Sevgili Murtaza Bey

17 Nisan 2017 12:53 / 311 kez okundu!

 

 

Bir gün baktım, soba kağıt dolu, bir bakayım dedim, not olur, yazılması süren biyazı olur, o sıra bastı kibriti Fazilet’çe, gürr diye tutuştu kağıtlar. Elimi sokup, yerli filmlerdeki gibi, en üstten bir tomar kağıdı kurtardım; biri nüfus kağıdınızdı, biri Şair Eşref dizeleri, eski yazıyla kağıda aktardığınız…

*****

 

Sevgili Murtaza Bey,

 

Sizinle tanışabilmeyi nasıl isterdim…

 

Ömür hikayeniz Cumhuriyetin de hikayesi.

 

Tarsus Dedeler köyünde doğmuşsunuz, 1914’te.

Babanız Kırşehir’den gelen bir atlı, Kürt Hüseyin, oraya da doğudan sürgün edilenlerden.Kırşehir’den düşüyor yola, Mersin’de çekiyor atın yularını, biraz orada eğleşiyor.Oradaki hanımından bir kızı oluyor, ondan olacak torun, sonranın Bakanı…

 

Sonra gene atlıyor atına, geliyor Tarsus Dedeler köyüne, alıyor Kara Fatma’yı.Siz ondan olan ikizlerin yaşayanısınız. İkiz eşiniz kız, ölüyor.Devir yokluk ve savaşlar devri, Fatma’nımcım vari yetli, göz alabildiğine uzanan dağlar, vadiler, bağlar,onun.Onun amma ne çare? İlk kocası harpte, ondan olan oğulları Çanakkale’de kalmış. Yalnızlık Allah’a mahsus , gelen bu atlıya varmış o da.Atlı geldiği gibi çekip gitmiş, üç oğulla baş başa bırakıpkadıncağızı…Gitmiş ya, seyrana mı, savaşa mı, bellisiz? İlkinden ,Çanakkale’de kalan oğullarından bağlanan şehit aylığıyla bakmış, sonrakilere. Bu köy ,Ashab-ı Kehf’in olduğu köy.Ne yüzlerce yıl uyuyan mübarekler eyleyebilmiş sizi, ne bağlar, ne zeytin ağaçları , gözünüz okumakta …O ara bi de ilk evlilik…Beğenilmiş, seçilmiş, güzide demek, adınızın anlamı. Beğenildiğiniz de türlü türlü.Ah, edermiş yaşça sizden bir hayli büyük karınız, ‘kaşlarına gözlerine vuruldum’…Bu kaş göz, insanı canından ediyor, biz de kaşına gözüne vurulduk….

 

Lise bitince Istanbul gel ediyor size, sözde üniversite okunacak, ama, sanırım Kara Fatma’nın biriktirdiklerinin canına okunuyor. Sonrasında , uzun yıllar askersiniz…

 

Afyon’un Kütahya sınırındaki Çalışlar kasabasında İzzettin Paşa’nın yaveri, emir subayısınız, kurtuluşta…Kasaba kurtulunca paşanızın dileğiyle, onunla aynı soyadını alıyorsunuz. Asker dönüşü Milli Emlak memurusunuz.

 

Sahipsiz araziler sonradan büyük zengin sınıfını oluşturacak üç beş ismin üstüne yazdırılırken, öfke ve çaresizlikle, akşamları atınızı kırlara sürüp, tüfeğin şarjörünü havaya boşalttığınız anlatılır…

 

945’de Fazilet’çeyle evleniyorsunuz. Kitap, gazete, dergi giren bir ev, sizinki, Ulus, Akşam gazeteleri, Akis ve Akbaba dergileri… Siyaset hiç çıkmıyor zaten, evden.

 

Kadın kollarına giren eşinizle birlikte CHP’de çalışırken, 27 Mayıs öncesi İnönü’nün Menderes’i tehdit eden Meclis konuşmasını, ‘sizi ben bile kurtaramam’ dediği hani, partililer gizlice basıp dağıtır, Tarsus’a bu bildiriler parti cipinin yedek lastiği içinde getirilir.

 

Bir başka sahne ise aklında şöyle kalmış,büyük oğlunuzun, karınız CHP kadın kollarındayken, partiye gelir olsun diye bağışlı bilet satarak, Müzeyyen Senar'ı davet etmişler, konser sırasında, partili kadınlara bir haber gelmiş, polis CHP binasını basacak, diye. Paraları parti binasında bırakıp konsere gelen kadın kolu, telaş içinde salondan parti binasına koşup, polise kaptırmamak için paraları çantalarına doldurup,parti binasından kaçırmışlar.Derken, DP.den sürgün…’Benim yurdum, ocağım, bağım, Tarsus’ta, taa Silifke’lere nasıl gideyim?’diyerek, Silifke ne kadar gurbetse artık, basıyorsunuz istifayı…Dava vekilliği yapmaya başlıyorsunuz.1960'lı yılların ortasında o günkü siyasi havanın etkisiyle geleneksel CHP çizgisini terk edip TİP'li oluyorsunuz,1968 yerel seçimlerinde Tarsus'tan TİP'in Belediye Başkan adayısınız.

 

Demirtaş Ceyhun’la birlikte iki ayrı yerden TİP belediye başkan adayı, iki iyi dost…O yüzden ona hep ‘kayınbabam’ dedim.İkisi birbirinden yakışıklı, heybetli iki solcu kayınbaba, nerde şimdi öylesi?

 

Dönem Demokrat Parti dönemi, aileniz hep muhalefette. CHP , malum, hep olageldiği gibi her seçimi kaybediyor, ev yangıryas. CHP ilçe örgütünün sekreteriyle, partinin külüstür cipine atlayıp köy köy dolaşıyorken, bir dağ köyü olan ,Na mrun Sarıkoyak’a gittiğinizde, parti ilçe kongresi öncesi köylerden parti delege seçimi için köy kahvesine yöneliyorsunuz, partili köylüleri bulup, delegelerin seçilmesi için. Yüzünüze bakan olmuyor.Kimse CHP delege listesine girmek istemiyor. Biraz daha bekleyip, umutsuzluk içinde köyün diğer kahvesine geçiyorsunuz, delege konusunu açmaya kalkışınca, yaşlı bir köylü ortaya atılıp, göbek atmaya başlıyor. Bu tavra şaşıp kalıyorsunuz. Köylü, ters ters bakıp, şöyle diyor: “O sağır, Mareşal öldüğünde, radyoda göbek havası çaldırdı. Siz onun partisinin adamları olarak ne yüzle gelip, bu köyden delege arıyorsunuz?”

 

Yaşlı köylünün kastettiği, CHP Genel Başkanı İsmet İnönü. kulağı ağır işittiğinden, Demokrat Partililerin ona “sağır” dediği.Mareşal, cumhuriyetin ilk Genel kurmay Başkanı Fevzi Çakmak. İnönü Cumhurbaşkanıyken Fevzi Çakmak ölüyor, ülke çapında yas ilan edilmeyişi tartışma konusu oluyor.Demokrat Parti, Çakmak'ın ölümündeki bu tutumu duyarsızlık olarak yorumlayıp,seçim propagandasında kullanmış. Bu köyde istenmediğinizi anlayınca, arkanıza bakmadan köyü terk etmişsiniz…

 

Büyük selde insanların yardımına cansiparane koştuğunuz, bütün mahalleliyi eviniz e doldurup esirgediğiniz hep anlatılır.

 

Sonrası mı?Sonrası ölüm…Her ölüm erken olsa da, sizinki sahiden erken…

 

Ben geldiğimde, gıyaben tanıştığımızda, im’iniz tim’iniz kalmamıştı.Kitaplarınız, daktilonuz, çok sevdiğiniz Şair Eşref ve Tevfik Fikret kitapları, emek emek yetiştirdiğiniz bahçe…

 

Bağ yerinde, ama bağbancılar hevessiz.

 

‘Gel gitme, kalmasın gözüm yollarda’yı severmişsiniz. Güftesini Ömer Bedrettin Uşaklı’nın yazdığı, Kaptanzâde Ali Rıza bey bestesi, Segâh makamı… Bilinmeyen son dörtlüğü şuymuş, şarkının, siz bunu da söylermişsiniz: ‘Varlığın bir ateş, yokluğun derman/ …./Kanlı gözyaşımı sen kurutmazsan/ Ne anlar derdimden, el fidan boylum?’

 

Son partiniz kapandı, ilk partiniz hala ha var, ha yok…Memleket sizden sonra iki darbe bir işgal yaşadı.

 

Bir gün baktım, soba kağıt dolu, bir bakayım dedim, not olur, yazılması süren biyazı olur, o sıra bastı kibriti Fazilet’çe, gürr diye tutuştu kağıtlar. Elimi sokup, yerli filmlerdeki gibi, en üstten bir tomar kağıdı kurtardım; biri nüfus kağıdınızdı, biri Şair Eşref dizeleri, eski yazıyla kağıda aktardığınız…Nüfusun en sonunda ekmek karnesi mühürleri vardı, karneyle ekmek dağıtılan kıtlık günlerinden kalma…

 

Tüten, yarısı yanık bu evrakları koydum zarfa, postaladım siyasi suçlu oğlunuza,Bursa cezaevine, ‘görülmüştür’ damgasıyla kavuştunuz…

 

Yangınlardan geçilen kurtuluş döneminin akıl, aşk, bağ, baba, koca neferi olarak siz üstünüze düşeni yaptınız Darısı, o zor günlerin nasıl, nelikle atlatıldığını unutmayanlara, yaşananlardan ibret almasını bilenlere…

 

Ayşe KİLİMCİ

17.04.2017

 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.