MAVİ KELEBEKLER(*) VE SARAYBOSNA…

12 Temmuz 2020 12:52 / 2739 kez okundu!

 

 

“Bosna denince kalbi sızlayan herkes Boşnak’tır,’ der Aliye ama Sırplar ve onları koruyan Avrupalı'ya sorsan Boşnak, Avrupa'da İslam yaymaya çalışan Türklerdir. Türklere sorsanız Müslüman olmuş Slav ırktır, Boşnak. Aliye’ye göre ise, kültürünü, dinini, kimliğini sömürenlere karşı canını ortaya koyarak direnendir, Boşnak. Dünya sömürücülerinin din, dil, ırk, mezhep, kültür öğelerini silmek isterken, bu işgalcilere karşı insanlığı ve kardeşliği, bir arada barış içinde yaşama idealini korumak için direnenlerin idealiydi Bosna, tıpkı Çanakkale ve Yemen’de dedelerimizin 80 yıl önce yaptığı gibi… Ölüme giden yolda her acıdan geçirildiler. 

 

****

 

MAVİ KELEBEKLER(*) VE SARAYBOSNA…

 

 

1993 yılı mıydı? Sırplar Müslümanların köküne kibrit suyu dökmek için Tito zamanındaki göstermelik beraberlik, Tito öldükten sonra kanlı bir biçimde bitti.

Üsküdar'da Osmanlı askeri olan dede ve nine Sıdıka’dan olan Mustafa beyin oğlu Aliye İzzet Begoviç tarih sahnesine çıktığında bu savaş senaryosunun baş aktörü olacak, dünya bundan henüz habersiz. Saraybosna’dan mektup salıyor bize, diyor ki, ‘biz ailece 1927’ye kadar Bosanski Samac şehrinde yaşadık, Sultan Abdülaziz zamanında Müslümanlara tahsis edilmiş. Semendre’den gelen Boşnaklar tarafından kurulmuş. 2 yaşımda Saraybosna’ya taşındık, çocukluk ve öğretim hayatım burada geçti. Karacorceviç hanedanı egemendi, 19. yüz yılda Osmanlı'ya baş kaldıran Sırp kara Corceviç’in kurduğu hanedan… İlk büyük savaş sonrası bunlar Müslüman kıyımına dönük politika uyguladı. Toprak reformu ile bize ait on milyon dönüm toprağımıza el koydular, zengin Müslümanlar zengin uyudukları gecenin sabahına fukara uyandı. 11 Temmuz 1995’e, Pazar yeri katliamına daha var, Srebrenica kıyımına yani,

Bosnada üç halk vardı, Hırvat, Sırp ve Müslümanlar. Onlar ayırmıyor, Müslüman değil, Türk diyorlardı bize. 1389’da Kosova savaşında buraları fetheden Türkler bizdik, Sırplara göre, yani Boşnaklar fethetmişti.” Kimi yorumlar Sırp milliyetçisi Gavrilo princip’in ateşlediği silah, 1914’te ilk büyük dünya savaşını başlatıyor, sömürgecilere direnen son büyük kale Osmanlı devletini paramparça etmeye bir kurşun yol açıyor. Osmanlının Bosna topraklarından çekilmeye başladığı 1878’den sonra artık onların hükmü yürüyor ve bu ilk kurşun bir de Türk hakimiyetinin bitip Abdülhamid Sultan yerine Macaristan imparatorunun resminin duvarlara çıktığı 1908 üç önemli tarih… Aliye’nin babası bunu gözyaşlarıyla anlatırmış.  2.Dünya Savaşı öncesi Sırp ve Hırvatlar ülkeyi ikiye bölmeye karar verince, hangi şehirde kimin nüfusu çok ise o şehir o insanların devleti olacaktı. Türklerin çok olduğu yerde onlar hiç hesaba katılmadan sayım yapılacaktı, biz Bosna’da en büyük nüfus idik. İkinci ayrışma soğuk savaş bitip Yugoslavya dağılınca yaşandı. Bu yüz yılın en hazin, zalim ve yoksul zamanı 1992 ile 1995 arasına sıkıştırılmış cehennemi dönemdir. İnsan onurunun ve vicdanın yok edildiği, insanlığın yitirildiği Temmuz 1995

“Bosna denince kalbi sızlayan herkes Boşnak’tır,’ der Aliye ama Sırplar ve onları koruyan Avrupalı'ya sorsan Boşnak, Avrupa'da İslam yaymaya çalışan Türklerdir. Türklere sorsanız Müslüman olmuş Slav ırktır, Boşnak. Aliye’ye göre ise, kültürünü, dinini, kimliğini sömürenlere karşı canını ortaya koyarak direnendir, Boşnak. Dünya sömürücülerinin din, dil, ırk, mezhep, kültür öğelerini silmek isterken, bu işgalcilere karşı insanlığı ve kardeşliği, bir arada barış içinde yaşama idealini korumak için direnenlerin idealiydi Bosna, tıpkı Çanakkale ve Yemen’de dedelerimizin 80 yıl önce yaptığı gibi… Ölüme giden yolda her acıdan geçirildiler. Yugoslavya'nın dağılacağı belli olduğunda Slovenya ve Hırvatistan bağımsızlığını ilan edince Avrupa devletleri onları hemen tanıdı. Biz onların barış içinde birlilkte yaşayacağı devleti düşünüyorduk ama Sırplar bizim gibi düşünmüyordu. Yugoslavya'nın parçalanmadan Sırp hakimiyetinde Büyük Sırbistan adıyla sürmesini hayal edip planladılar. Kimliğimizi yok edip bizi insan olarak bile görmeyecek, sağ bırakmayacaklardı. Yugoslavya ordusunun bütün silah ve araçlarına el koydular, Bosna Hersek olarak bağımsızlığımızı ilan etmeye kalktığımızda da Avrupa bizden referandum istedi, onların da katıldığı referandumda % 64,4 oranında bağımsızlık oyu çıktı, biz haklıydık ama o gün Sırplar tokpraklarımızı ve devletimizi işgale başladı. Silahımız, tank, uçak, roketatarımız yoktu, onlar el koymuştu hepsine. BM'e başvurduk, Avrupa ve ABD’den yıllardır savunduğu özgürlük hakkını talebettik, ne yardım dilendik ne para ve silah. Yalnızca silahsız halkı koruyacak tedbirler alınmasını istedik. Çünkü BM bunun için kurulmuştu, barışı demokrasiyi korumak ve soykırımı engellemek. Toplandılar, karar, savaş üstüne savaş eklemek istemiyoruz, silah satışına ambargo koyuyoruz. Bu, şu demekti, silahlı Sırplara direnecek bizlere silah ambargosu demekti. Avrupa bizi elimiz kolumuz bağlı düşmanımızın önüne fırlattı1200 gün boyu, geceli gündüzlü cehennemi yaşadık. Her hamlemiz boşa çıkartılınca, Avrupa’nın ne demek olduğunu anladık. Biz onlar için yoktuk zaten, Avrupa ortasında bir halk sırf Müslüman diye katillerin önüne eli kolu bağlı terk edilmişti. Savaşın yaklaştığını uyarırken bile halkıma, bir ulusa soykırım uygulanacağını ve Avrupa'nın buna göz yumacağına hiç inanmayarak…(Oysa aynı tarihlerde Afrika’da bir milyon ölümle sonuçlanan Ruanda soykırımı için dönemin Fransa devlet başkanı Mitterand ‘oralarda yaşanan şeylerin ciddiye alınmasını gerekli görmüyorum’ demişti… Orası Afrikaydı, yıllarca Fransa ve İngilizlerin sömürdüğü topraklar… Biz Avrupa’dayız diye farklı düşüneceklerini sanmakla yanılmışım… Sırp askerleri dört bir yanımızdan bizi kuşattı, Boşnaklar görülmedik biçimde direndi, kendi silahımızı bile yaptık şofbenden bomba, soba borusundan roketatar yaptık, hiç tankımız olmadı ama yapamadık, bunu savaşı bilmeyen anlayamaz. Her yanı dağlarla kuşatılmış ve kıpırdayan her şeyi vur denenlere karşı ne hale düştüğümüzü düşünün, milyonlarca boş kovan… Gıda, su, elektrik, enerji, ışık hiçbir şeyin olmadığı bir kuşatmaydı bu bebeler, yaşlılar, kadınlar açlıktan öldü, BM yardım diye kırk yıllık konserveleri yolluyordu bize. Köpekler kapağı açılmadan bu konserveden kaçıyordu, değil ki insan…

Tecavüzler en acısıydı. Mostar, Srebrenitsa’dan haberler yağıyordu, en katı emir buydu, tecavüz edin! Bir günde üç bin kardeşimiz boğazlanıp nehre atıldı, BRÇKO’da… Bütün Bosna’da 200 bin ölümüz… Sırp devletinin işgal politikasına karşıydık biz, onlar bizim dinimize ve bize düşmandı. İnsanlık ve İslam onuru ile söyleyebilirim bunu, Sırplar şehitlerimizin mezarlarını bile tarumar ettiler, tarihi eserlerimizi de, Nahıt kütüphanemizi, Bosna’da; ki Avrupa mimari tarzının en güzel örneğiydi, yıkılan 1300 camiimiz, Mostar köprümüz yok edildi, dünya seyretti, talebimiz modern ve demokratik devletlerce (!) reddedildi. Hem onlar hem Sırpların bana ve askerlerime işlediği suçu affetsem de hangi sabır hangi vicdan ve inanç, onların kadınımıza kızlarımıza çocuklarımıza namusumuza ve hepimize yaptıkları zulmü asla affetmem! Oturup Müslüman soykırımını seyrettiklerini de öyle affedemem… Bütün parklarımız şehitlerimizin istirahatgahıdır, gönül şenlendirme yeri değildir, olamaz. Parksız şehir …

Yüzümüze acı sinmiş olsa da sakın bize acımayın, çünkü bu acıyı ancak bir Boşnak hakkıyla anlayabilir.Biz acınacak millet değiliz, her adımımızı gururla atarız biz.Miladiç dağlardan şehre inen binlerce insanı, giderek milyona tırmanan Müslümanların üstüne ateş açtırdı. Kovduk, kurtulduk diye askerlerini kutladı. Potocari’deki Hollandalıların BM emriyle kurduğu kampa geldi, sivil halkın kendine teslim edilmesi emrini verdi. Hepsini, kampa sığınmış sivillerin verilmesine başüstüne diyor birlik komutanı, halk hayır diyor, bizi vermeyin, tarih utanç içinde, BM Bosna barış komutanı Fransız general  Bernard jan vier yahut Hollanda askeri birliği komutanı general Tom Karremans mahşeri kalabalığın sesini duymamak için insanlıklarından vazgeçiyor, bombardımana direnmeyen bu beyler 20 bin Boşnağı teslim ediyor Nato uçakları havalanmışken daha İtalya üstünden geri döndüğünü biliyorsunuz. Annesine tecavüz etsin diye kafasına silah dayadıkları ergen küçük erkek çocuğu direnince, askerler kulaklıkla müzik dinliyor ve elbet ikisini de vuruyor. Kucağında bebesiyle genç kadını, bebeği ve kadının kollarını bir asker tutarken diğer askerler anneye tecavüz ederken, BM komutanı Miladiçle birlikte bira içerek seyrediyor bunu. Ağlayan çocukların dilleri kesilip atılıyor. Üç gün içinde 8 bin vatandaşımızı öldürdüler binlerce çocuğu da, mezarsız kaç ölümüz var onu da bilmiyoruz, teker teker öldürmek uzun sürünce kırklı elli kişilik mezar kazdırıp topluca vuruyorlar, bu da masraflı olunca çukurlara yığıp bombalayıp, toprak döktüler onların üstünde mavi kelebekler uçtu, bize mavi kelebekler yol gösterdi, toplu mezarları böyle iz sürerek bulduk, mavi kelebeklerin izini… Unutma! Türk'ün evladı, unutma, sen sömürgecilerin karşısında sakın yere düşme. Biz Çanakkale'den sonra direnişi sürdüren nesiliz. Sen de direnişin değil, dirilişin nesli ol! Korumak için değil, düzen kurmak için çalış… Sen varsa biz olacağız, sen ayakta oldukça biz yaşayacağız ama unutma, sömürgeciler seni tümden Asya’ya sürmek için adım adım plan yapacak, sıra size de gelecek, onlar düşmanlığa ara vermeyecek, sen Türksün, bir din, bir ırk ve mezhep değilsin, olamazsın… Batı haçlı seferlerinde Arap'a Arap değil Türk diyordu, Çanakkale'de Kürtleri boğazlarken onlara Kürt değil, Türk diyordu, ne zaman ki onların çıkarı için yeni devletlere ihtiyaç duydu, Araba Arap demeye başladı, seni ondan onu senden ayırdı bugün de Kürt'ü senden onu da senden ayırmak için gece ve gündüz çalışıyor… Biz Boşnağız, ama, Türküz de. Sen de kalbinde bizim acımızı taşıdığın kadar Boşnaksın. Utanacak tarihimiz, saklayacak hafızamız ve şeyimiz yok, Sırp'a karşı sorumlu olduğumuzdan değil, yasayla zorunlu kılındığından değil, kimimiz dinimiz, kimimiz milletimiz, kimimiz kitabımız ve kimimiz ahlakımız sebebiyle vicdan sahibi olduk, birileri öyle istediği için, vicdan böyle tarif ettiği, emrettiği için… Hiçbir milletin dili, dini, mezhebine karışma, mezarını çiğneme, kutsalına kadınına, ibadethanesine karışma, dediğinden. Sömürgeci tezgahıyla saflara ayrışma Türkün evladı, bize yapılanları ve sana düşen sorumluluğu sakın unutma…” (mektubun kaynağı ekşi sözlük, takım elbiseyle yüzen adam )

Ben Istanbul Fizik tedavi merkezinde uzmandım, karnımda son çocuğum vardı, yaralı askerler bizim bahçede yeni yapılan Bosna Hastanesine getirilmişti, onlarla geçirdiğimiz iki yıl ömre bedel anılar, dersler içerir. Bir grup bilim adamı da askerlerle gelmişti, farklı bilim dalarından olan bu kişizadelerden biri, bebeğimin üstüne titrer, her gün selam verir, kontrol ederdi, sonra dünyanın dört bir yanına dağıldılar, ben onları hiç unutmadım.

Birlikte yaşadığımız o iki yılı anlatmaya vakit var daha, şimdi bu yazdıklarıma ağlıyorum… 

Bu acı anlatılabilir mi?

Bunu anlatabilecek bir dil var mı?

Mümkün değil...

Biz ne kadarını anlayabildik? Anlamaya niyet etmeyenleri geçiniz bir kalem, sahiden anlayıp kalbinden vurulanlar bile bir Boşnak çocuk, genç kız, ana ve biçilen Boşnak erkekler gibi anladı mı, nasıl anlasın?

Yüzlerine, hem askerlerin hem birlikte geldikleri sağlık ekibinin, kadın ve çocukların yüzlerine sinmiş acıyı unutamıyorum. İlkten yüzlerinde bir gece ile çıkagelmişlerdi sanki, bulutlu göğ gibiydi her yüz, yağmur toplayan bulutlar vardı alınlarında, tepkisiz, kırgın, küskün, yaşamıyo gibiydiler.Sonra tek bir yüz ifadesi geldi konakladı hepsine, ne geniş bahçemiz ne ulu ağaçlar, onlara memleketlerini hatırlatacak ne varsa, bakıyor ama görmüyor gibiydiler. Yemeklere el sürmüyor, ama, temizlik titizlikten ödün vermiyorlardı. Şarkılar, şiirler, aşk, hayat öyle uzaklarındaydı ki, bu kavramları unutmuş hata hiç bilmemiş gibiydiler. Biz de konuk hatırı hoş etmek için habire ikram yapan, üsteleyen, bıktıran ev sahibi gibiydik. Bir hoşgeliş toplantısı hatırlıyorum, çeyrek asır, olmuş mu o kadar, öncesinden.Serde gençlikleri var, çalınan müziğe dayanamayıp bir asker fırladı ortaya ve oynamaya başladı.Yüzünde nicedir silinmiş gülümsemesi, kollarını iki yana açınca sanırsın dünya sığacak altına, öylesine enine boyuna, ayaklarını yere vurdukça yer sarsılıyor, hemen fotosunu çektim, haberini yazıp Cumhuriyet'e yollattım, günlerce bekledik, basılmadı, ama benim kalbimde kaç kere belirdi, bugün gibi gözümün önünde, ayaklarını yere vurarak oynadı dediğime kulak asmayın, tek ayağıyla oynadı, öbürü kasıktan kesilmişti, o tek ayağı bastonuyla dengeledi, sonra bastonu da fırlatıp attı ve oynadı...Unutmam mümkün değil, sonrasını da... Dünya görmedi, duymadı, söylemedi, unutmayı yeğ tuttu.Şimdi bile 25.yılında soykırımın sosyal medya ayağa kalkmıyor, sakatmışçasına, belli yerlerde yangın ve ölüm anılıyor, belli yerler tütüyor kalplerimiz gibi hâlâ...

O ara aşklar yaşandı, nişanlar takıldı, yüzükler atıldı, sanat kurslarımıza dönüp bakmadılar bile, en kıymetli  sanat hayattı, ama, hayat ve ülkeleri ellerinden alınmıştı. Neye bakaydılar?

Dönmekten yanaydılar, iyi olup ülkeleri için vuruşmaya dönmekti tek dertleri.

Onlar zulüm ve acının soğuk mührüydüler, dünyanın ve barışın, sözümona barışın yüzüne vurulmuş soğuk mühür...

Yüzlerini güldürmeye neçe yeltendiysek de başaramadık, ne toplu yemekler ikramlar, ne müzik grupları, bayram kutlamaları, ne çevre halkın habire getirdiği el yapımı Boşnak börekleri ve sevdikleri yiyecekler...Patlıcan yemedikleri kalmış hatırımda,' bir hayvan göster patlıcana bayılan o zaman yeriz', diye takılırlardı.Evim hastane karşısındaydı geceleri de giderdim, geceler zulümdü askerlere, geçmeyi bilmezdi, o zaman bir hüzün, gözyaşı, keder sinmiş, bütün hastane Bosna olurdu. Fotoğraf karelerine girmek istemez, kendilerine bir metrekaderelik memleket yapar, oraya sığınırlardı, köşe, kuytu, uzak yerlerine koca hastanenin. Gün gün tarihçe tutmadığıma yanarım, ama, dünya da bizim üstümüze geliyordu o sıra, ben bebeğimi dünyaya getirmiş, onlarla tanıştırmıştım, barışta yaşasın demişlerdi, kendileri çoluk çocuk sahibi oldular mı, döndükten sonra eski kendileri olmadılar bunu biliyoruz, ama, ne oldular, şu koca dünyanın hangi kıyıcığına sığındılar, unutmadılar, unutulmadılar, ama, o acı, o kıyım dünyanın orta yerinde kocaman bir soru işareti olarak kaldı, o kadarla da kaldı.Dünya onlardan sonra yeni kıyımlara hazırlandı, insanlık kan ağlamayı sürdürdü. Dönüp de köyünü evini yıkılmış, ailesi tecavüze uğramış, kalanlar, küçük erkek çocuklar bile katledilmiş gördüklerinde avutmak mümkün müydü?

Mavi kelebekler toplu mezarlar üstünde ve mavi göğün altında uçmaktan yoruldu belki kelebekleri de vurdular...

Savaş çıkarmak kin ister, akıl gerekmez, para dökülen silahlar gerekir, zulme ve kıyıma alışık düşmanlık ister, kin, nefret, soysuz politikalar ister, oysa barış ne ucuz, ne gerekli, sızlayan bir kalp ve insanlığa sevgi dışında birşey istemez.

8372 masumu katletmek onlarcasını sakat, vatansız, ailesiz bıraktı Sırpların Hırvatların faşist politikası.Suçlu, yani iki yüzlü binbir yüzlü batı, ayağa kalk, sanık sandalyesinde acımasız askerlerden daha acımasız suçlu olarak sen varsın çünkü.

Evet çocuğum, çocukları savaşlarda küçük kurşunla öldürürler.

Onlar bir öldü, dünya bin ölecek bilirdim, bilmez imişim...

SREBRENİTSA, insanlığın yüzkarası... 

 

Ayşe KİLİMCİ

12.07.2020

 

(*) Mavi kelebek, mezarların üzerinde açan ölüm çiçekleriyle beslenen kelebek türü. Bu kelebekler Bosna savaşının ve Boşnak halkın acılarının simgesi haline gelmiştir.

En Üstteki Çizim: Çağlar ÇALIŞLAR

 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.