SEVGİLİ ATTİLA İLHAN

10 Ekim 2020 15:48 / 1472 kez okundu!

 

 

Sevgili Attila İlhan,

Biliyor musunuz, siz öldünüz!

Öyle diyorlar.Aylar oldu üstelik (şimdiyse, yıllar…Ölmeyegör…)

Bu gidişin adı ölüm olamaz, olsa olsa “cereyan kesildi.”

Benim açımdan hâlâ otobüse, vapura binerek yolculuk ediyorsunuz.Bir kahve köşesindeki masanıza oturup, karınca misali çalışıyorsunuz.Türkçenin sancaktarlığını yapıyorsunuz, bıkıp usanmadan.İnsanımızı gözlüyor, inanıp, güvenip, seviyorsunuz onları.İnandığımız, korumamız gereken ne’miz varsı, ulu bir çınar gibi gölgenize alıp koruyor, sakınıyor, savunuyorsunuz.

 

****

 

SEVGİLİ ATTİLA İLHAN

 

Sevgili Attila İlhan,

Biliyor musunuz, siz öldünüz!

Öyle diyorlar. Aylar oldu üstelik (şimdiyse, yıllar…Ölmeyegör…)

Bu gidişin adı ölüm olamaz, olsa olsa “cereyan kesildi.”

Benim açımdan hâlâ otobüse, vapura binerek yolculuk ediyorsunuz. Bir kahve köşesindeki masanıza oturup, karınca misali çalışıyorsunuz. Türkçenin sancaktarlığını yapıyorsunuz, bıkıp usanmadan.İnsanımızı gözlüyor, inanıp, güvenip, seviyorsunuz onları. İnandığımız, korumamız gereken ne’miz varsı, ulu bir çınar gibi gölgenize alıp koruyor, sakınıyor, savunuyorsunuz.

Bu mektubu 25 Ocak Çarşamba gecesinde, 2006’nın, yazmaya koyuldum. Bir gün önce Kanaltürk’te ülke ve edebiyat ahvâlinden, biraz da sizden konuşmuştuk. Aslında her iki konuda birer saat konuştuk, daha iyi konuşurum sanıyordum, pek öyle olmadı. İlle, sizden sözederken, olamadı…Ekip, sizin oradaki söyleşi programınızı çeken ekipti. Benim konuştuğum kamerayı kullanan genç arkadaşın gözlerinin yaşla parladığını görünce ben geri gönderdim kendi gözyaşlarımı…

Yaşlandıksıra böyle oldum efendim, ne kalbime söz geçirebiliyorum, ne gözlerime, olur olmadık yerde ikisi de çağlayıveriyor.(Kalp yeşermese göz yaşarmaz, derdi ananem)

Siz inanmazdınız ama, namazınızı da kıldım, belki gitmeye hazırlandığınız yeni âlemde size güç verir sanıp, toprağa verilirken siz, yanıbaşınızda da oldum. Hem öldüğünüze zerrece inanmadım hem böyle yaptım. Herkesler oradaydı, bir görseydiniz…Siyasetçiler, küçüklü büyüklü rütbeli subaylar, yazılı görsel basının ünlü ünsüz tüm neferleri, en çok da halk…Her kesimden insanımız, sahi söylüyorum, her kılıktan, her yaştan, açığı kapalısı, inançlısı, kitapsızı. Araba vereceğini söyleyip vermedi, gösteri ustası belediye başkanı, halk yaya yürüdü, ardınız sıra. AKM’den taa Şişli’ye yürüyenler arasında hasta olan, yeni operasyon geçiren tanıdıklarımı gördüm, trafik aksadı. Zaten AKM’de de sahneye sizin tam boy resminiz konmuştu, bi tuhaf olduk. Kendi tabutunuzun başında kollarınızı kavuşturmuş, gülümsüyordunuz.

Asker nöbetteydi, ayak ve başucunuzda. Her çıkan güzel konuşamadı, siz insanlar sıkıldı sanıp üzülmüşsünüzdür, eminim. Ama, Kerem pek içten konuştu, güzel ve doğru konuştu. Kültür Bakanı konuştu. AKM’yi hiç öyle kalabalık görmemiştim. Dayanma gücünün üç katı insan almışlar, Deniz Baykal girememiş içeri. Sizin AKM’de bir oyun izlemiş, konser dinlemiş olduğunuzu sanmıyorum, ama, o gün sahne sizindi…

Camii çok kalabalıktı, hem avlu, hem dışarısı, yol bile. Vedalaşamadım, kalbin kaldırmadı. O zaman her şey sahi olmuş olacaktı, siz sahiden gidiyor olacaktınız…

Ne zaman ki hak helalliği faslı geldi, herkes koyverdi…Ağaçlardan koca kuş sürüleri pırrr diye göğe uçuştu, gene her kesimden, giyimden farklı insanlar birbirlerine sarılıp güç aldı…

Bunları niye anlatıyorum ki? Siz bundan öte, halkı merak ederdiniz, söyleyeyim: Bana haberiniz ulaştığında Kadıköy Salı pazarındaydım, bir tezgahın üstüne çöktüğümü hatırlıyorum…İnsanlar fısır fısır birbirine söyledi. Yanımdaki kuzenim, “kimi ölmüş, nesiymiş diyeyim insanlara?” diye sıkıştırdı beni, öyle ya insan bunca en yakınına yanardı, ona göre.

“Hepimizin insanı, hısım” dedi, orta yaşlı bir bey…”Memleketin büyük evladı, büyük şair hem de Çolpan İlhan’ın abisi…” Gülümsedim…Şimdi size yazdıklarımı gülümseyerek okuduğunuzu sizin de, görür gibiyim. Aklıma ne geldi şimdi, nerden nereye? Ankara’da Bilgi yayınevinde editörken siz ve kaldığım Tunalı öğrenci yurdu, sizin eviniz ve yayınevi bir güzel üçgen oluşturmuşken ve ne güzel ben hiç oralardan çıkmazken, bir öğleden sonra çay içip söyleşiyorken, postadan çıkagelen bir mektubu, ince uzun zarflıydı, önce uzun uzun elinizde sallayıp, sonra açıp dikkatle okuyup, uzaklara bi gidip döndükten sonra, açıklama gereği duymuştunuz, hatırlayın…Siz benim şimdi sürdüğüm yaştaydınız, mektubu yazan hanımefendi kırklarında, eski sevgiliniz…O ne güzel yazmıştı, siz bunu ne güzel yorumlayıp aktarıyordunuz. İçimden, bu yaşta da âşık mâşuk olunur muymuş, diye geçirmiştim, ne yalan…Çocuktum çünkü. Bana o gün açıklayıp öğretmeye çalıştıklarınızı hayat ve ileri yaşlarım öyle iyi öğretti ki…

Sizden on beşimden bu yana ne çok şey öğrendim…(Şimdi 65’im ve hâlâ sizden öğreniyorum)

Siz ne akıllı, farklı, düzeyli,öz denetimli,barışçı, iyi huylu, sevgi ve sorumluluk kaynağı, terbiyeli, zarif bir beyefendiydiniz…Herkes sizin gibi olur sandıydım, öyle olmuyormuş efendim…Kocaman işlerin belini büküverirdiniz, sıradan bir iş yapmış gibi, engin gönlünüzle gülümseyerek…Evde içeri geçip, kısa süreliğine yok olur, gülümseyerek döndüğünüzde şiirinizi yazıp bitirdiğinizi söylerdiniz.

Yalnızlığın ustasıydınız. Sözün de sarrafı, elbet…

Bakışlarınızı okumayı öğrendiğimi sanıyorum bunca yılda. Yalnızlık ve hasrette dibe vurulan zamanlarda başka türlü bakardınız, uzak, sanki gemi dümen başında uzaklara, o taa en başka uzaklara dalgın, yitik bakan, ama, ne yapacağına, dümeni ne yana kıracağına çoktan karar vermiş, akıllı kaptan olarak…Şiir söylemekte iseniz, bir yahut düşlemekteyseniz, bir avucunuza yanağınızı yaslayıp, ayakta yahut masa başında hep böyle yapıp, öbür elinizle o yanağa destek kolun dirseğiyle…Artık siz siz olmaktan çıkardınız, sizde sizli kalmazdı. İnsanlık âleminin ruhu olurdunuz, bilinci, kalbi, söyleyen dili…Bir tül iner gibi olurdu gözbebeklerinize, yahut bana öyle gelirdi, en güzel şiir düşünüp söylerken olurdunuz.

Keyifli anlarda ıslık çalardınız, huyunuzdu, melodisi farklı ve duyulmadık olurdu. Belki şiirinize sinen müzik buradan kaynak bulurdu, kimbilir? İlkin melodi olarak ses olarak yazar, sonra sözün kalıbına dökerdiniz şiirinizi…

Sizi ilkin Karşıyakalı halinizle anımsıyorum. Ben on iki yaşındayken oradaki okuluma gelir giderken Çamlık’ta, yahut vapur iskelesinde sizi görürdüm. İskelede herkesten uzak bir yerde durur, ufuk çizgisine dalar giderdiniz. Çamlıkta isek, ben geriden sizin gölgenize basmaca oynardım, daha küçük yaşlarımda, birinde gülümsemiştiniz…

Demokrat İzmir gazetesine ilkin şiir defterimi bırakmıştım. Ama, yüzünüzü görmeye ve nasıl diye sormaya güç yetiremeyip, olmadığınız vakitte gitmiştim defteri almaya. Sonradan “bunlar şiir miir değil çocuğum, şiirimsi denemeler” yorumunuzu pattadanak söyleyip, geri verdiğiniz o defterin başına adımı özenle yazdığınız hâlâ duruyor, İKL. Ayşe Kilimci, numarası 18…Liseye yeni başlamıştım, sonraki yıllarda ‘Ah Benim Akortsuz Kalbim’ adıyla kitaplaşacak güncemi yazmaya koyulduğum sıralardı. Yaşım 15, kalbimde dünya fırdönüyor, sözcüklere vurgunum, ne yana gideceğim, kimlere meyledeceğim belirsiz.İnsanın hep kendiyle uğraşması gereken o en bencil olunacak yaşta bir kız çocuğu söz, şiir, hikaye diyorsa, durup düşünmek gerek…(Evet, hep hikaye dedik konuşurken.)Bunu siz düşündünüz ve ötekilerden ayrı yere koydunuz beni. Hep konuştunuz, öğrettiniz. Siz ne akıllar verdiyseniz, tutup tam tersini yaptım. Bilgece beklediniz, sonunda dediğiniz yere geldim, sınayıp yanıldıktan ve yıllardan sonra. Koymaca akıl kuşluğa kadarmış sahiden. Ama kişiliğimize kattığınız maya esaslıydı neyse ki…Yaptığımız her yanlışta gözbebeklerinizde bir hüzün tortulanırdı, görürdüm…

Beni sizden isteyenler olurdu, kıyıp veremediydiniz hiçbirine.

Ailem aracı gönderirdi, bu kızı hikayeden men edin diye, men etmediniz, iyi ki etmediniz…Dünyayla aramızda vardıysa eğer bir perde, onu çektiniz ve ben olanca haşmeti, gerçeği, acımasızlığı ve güzelliğiyle dünyayı gördüm.

Ama, dilimizin görkemini, ulusun çok renklilik ve huyu suyunu, geçiş dönem ustalarını tanımayı, onlara vefâyı, köklü kömeçli kendini sanatına adamayı sizden öğrendik.

(Sarı Paşa’nın şairliğini, Milli Eğitim Bakanı H.A.Yücel’in Atatürk Lisesinden atılmanız kararına katılışını, İnönü dönemini, Cumhuriyetin asıl sahibi halkın yüceliğini, sağdıç emeği edilen emeklerini, Osmanlıca öğrenmenin gerekliliğini, eskiyle yeninin bir kılıç darbesiyle nasıl birbirinden bîhaber kılındığını, şiirin ve bütün esaslı sanatların başında kavak yelleri esenleri değil, çalışkan, sebatkar, esaslı kişileri gereksindiğini…)

(Basılan, sonrakileri basmıyorlar efendim, RH uygunsuzluğu var aramızda) Son hikaye kitabım Şu Ölüm Dedikleri’ni yazıyordum, öldüğünüzde, vurgun yedim sanki…

Sonra, öyle olmasını istediğinizi bildiğimden, yazmayı sürdürdüm.İçime sinen bir öykü kitabı oldu. Son kitaplarım üstüne hiç konuşamadık, iki yıl var ki dertleşemedik de, tatlı tatlı çekiştiremedik kimilerini. Ben zamanınızı çalmak istemedim, siz bizi yaklaşan ayrılığa hazırlamak ister gibiydiniz, sanırım o yüzden hepimizden aralandınız…

Sizi gönendirecek işler yaptım, kitaplar yazdım, habire yayınevi değiştirmek zorunda kaldım, ödüller aldım, son basılan iyi bir kitap oldu, zamanı, ölümü ve yurdum insanını iyi nakşettiğimi sanıyorum. Haddim olmayarak kitabı size adadım. Şu ölüm dediklerini en iyi değerlendirecek konumdasınız gerçi şimdi, artık kısmetse geldiğim zaman konuşuruz hikayeler üstüne…

Sizden sonra iki yayıncınız birbirine girdi. Biri ötekine korsan dedi, Gazi Paşa çıktı, epeydir liste başı…

Mezar taşınıza adınızı da yanlış yazdılar zaten, o sizin en kızdığınız şekilde…

Makamınızda sizi yoklamak istiyorum, ama, ağırıma gidiyor.

Sonradan sevgili Biket’le buluştuk, ağlayıp durduk, çaylar soğudu, garson bir şey sormadan değiştirip durdu çayları. Onunla nasıl yaraşırdınız birbirinize, ne hoş kadındı, aranızdaki o koca yıllar silinir, eşitlenirdiniz. Zaten yanınızda hepimiz büyür, önemli kişi hükmüne geçerdik

Dünkü televizyon çekimi ardından berbat bir kar tipisiyle boğuşarak eve döndüm. O sabah gelmiştim Antakyadan. Tek bir hikaye için taa oralara gitmiştim, kurtuluş savaşında geçen ‘Sadece Sevdim’ öyküsü için.Oysa çoktan yazılmış, üstelik Varlık’ta yayınlanmıştı bile, sonbaharda. Ama, kendini uzattı, beni yıkıp geçen bir hikaye oldu, altmış sayfaya dayandı. “Ben sana dememiş miydin, sen nehir romancısın” diyerek kıs kıs gülüyorsunuz biliyorum, yanılıyorsunuz…

İşte Antakya dönüşü hiç dinlenmeden çekime katılmıştım. Bir öykü peşisıra şu çektiğim eziyete bakıp gene, “büyük hikayeci olacaksın çocuğum” dediğinizi duyar gibiyim. Yalnızca insanımızın asıl hikayesini, kaderini, çekisini görüp anlamaya, söylemeye çabaladım. ’Size bir hikaye anlatayım mı?’ diye girdim her söze, geçenlerde fark ettim, gene huyum aynı, son zamanlar ülfet ettiğimiz sağlık çalışanlarına hep öyle deyip, anlatıp durdum…

Görüşemediğimiz (ve artık yazık ki hiç görüşemeyeceğimiz) yıllarda (roman hariç!) her türdeki kitabımla dil ve çocuk, yeme içme kültürü, deneme kitaplarıma da hikaye kitaplarım kadar özene bezene yazarak sizi gönendirdiğimi biliyorum. Gençlere sizin bize yaklaştığınız gibi yaklaştığımızı fark edeli nicedi, hepimizin, benim, Selim’in, Buket’in, Hasan’ın…Sizin sınıfın bütün öğrencileri gibi…

O gece bir ruya gördü, çok katlı bir yapıydı gördüğüm. En üstü yüksek tavanlı, katedral benzeri

Bir yerdi, yüksek sütunlu, açık, ama, tavanı rengârek bezeli, kapısız, camsız, duvarsız bir yer…Bu yapı dil’miş. Siz parlak bir ışık olmuşsunuz, sahici dünyada o bezemelere ayna tutarcasına parça parça ışık katıyor, görünür ve görkemli kılıyormuşsunuz. Çok denk bir ruyaydı kişiliğiniz ve dil ustalığınıza...Bu konuda da çok çekiş ettiğimiz geliyor aklıma şimdi, neyse, kol kırılır yen içinde, baş kırılır fes içinde…

Sizi saygıyla, anlatılmaz bir hasretle anıyorum.

İçimde bir başka ben vardı, size ulaşamayınca onunla dertleşir, alır verirdim…

Neyi savunuyor, söylüyor, düşünüyorsam, tam zıddını söylerdi öteki ben ve sizin sesinizle söylerdi. Siz gittikten sonra o ses de ansızın kesildi, yitip yok oldu. Tamam gittiniz, ama, bende saklı sesinizi alıp da neden gittiniz?

Sizi öyle özlüyorum ki…

Hikayelerim ve gönlümle cengim sürüyor efendim, merak etmeyin.

(Son elveda faslında dünyaya getirdiğim kızım için benim zamanım araya gidecek diye pek tasalandıydınız, ama, en esaslı o çıktı…Malzemeden çalmadık diye mi, yeni zamanların kızı diye mi, ona daha çok zaman ayırabildim diye mi, bilemem neden?)

Dünya durup duruyor, herkesin keyfi yerinde, siyasi zulüm ve emperyalizmin marifetleri sürüyor, (ama artık ‘dünya 5’ten büyük, neyse ki…) aşk ve hasret dünyada gene yürürlükte, şiirler söyleniyor, yıldız kayınca gene niyet tutuluyor, herkes şair geçiniyor, esaslı şair bir elin parmakları kadar. Ağır ve zulümkâr bir kış kış bitmez üzere, bahar geldi, dallara da gönüllere de su yürüdü. Ne çâre, siz yoksunuz…

Öyle mi acaba?

Kızınız: Ayşe KİLİMCİ

 

T.C.Kültür Turizm Bakanlığı yayını, Yakup Çelik emeği Attilâ İlhan kitabından.)

 

Son Güncelleme Tarihi: 12 Ekim 2020 10:55

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.