nasıl zeybek oynayıp nasıl kitap imzaladıklarını, sevdiği Rumeli türkülerini nasıl söylediklerini, leblebiyi havaya atıp nasıl ağızlarıyla tuttuklarını, sağ ve sol çorabı ayağına nasıl geçirdiğini, onun namına rakı içip kendi nam’larına küfrettiklerini, velhasılıkelam zavallılıklarını ya da söğüşleme uzmanlıklarını, otuzaltı kısım tekmili birden Hisseli Harikalar Kumpanyası döktürdüklerini sergilesinler…

Muhterem, yani ilk muhterem, (sonradan iki muhterem daha geldi, ne var ki onlar pek sessiz) bir diklensin bir celallensin, “ne yani Ata’ya benzemek suç mu?” diye bi öfkelensin…

Öfkesini bile onun gibi taşıyarak… “Ben kimseyi Atatürk’üm diye kandırmadım ki” diyor, adam haklı, “sizin inanıp bel bağlayasınız varmış, enayiliğinize doymayın, ben ni’deyim?”

Lokantada yiyip içip hesap ödemeyen bu, çaya çorbaya, kahveye rakıya para vermeyen bu, ücreti takdim edildiğinde vatandaşla selfie çektiren bu, ağır yemeklerdeki yüklü hesaplara “bedeli Çanakkale’de ödenmiştir” diyen bu, yahut üçü birden diyor bunu, görmedim, yalan olmasın… Ben yalnız en meşhurunun face aleminden gelen ısrarlı arkadaşlık teklifini bilirim, reddetsem de arsızca üstelediğini…

Bunlar engellensin, önüne gelenin Ata’ya benzemesinin önüne geçilsin diyen aklı evvelleri yasal ve mantıklı dayanak sunmaya çağırıyor Altınok, bu neyi çözecekse?

Tarihi karakterlerin imajının kullanılması yasak mı, böyle bir yasağın yasası var mı, yoksa günah mı, caiz değil mi diye o da kafa buluyor. Gardırop Atatürkçülüğü tartışması açanlar bu beyleri aforoz edenlerin ta kendisi, diyerek…

Darbeler, soygunlar ve hukuksuzluklarda “İşbu başımıza gelen/ getirilen Atatürkçülüğe uygundur” fetvası vermeye kendinde hak gören akademisyenler, aydınlar ve basının sivil toplumun Ata ve demokrasimize verdiği zararı nereye koyacağız, diye sormadan edemiyor.

Bugünece bir sağdan bir soldan gençleri sehpaya çıkarırken kendine Atatürkçü diyen darbecileri sevenlere “daha önceleri neredeydiniz?” demekle pek iyi ediyor.

1881 adet basılan kitaplarının kapağına Mustafa Kemal imzası atıp 2500 tl’den geçirenlere (yerseniz) niye Atatürk istismarıdır demediklerini soruyor…

Zavallı Göksel paşanın(!) “Atatürk Dedi Ki” adlı tek kitabı sitelerde 19.38 lira, yirmi bile değil, artık kaç sattığını bilemem.

Malum abinin “imza M.Kemal” kitabının Mushaf gibi kutsanıp cam fanus içinde saklanan 1938. nüshasının internet satış fiyatı 5900 tl malumunuz, abilerim ablalarım…

Şener Şen üstadımızın hicvettiği gibi: ”İngiltere kralııı rahmetli başkan Kenedii, taçsız kral Pele, Bakenbauğver, kaleci Meier, Biricik Bardo, fenerli Cemil, Nadya Komanacci bile şöhretlerini bu bıçağa borçlular”

Pardon, bu kadar etmedi…

Büyük üstad, Ata’sının ve anasının gözü olanımız bu kitabı iyikine böyle pazarlayıp hak edenlere beş on bine geçirdi, öyle etmeyeydi vapurlarda böyle cilet satar, kafamızı ütülerdi…

Dürttüler mi, uyardılar mı, o mu hakkında yazılanları okudu bilemem, fiyat belirlemiş artık adamcağız, kendi kitabını sergileyip imza yaptığı işporta tezgahının kira bedelini, düğün, kına, sünnet ve milli bayram kutlamaları foto çekimi bedelini, zeybek oynamak mesarifli, o biraz yüksek olabilir, çaya kahveye kabul gününe çağırma ucuz, gelinle dans etmek pahalı sünnet çocuğu kirveliği ondan ucuz, meyhane yahut belediyelerin etkinliklerine gitmek beş binden başlıyor, arada ve orada da Nutuk imzalıyor iyi mi…

Yakında mühür de basar, imza beş, mühür ve soğuk damga da isterseniz on, hadi gül hatırınıza yediyle bağlayalım… Foto çekimiyle gene on’a çıkacak nasılsa…

Kendi köyünün ADD’si onu dernekten kovmuş, benzerliği istismar ediyor diye. Şimdi akıl etmişler.

Öteki iki Atatürk’ün günahı ne peki? Sanırım bir tanesi elektrikçiydi, otur dükkanında işini yap di mi? Bu, tiyatrocuyum diyen, hani kendisinin elektrikle ilgisi olmayıp kimilerinin ondan elektrik aldığı, başrol oyuncusu olduğu tek kişilik oyunda makyajla, sarıya boyanmış saçları, uçları yukarı kıvrılmış kaşlarıyla öne çıkarken, öbür ikisinin boyuncuğu bükük kalmıyor mu sizce de?

Kendine rakı sofrası kurdurup kafayı çeken serinin ilk üretimi çakma Atatürk, kapalı alanda sigarasını da tüttürüyormuş, Ardıç’ın yalancısıyım…

Geliniz ey ahali, kimsenin bilip görmediği bir hâli hikaye edeyim size…

Şehirlerimizden birinde bir Cafe (C ile yazılır, K diye okunur, malumunuz ama yerli malı bir Cafe) şık ve çağdaş bir ambiyans (!) yaratma hevesiyle, balmumundan bir heykelini ısmarlamış Atatürk’ün. Balmumu heykel açılış öncesi gelmiiiş, ortalık karışık, açılışa çeyrek var, her yer her yerde… Ata’ya ayıracakları masanın yanında bir sandalyeye oturtmuşlar, balmumu Atatürk’ü. Bekle bekle, mekanın açılacağı, işlerin biteceği yok… Girişimci sırtladığı gibi balmumu Atatürk’ü evine götürmüş. Sonra getirmiş, açılış günü, masaya oturtmuşlar, karşı masaya da davetlileri olan, şerefiye bedelini peşin alan çakma Atatürk’ü oturtmuşlar, açılışın şeref konuğu bizim (bir, birbuçuk, iki yahut üçüncü) Atatürk n’aaapmış dersiniz?

Nutuk imzalamış, Nutuk…

İthafa ne yazmıştır dersiniz?

Biliyor musun gözlerimin manasını?/ İstiyor unutulmamasını… olabilir mi?

Vatandaşıma gururla, onurla…

Beni siz yarattınız…

Yaşasın Kuvvacılar, ille de ben…

Gözüm rengi sahidir/ saçımın sarısı da/ ne söylesem az gelir/ canımın yarısına…

Vay annesine…

Hakketten yani Türk milletinin karakteri yüksektiiir, Türk milleti zekiiidiiiir, çalışkandııır… Bu, bizim Atatürk’ümüzün onuncu yıl törenlerinde Nutuk okurken mikrofonda candan yürekten söylediği değil, cafe açılışında, yahut beygir / tay sırtında, avanta yemek içmek isterken çakma Atalar’dan birinin söylediğidir…

İnsan azarladı, vatandaş tokatladı, görenlerin yalancısıyım, ama, henüz o gadder istediği denizcilerin üniformalarıyla denize atlayıp  gösteri yaptığı kısmet olmadı, Göksel paşaya.

İsmail Kılıçarslan’ın gördüğü kadarıyla, “Kemalizm’in Şia fırkası Sarı Paşanın benzerlerine de saygı duyulmasından yana”.

“Sünni Kemalizm, tazimde aşırıya gidilmemesi” şartı getirerek duruma cevaz veriyormuş.

Mutezile “her mavi gözlüye Atatürk denmez, kişi değil, fikirleri anılır” diyerek meseleye açılım getiriyormuş.

Vahhabi Kemalistler ise gün boyu görüldüğü her yerde döğülmeli, fetvası vermiş, zavallı adamcağız hakkında (ki bende’niz bu gruba giriyorum zannımca, gördüğüm yerde döğücem dedim, sonra İzmir’liler’ sen Ata’mıza nasıl el kaldırırsın’ deyu, hepbirden beni döğer diye tırsıp vazgeçtim)

Kılıçarslan bu hususta Mutezile’yi haklı bulmakla birlikte, tarihi sorumluluğu gereği Sünni Kemalist görüşüne itibar ediyormuş.

Vatandaş peki?

Bende’niz öbürkülerin(!) hakkını da savunma hakkı görüyorum kendimde, bir buçuğuncu, iki ve üçüncü Atatürk ve gelmesi muhtemel her il’e bir, İzmir’e üç Atatürk’ün hakkını…

İzmir’de Atatürkler beş yahut on olursa, görürüm “hesap Çanakkale’de ödenmiştir” deyince esnaftan yiyeceği dayağı… Ama yok, döğmez bu İzmir’liler, daha çok sofra açarlar, rakın da bizden paşam, leblebin de, mezen de, derler.

Adam da gider Göztepe’deki köşke kurulur belki, ‘kayınbabamın mülkü’ diye.

“Fikriye de isterem, Latife de” bile diyebilir.

Hayır, korktuğum şu ki, tarife fotoğraf çektirmek, kınaya düğüne gitmekle kalmayacak, madem talep var, arz elbet olacak, bedeli ödenmek koşuluyla, fekat hallerine ve palaskadan dökülen göbeğe bakıldığında bu iş öyle tay’a binmeye benzemeyecek…

 

Ayşe KİLİMCİ

18.1.2019

 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.