'SEVMEK CEZASIZ KALMAZ!'

21 Aralık 2010 12:37 / 1323 kez okundu!

 


Sevgili Kont Tolstoy,
1862 yılının 23 Eylül günü Moskova Saray kilisesinde Sofya Bers’le evlendiğinizde siz yolun yarısındasınız, karınız 18’inde gencecik, güzel, akıllı… Aşıksınız.
Kendi mizacınıza göre eğitebileceğiniz bir eş olsun diye, evleneceğiniz kızı soylulardan seçmemişsiniz...
Dakika bir gol bir sayın kont, eşinizi kendinize göre akord etmeyi düşünmeniz ne tuhaf…

Büyük adamların tuhaflıkları daha da tuhaf.
Soylu olmadığı, akıllı, genç ve güzel olduğu, size aşık ve hiç değilse başlangıçta dik başlı olmadığı için onu seçtiğinize kıvançlısınız. Nişanlılığı kısa kesip hemen evlenip, bir posta arabasına atlayıp aile ocağınıza götürmüşsünüz genç karınızı.
Kapı önünde ekmek, tuz sunmuşlar size gelenekleriniz uyarınca ve mucizeli bir ikonla kutsamışlar.
Kilerin, dolapların anahtar destesi genç karınıza teslim edilince, bunu kuşağına bağlayıp, ölene dek taşımış. Tek, kalbinizin anahtarı sık sık tutukluk yapmış olmalı, son dönem o kara çalı adam, Çerkov gelip size maymuncukla yüklenerek, kapılarınızı kendinden yana açınca, beli anahtarlı, ama, bu koca destede yalnız sizin kalbinizin anahtarı takılı olmayana kala kala hüzün kalmış.
Kontes eşiniz Sofiya, fotoğrafçı üstelik, çekip banyo ettiği sekiz yüz fotonun negatifleri hala korunuyor. Büyük İaznaya Poliana kitaplığı eşinizin emekleriyle, özeniyle kataloglanmış ve düzenlenmişti. Sayısı giderek artan yapıtlarınızı kopya etmek yanında çok sayıda hizmetkarın ve çiftlik işçisinin çalışmaları, bütün aile üyelerinin biçkisi dikişi de onun üstünde. Sizin ünlü iş gömleklerinizin yanında pantolon, pardösü, takkelerinizi de o dikiyor. Hesapları tutan, hastaya bakan, çocuklarınızı yetiştiren, gelen gidenin derdini çözen, çaya gelip yatıya kalan, haftalarca kalan konuklarınızla ilgilenen de o…
Sizin ona olan büyük aşkınız, onun size tutkunluğu, aile kurumunu kutsal sayıp kenetlenmeniz ilk zamanlar örnek bir aşk tablosu çiziyor, sizce de öyle sanırım. Ama çabuk külleniyor ve karınıza yüzünüzün kantarını indiriyorsunuz. Siz ondan aralandıkça o size daha da bağlanıyor. Kırsala alışmak zor, ama, kararlı, ‘bir uğraşı bulmak güç değil, var da, ama ufak işlerden zevk almak gerek; tavuk yetiştirmek, piyanoyla oyalanmak, saçma kitaplar okumak ve salatalık turşusu kurmak.’ diyor.
Ah zavallı kontes. İnsan her şeye alışır bunu biliyor, zamanla onun neşeli, cıvıl cıvıl bir ev halkı olacak, o zaman yaşam ciddi ve dolu, çocukları sevinç kaynağı olacak… O öyle sanadursun…Bir şey daha sanmakta ama, sizin ya yaşlı yahut mutsuz olduğunuzu…
Peki siz onun 'binlerce dünya düşlerken, kendi dar yaşam alanını sevmek zorunda olduğunu’ anlıyor muydunuz? Kocalar anlamaz, anladığını da anlamazlıktan gelir, haklısınız… Hele romancı bir koca, hiç…
El iyisi ev ağısı dedikleri hal bu mudur kontum?
On üç, tam on üç çocuk doğuruyor kontes Sofiya, bunların yedisinin ölümünü görüyor. Tutkuyla sevdiği çocukların ölümü onu yıkıyor. Bir yandan siz bir yandan ölümler, elbirliğiyle yıkıyorsunuz.
Sevişmekten tiksinme nedenini eşinizin, anlamak güç. Kuru çiçeklerinizi özenle saklıyor, yanağını okşamanız ona en güzel doyum. Evlendikten altı yıl sonra demişsiniz ki karınıza, ‘aramızda aşk yok, ama, birbirimize o denli alıştık ki, artık vazgeçemeyiz.’ Sizi ateşli, coşkulu, kıskanarak seven, üstelik sizden hayli küçük aşık bir kadına söylediğiniz lafa bakın kont, yakıştı mı şimdi? Aşkolsun.
Çalışma odanızın demirbaşı meşin kaplı divanın üstünde doğmuşsunuz siz, çocuklarınız da o divan üstünde dünyaya gelmiş. Oğlunuz Sergey’e Ağustos’un 27'sinde sancılanmış Sofiya, kendi doğum gününüz 28’i olduğundan, ilk çocuğunuzun da sizle aynı gün doğmuş olmasını isteyerek, ‘canım n’olur geceyarısına kadar dişini sık’ demişsiniz, küçük karınız da sözünüzü dinleyip dişini sıkmış ve dünyaya gelmekte acele eden oğlunu geceyarısından sonraya kadar dünya kapısında bekletmiş.
O olmuş işte, hep dişini sıkmış karınız, hep sıkmış dişini…
Bir gazeteye yolladığınız ilk hikayelerden Rüya’yı geri çevirirlerken size, ‘ilk edebiyat denemesi olarak fena değil, ama, asıl sorun üslupta değil, içeriktedir, bu yüzden ne yazık ki bu hikaye yayınlanamayacaktır’ demiş hani editör size, bu yanıtı evlilik hikayenize de uyarlasak, uygun olur mu Kontum? Sorun üslupta değil, içerikte ve sanıyorum Kontum siz evliliğin üslubunda da, içeriğinde de çuvalladınız. Pek şık düşmedi kelime biliyorum, ama, ne çare, uygunu bu…
Düzenli olarak günce tutuyorsunuz, her ikiniz de… Ama derdiniz ne sevgili Tolstoy, niye birbirinizin güncelerini okuyorsunuz? Evlilik denen meret zaten yeterince karmaşık, siz de öyle zor bir adamsınız, karınızın kırgınlık ve tasalarını dağıtacağınıza tutup karşılıklı günce okuyorsunuz, siz de bi tuhafsınız sahiden… Kutsanası bi tuhaflık olsa da bu, çünkü siz on üç çocuğun yanında Harp ve Sulh’un, Anna Karenina’nın, Kröyçer Sonat’ın, Kazaklar ve daha nicesinin yaratıcısısınız da…
Siz üstelik, evlenmeden önce, bekarlık güncenizi buruk, çetin, ayrıntılı, dayanması ve anlaması zor hayatı o küçücük kıza niye verip okuttunuz efendim?… Yaralanır elbet kızcağız. Güncenizi ona kendiniz okuduktan sonra da aldı sizi bir tasa, bütün gece uyuyamadınız. Ya cayarsa, diye ödünüz koptu. Ama, sabahleyin kucaklaşınca, sevinçten ağladınız… Bu elbette daha sonra karınızın anasını ağlatmanıza engel olmadı.
Karınız Almanca ve Fransızca'yı iyi biliyor, müzisyen de. Aynı zamanda iyi bir daktilograf ve fotokopi makinası, redaktör ve düzeltmen, ayrıca terzi, yanı sıra doğurgan, hemen her yıl gebe kalıyor sağlıkla doğurup iyi bakıyor, on üç doğum ve dokuz doğurtan bir koca… Çiftliklere, konaklara, malikanelere, hısım akrabaya, köylülere ve koskocaman size yetişiyor, her şeyle başa çıkıyor.
Siz Savaş ve Barış’ı yazarken karınız çiftliklerinizi, yığınla çalışanı ve onca çocuğu çekip çeviriyor, bunu yaparken her kitabınızı birkaç kez kopya ediyor ve aralıksız gebe kalıyor.
Ve siz 1866 tarihli mektubunuzda arkadaşınız Fet’e alayla şöyle yazıyorsunuz; ’Karımı sevmeniz hoşuma gitti, ben onu yazmakta olduğum romanımdan daha az seviyorum, yine de biliyoruz ki karımdır’… Aferin size kont hazretleri, çalımlı erkek yazar…
Karınız da kızkardeşine yazarken diyor ki, ‘ben ya çocukları emziriyorum, ya sütten kesiyorum, ya bebek yıkıyor ya reçel, turşu, pestil yapıyorum. Kocamın kitaplarını kopya etmekten güzel sanatlarla uğraşmaya ya da okumaya ancak birkaç dakika zor ayırıyorum, o da ancak yağmur yağdığında…’
Anılarını yazan tüm aile fertlerinin ve sizle eşinizin söylediklerine bakılırsa, aranızda uyuşmazlık falan yok, ilk yıllarda uyumunuz olağanüstü.
Peki ne oldu da çekiş hikayeniz, küslükler, kıskançlıklar hala anlatılır, konu edilir, daha geçen yıl gene sizi konu edinen görkemli sinema yapıtları izledik. Siz o kadar ve hala bizimlesiniz ki üstadım, nasıl anlatsam bunu? Bir bunu anlatabileceğimi sanmıyorum, bir de sizin ardınızdan, ailenizin içine düşmek zorunda kaldığı zor günleri… Orada işçilerin, köylülerin aileye sahip çıkışları, her yer yakılırken gece gündüz sizinkileri korudukları, sizin ektiğiniz iyilik tohumlarının çimlenmesidir, bana kalırsa… Sizin hala dünyamızı, kitaplarınızla kahramanlarınızla onurlandırdığınıza gelince, benim ufaklık sizi hala yaşıyor ve yapıtlar üretiyor sanıyordu, küçükken. ’Çarşıya gidiyorum, istediğin bişey var mı?’ diye sorunca, ‘‘Lev Tolstoy denen adamın yeni kitabı çıkmışsa, onu al bana’ demişti, son okuduğu Erik Çekirdekleri kitabınızdı. ’Ama kızım Lev Tolstoy öleli çok oldu’ deyince ağlamaklı olmuştu, ‘Sahi mi, hiç duymadım, çok üzüldüm’ dedi ve ben bir daha anladım, yazının ölümsüzlüğü, güzel hikayelerin kendilerini kahraman yapan yazarlarını kahraman yapıp, koruduklarını…
Aşkına inanmadığınızı söylemişsiniz ona, şaşmış… Sizin hep onun yanında olacağınızı sanıyormuş meğerse.
‘Düşlerini seven kadın’ diyor eşiniz, kendisi için. Ne güzel işte, daha ne istiyorsunuz? Sizi seviyor, coşkulu yaşamayı, çocuklarını ve sizle gelen tüm angaryaları… Eee bu kadar sevmek cezasız kalmaz, kontes bir bunu bilmiyor, yahut bilmek istemiyor…
1875 Alfabe, Anna Karenina ve müzikle geçiyor. Günde üç saat piyano çalıyorsunuz kontum, çok hoşsunuz, hem kontluk ve kocalık ediyorsunuz, hem muhteşem romanlar yazıyor, hem uçsuz bucaksız topraklara hükmediyorsunuz, hem çizme dikiyor, at biniyor, karınızla dört el piyano çalıyorsunuz…
İlk yıllarda iyi bir aşık, iyi ve yumuşak huylu bir baba, adil bir kontsunuz.
Ruhsal açıdan köylülerinizle yakınlaşmak amacıyla Ortodoksluğa heves ettiğinizde mi ilk çatlak beliriyor ne dersiniz? İncil'in ilkelerinden uzaklaşıldığını kanıtlama çabanıza karınız hoş bakmıyor ama engelliyemiyor da. Ona göre siz kendiniz bile kendinize söz geçiremiyorsunuz zaten.
Bunlar olup biterken karınız kendini cezaevine kapatılmış duyumsamaktadır, sizin haberiniz yok.
O ‘Erkeklerin rahatını huzurunu sağlayıp sinirlerini yatıştırmamız gerek, ancak bu şekilde onlar hayata ve aile yaşamına katılabilirler, sürekli tahrik edersek kendi huzurumuzu da yitiririz”, dese de…
Kadınları üçe ayırdığınız doğru mu kont? ’Üç tür kadın vardır, aile kadını, tapınağın kadını yani düşünen kadın, ahlak düşkünü kadın.’
Kadınların erkekleri kaça ayırdığını düşünmemiş olamazsınız… Salon erkeği, yatılacak erkek, kalkılacak erkek, geçindirecek erkek, çalım edilecek, aşna fişna edilecek, ondan çocuk yapılacak, yalnız yan yana olunacak, sumsuklanacak, burnuna halka başına başka şey takılacak… Belki bunu düşündüğünüz, tahmin ettiğiniz için dehşet içindeydiniz.
Ormanınızın ağaçlarını satın alan tüccarın kahyası, gözetlendiğinden habersiz, derede yıkanmakta olan karınıza laf atınca adamın sırtında bastonunuzu kırmışsınız. Keşke kendi kimliğinizde döşekte, heveste ve aşkta kendi buna dirense bile şiddetten yana olan erkeğin hikayesini daha çok anlatsaymışsınız.
Siz değişmekte olan dünya görüşünüze koşut, ailenin masraflarını kısmanın iyi olacağını savunurken ve bir yandan da kitaplarınızın telif hakkını ailenizden alıp o kara çalıya bedelsiz kitap vermekten yana iken, o, yığınla çocuğun yetişmesini, çarkın nasıl döneceğini düşünmeyi karınıza bırakıyor, daha ulvi ve edebi işlerle felsefeyle falan ilgileniyorsunuz. O da Dostoyevski’nin karısıyla görüşüp, tüm yapıtlarınızın yayımına girişiyor, külliyatınızın beşinci baskısına. Ama bu yatırım için parası yok, kendi annesinden borç alıyor. Böylece evin bir bölümü yayınevi haline getiriliyor, avludaki hangara da perakende satılacak kitaplar istifleniyor. Elbet buna canınız sıkılıyor. ’Lev Tolstoy’un Eserlerinin Yayınevi’ tabelası önünden her geçişte burun kıvırıyorsunuz.
Aklınızda türlü çözüm yolları var, ilki, zor kullanmak. Servetinizi asıl sahiplerine yani çalışanlara (!) dağıtmak, ikincisi ailenizden uzaklaşmak. Üçüncüsü yumuşaklıkla kötülüğe karşı savaşmak.
İlahi Kont…
1885’te ‘Paris yahut Amerika’ya gideceğim, senden boşanacağım, çünkü bu atın çekemeyeceği kadar yük yükledin arabaya sen,’ diyerek karınızın karşısına dikiliyorsunuz.
O sizden cevval çıkıp bavulu koyuyor ortaya, başlıyor hazırlanmaya.
Bütün çocukları peşine takılıyor. Sıkıysa çekip gitsin… Siz de yalvarıp durmuşsunuz bir yandan zaten…
Bütün bu hengamenin içine Çertkov çalısı ne zaman girdi, neden girdi? Ne arıyor? Kahretsin! Mikrop!
Evinize her Allahın günü damlıyor, neyse an geliyor karınız onun eve girişini yasaklıyor.
Bu, 28 Ekim’de evinizi terk etmenizi engellemiyor elbet, aynı gün karınız kendini göle atıyor, kurtarıyorlar.
Eşinizin ana babası mutlu bir çifttir, ama, kızlarına göre annesi eşini kendine bağlamayı bilmemiştir, eşi onu sevmeyi bilmiştir.
Karınıza namuslu, sevecen, iyi eş iyi ana olmayı öğretmişler bunlar ona kalırsa boş sözler. Sevmemek, kurnaz ve cin gibi akıllı olup bunu göstermemek ve kötü yönlerini gizlemesini bilmek gerek. Bu doğru yargının peşinden, insanın her çocukta kendini biraz daha harcadığı yargısı geliyor, ama, yazık ki geç geliyor, birçok çocuktan sonra… Ben de bu yargıyı ve Sofiya’nın yazgısını ard arda çocuk doğurmadan önce bilseydim, benim de durumum farklı olabilirdi…
Dönen bir makineye benzetir kendini ve ‘sus’ der, ‘sus Sofiya’.
Kadınlar susunca mı olur geçim? Haydi canım siz de… Herşey işinize geldiği gibi… Keşke daha da çok haykıraydın Sofiya…
Derken güncenizde şu tümceye rastlıyor; ’Aşk diye bir şey yoktur, sadece cinsellik gereksinimi ve anlayışlı bir kadına ihtiyaç vardır’. Bu açıklamayı 29 yıl önce okusaydı karınız sizle asla evlenmeyecekti haberiniz olsun, öyle yazmış… Oysa o aşka aşık. Öylesine aşık ki, aşkın insanın her şeyinde, işinde, yaşantısında, başkalarıyla olan ilişkilerinde, yapıtında etkisi olacağını söylüyor. Öyle bir neşe ve enerjidir ki aşk, salt aşığın değil, yanındakilerin de özendiricisi olur. Ah aziz kontes, çok haklısınız ve yalnızsınız, çevrenizi saran o yorucu kalabalığa ve kocanıza rağmen…
Herşeyinin olduğunu söylüyor, siz de biliyorsunuz bunu, provaları okumak size meyve almak, ailenin dikişlerini dikmek, ne pişirileceğini söylemek, işleri yoluna koymakta hürüm, diyor, ama, fikir sahibi olmakta, istediği şeyi ve kişiyi sevmekte keyfinin istediği ve ilgilendiği yere gitmekte müzikle uğraşmakta, sevmediği ve sizi yaralayacağına inandığı kişileri evine almak istememekte, bir işe yaramasa da bu, hürüm.’ Filozof Richet’i anımsıyor sonra, ‘madam size acıyorum, mutlu olacak kadar bile zamanınız yok’ demiş ya karınıza hani…
Birlikte yaşamaya hazırlandığınızı düşünüyor karınız. Siz her işinizi kendi keyfinize göre ayarlıyor, canınız sıkılınca bırakıyorsunuz. O sizin gibi davransaydı, çocukların ve sizin haliniz ne olurdu diye soruyor kendi kendine, yanıtını da gene kendi veriyor…
‘Sizin ne bunlardan ne sorulardan ve yanıtlardan haberiniz var. Kendinizle dopdolusunuz…”
Kadın haklı…
Sizi eve bağlayanın yaşlılık denen hastalık mı yoksa evinizden hiç çıkmayan, hep sizde kalan Çerkov mu olduğunu sıkça soruyor kendine. Biz onunla birlikte böyle düşüneduralım, siz bütün güncelerinizi Çerkov’a verip, evden çıkartıyorsunuz güncelerinizi. Niçin? Sofiya bir daha haklı vallahi.
Sizinle geçirdiği, ‘namusluca geçirdiğin’ diye de eklemeden edememişsiniz, 48 yıl için karınıza teşekkür ederek, çekip gidiyorsunuz… O istasyona işte… Son istasyona…
Dünyamıza veda ederken siz, karınız yaklaşıyor, bağış diliyor, gönül alıcı, sevgi dolu sözler söylüyor, derin derin iç çekiyorsunuz…
Dünyalar kurup dünyalar söndürensiniz, aşkı en iyi yazan romancısınız, bir dehasınız, ama, işte, mum dibine kör yanıyor kontum…
Umarım öbür tarafta aydınlıklar içindesiniz…
Ve umarım hiç değilse öbür dünyada Sofiya’yla huzur içindesiniz…
Bizi soracak olursanız, dünyamızda kontlar, aşıklar, kıskançlıklar, dırdırlar, vefa ve vefasızlıklar, kitaplar ve yayıncılık, ayrılıklar hasretler, devrimler, sistemler, savaşlar açısından farklı bir şey yok. Teknikte ilerledik, uzayda fink atıyoruz, ama, aşk bahsinde hala sınıfta kalıyoruz…


Ayşe Kilimci

19.12.2010


 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.