MASALİSTAN'IN OYUNCAKÇISI…

30 Aralık 2020 18:24 / 2074 kez okundu!

 

 

Öyle mi desek yaraşır ona, yoksa hayatla keyifçe oynamanın ustası mı?

Kendine sorsak yanıtlamaz bile, güler, oyuncak yapmayı sürdürür, hayatı öyle çünkü. Yaş almış bir çocuk o, hayatla oynamış olmasa da, elektrik teknisyeni olarak çalışmış, yaş doksanlara pupayelken giderken, hatta daha öncesinden, kablolardan kahramanlar, oyuncaklar yapmaya koyulmuş. Yaşamaktan yorulmamış, hayatı ille de çocuklara güzel kılmak istemiş olsa gerek…

 

****

 

 

MASALİSTAN’IN  OYUNCAKÇISI…

 

 

Öyle mi desek yaraşır ona, yoksa hayatla keyifçe oynamanın ustası mı?

Kendine sorsak yanıtlamaz bile, güler, oyuncak yapmayı sürdürür, hayatı öyle çünkü. Yaş almış bir çocuk o, hayatla oynamış olmasa da, elektrik teknisyeni olarak çalışmış, yaş doksanlara pupayelken giderken, hatta daha öncesinden, kablolardan kahramanlar, oyuncaklar yapmaya koyulmuş. Yaşamaktan yorulmamış, hayatı ille de çocuklara güzel kılmak istemiş olsa gerek…

Sabahattin Parlar ustadan söz ediyoruz, 1930’larda İstanbul’da doğmuş, şimdilerde Avşa adasındaki evinde oyuncakçılık ederek hayatı ciddiye almakla meşgul, elektrik kabloları bir asra yakın elinden akıp geçmiş, şimdi o kablolarla masal yazıyor ustamız. Oyuncak gibi oynatılabilen eski Osmanlı figürleri yapıyor, evindeki minik atölyesinde, hem çocukluğuna doğru keyifli yolculuğa çıkıyor, hem mutlu olup, çocukları mutlu ediyor.

Büyümek ne demek, durup düşünmek gerek…

Büyüdü, yaş aldı ustamız, doksanlara demir attı, artık çocukluğuna gidiyor, buna hakkı var, koca bir ömrü çalışa didine geçirdi, belki hiç çocuk olamadı, çabuk büyümek zorunda olanlardandı. Şimdi ilk hedefi de son hedefi de çocukluğunun keyfini çıkarmak, elektrik kablolarıyla unutulmuş yüzleri, kimlikleri, kişileri kablolarla yaratıp, çocuklarla buluşturmak.

Ya o kablo insanlar, kukla oyuncaklar bir anlığına canlanıp, bu farklı dünyayı sorarsa ustaya?

Belki onlar sormadan ustamız anlatıyordur, eğe büke onlara biçim verirken… Akşam o uyurken de atölyedeki tam yahut yarım oyuncaklar günü ve onu değerlendiriyordur, fısıldaşarak…

Oyuncak gibi oynatılabilen bu kablo kahramanları, arkadaşlarının üstelemesiyle yapıp, Kapalıçarşı’da satarmış. Resme ilgisini küçük yaşındayken anlayan öğretmenlerinin ilgisiyle sanata meyletse de, o yılların geçim zorlukları onun ekmeğini elektrikçikten çıkarmasını kaçınılmaz kılmış. İçinde ukde kalan sanat sevgisi, bu oyuncakları yapmaya başlamasıyla canlanmış. Yıllarca bu sanatla ilgilenmesine rağmen öne çıkmayan, bilinmek istemeyen engin gönüllü bir hayat sürmüş.., Eğitimini alamadığından kendini sanatçı olarak nitelemiyor, kablodan oyuncak yaratma sanatının kendisiyle biteceği tek tasası…

Yağmur Kartal adlı bir güzel kız çocuğu Sabahattin amcanın kablolarla değilse bile görüntüyle masalını yazmış. Hayatın ve oyuncağın masalcısının yolculuğunu, yaptığı oyuncaklarla stop-motion animasyonla destekleyip anlatmış. Sabahattin amca, yani usta gibi esaslı ve yaratıcı bir sanatçının gizli kalmış bir yâdigâr olduğunu herkese göstermek ve yurdumuzun insan ve kültür değerlerini sahiplenmenin, sonraki kuşaklara anlatıp, tanıtıp, iletmenin önemini vurgulamak Yağmur’un tek arzusu. Yağmur kim mi? 1990 İstanbul doğumlu, sinemayla hemhâl olması 14’ündeyken başlamış, Kadıköy Güzel Sanatlar Lisesi sinema TV bölümünde okurken… Orada arkadaşlarıyla kısa filmler çekerken edindiği deneyimden sonra sinema tutku olmuş onun için. Sinema denince akla gelen teknik bilgileri merakla inceleyip deneyerek hikâyeler anlatmaya koyulmuş. Sinemaya olan bu merakı, 2009 yılında Kocaeli Üniversitesi Görsel iletişim tasarımı bölümünü kazanmasıyla yeni bir boyut kazanmış. Tek kare ile çok şeyi anlatma, kadrajı grafik anlamda doldurma, renk bilgisi, reklam ve animasyon gibi bilgileri kendisine kattığı üniversite eğitimine ek olarak, Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünde çift ana dal yapmış. Böylece sinemayla bağını akademik alanda da koparmamış. Okuduğu iki bölümü de derece ile bitirdikten sonra post prodüksiyon alanında, kurgu asistanlığı, süpervizör asistanlığı, VFX koordinasyon, kurgu yönetmenliği ve animasyon sanatçısı olarak çeşitli şirketlerde çalışmış. "Soluk" adlı kısa filmini yönetmiş. Şu sıra, okul nedeniyle ara verdiği iş hayatını Fikir Tasarım Atölyesi’nde kurgu yönetmenliği ve animasyon yaparak sürdürüyor. Serpil Altın Film Yapım şirketinde proje bazlı yönetmen olarak çalışıyor. 2013 yapımı Tozlu İplik, Kabuk şimdi de oyuncakçı amca emek ettiği kısa filmleri.

Oyuncakların Dünyasına Fantastik Yolculuk: Oyuncakçı, Saklı Yadigârlar belgesel filminde şair/müzeci Sunay Akın ve yönetmen/oyuncu Hakan Altıner de yer alıyor. Cümbürcemaat, oyuncakların sırlı dünyasına bir yolculuğa çıkarıyorlar bizi…

Yönetmen Yağmur kızın yazdığı Oyuncakçı, Saklı Yadigârlar filmi çekimlerine 2016’da başlanmış, yapımcılığını Latrak Film üstlenirken Karakuş Film de destek vermiş. Stop-motion ve animasyonlu bağımsız belgesel olan filmin çekimleri Avşa Adası ve İstanbul’da gerçekleştirılmış. İlk gösterimi Kadıköy’de yapılması düşünülürken, pandemi nedeniyle ileri bir tarihe ertelenmiş. Bir sanatçı portresi çizen Sabahattin Parlar ustanın hikayesi, yönetmen Yağmur Kartal’ın kurduğu büyülü evrenle seyirciye sunuluyor. Anlatılan senin hikayendir belki, bu anlatıcısını bulmuş bir hikaye, yoksa her insan bir hikaye, anlatanı, çekip göstereni, fark edeni olsun diye bekler durur… İmkansızlıklarla bilenen bir yaratıcı Sabahattin usta, aslı elektrikçilik, Avşa adasında yaşıyor, kablolarından eski Osmanlı figürleri yapıyor.

Geçmişe dem çekmiyor, ağıda yer yok onun hayatında, kablolarla oynayarak, onlara can veriyor, masal kahramanları yaratıyor, en esaslı çocuk desek az mı, ona?

Oyuncak gibi oynatılabilen bu figürleri evindeki küçük tezgahında ara sıra üreten usta onları 80’li yıllarda Kapalıçarşıda satarken oyuncu Hakan Altınerle tanışmış, o ve eşiyle muhabbeti sayesinde figürleri ufak atölyesinden çıkarak tüm Anadolu’yu dolaşmaya başlamış. Fakat el işçiliği ile üretilen bu eserler dönemin gazetecilerinin ilgisini çekse de zamanla tarihin eski sayfalarındaki gazete kupürlerinde solarak gitmiş ve elektrik tellerine can veren adam unutulmuş…

Henüz gala gösterimi yapılmayan film, 31. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde belgesel kategorisinde 98 film arasından ilk 11’e girdi.

Yönetmen Yağmur Kartal çocukluğumuzun en güzel anılarının oyuncaklar olduğunu belirterek filmi için şöyle diyor: “Çocukluğumuza dair en güzel anımız oyuncaklardır ve oyuncaklar bizi anlatır. Bir oyuncakçı ise çocukluğumuza şekil veren, ruhumuza şekil veren bir Gepetto ustadır. Oyuncakçı, geçmişten günümüze bu ruhu seyircilere hissettirmeye çalışan, 1940’lardan günümüze oyuncak öyküsü paralelinde büyüyen bir çocuğu, bir oyuncakçıyı, hayatı anlatıyor.”

Ömür Kurt’la söyleşisinde film projesinin ortaya çıkışı ve neyi amaçladığını şöyle anlatıyor Yağmur:

Oyuncakçı, Saklı Yadigârlar filminin başlangıç öyküsü aslında adında bulunan saklı kelimesinin izini taşıyor. Filmin konusu olan oyuncak ustası Sabahattin Parlar’ı yıllardır tanımama rağmen mütevazı mizacından ötürü bu yönünü yıllar sonra dedem Rıza Baydar’ın ön ayak olmasıyla öğrenebildim. El işlerine ve çocuksu şeylere merakımı bilen dedem, el becerisine dayanan bu zanaatı öğrenmem için bir gün bana arkadaşı Sabahattin bey’in yaptıklarından bahsedince merakım arttı ve o heyecanla evini ziyarete gittiğimde, Osmanlı esintileri taşıyan figürlerine ve onları oluşturma becerisine hayran kaldım. O yaz Sabahattin bey bana işinin inceliklerini anlatırken benim aklımda filme dair fikirler canlanmaya başlamıştı. Aslında filmin amacı biraz hüzünlü bir gerçeğin perdesini aralıyor. Unutulan ya da fark edemediğimiz değerlerimize sahip çıkmamız gerektiğini, bunların güzelliğini insanlara anımsatmak istedim. Hele ki Sabahattin Bey gibi çocukluğumuza dokunan ve el becerisine dayanan eşsiz eserler bence paha biçilmez bir değere sahip. Ustasının varlığıyla bu dünyada bir nebze iz bırakmış ve kaybolma korkusuyla titrerken ona sahip çıkan birkaç minik yüreğin hatırasında hoş bir seda bırakan yadigârlar bunlar.

Oyuncaklar bize ne söylüyor peki?

Oyuncaklar aslında karakterimiz şekillenirken bizimle o maceraya çıkan yol arkadaşlarımız. Bu yüzden Sabahattin Bey’in hayatını da anlatan filmde, onu simgeleyen kendi yaptığı bir oyuncak üzerinden stop-motion tekniği ile canlandırmalar yaparak hayatına değinmek istedim. Onun ruhani dünyadaki oyuncak benliğinin bir nevi hayat bulmuş hali olarak düşünebiliriz bunu. Oyuncaklar ruhumuzun derinlerindeki duygularımızı da en doğru şekilde yansıttığımız kahramanlarımızdır bence. Kendimizi, olmak istediklerimizi ve olduklarımızı en doğru şekilde daha küçük yaşta onlar aracılığıyla ifade etme şansı buluruz. Bu sebeple bir oyuncakçı, canlanıp hareket eden oyuncağıyla anlatmak bana çok cazip gelmişti. Bir nevi Gepetto ile Pinokyo’nun arasındaki ilişkiyi hatırlatıyor bana.

Oyuncağın çocukluk anılarıyla nasıl bir ilgisi var, sorusunu şöyle yanıtlıyor:

Oyuncaklar, yetişkinleri o kocaman dünyasında, bir çocuğun kendi doğrularını, hayallerini dile getirebildiği tek yer. Aslında oyuncak seçimlerimiz ve onlarla kurduğumuz ilişki ilerde nasıl bir yetişkin olduğumuzu anlatıyor. Düşündüğümde küçükken en sevdiğim oyuncaklarımın kendi yaptıklarım olduğunu hatırlıyorum. Hazine değerinde gördüğüm el işi kitabıma gözüm gibi bakardım ve onun içinde kendi oyuncağımı oyunumu kuracağım çeşitli bilgilerle oyuncaklar yapardım. Aslında çocukluğunda birçok oyuncağı olan bir çocuk için kimileri bunu ilginç bulabilir. Konuşan bebek, robot evde birçok oyuncağım vardı ama en sevdiklerim kendi yaptığım kuklam ve kukla gibi oynatabildiğim büyük panda oyuncağım. Şimdi baktığımda canlandırma ve animasyon işleriyle uğraşan ve hala el işi oyuncak figürler yapmayı seven bir yetişkinim. Oyuncaklarımız bizim hayaller evrenindeki iz düşümümüz.

Sizce oyuncaklar kuşaklar arasında bağ kuruyor mu? Kuruyorsa nasıl?

Bence kesinlikle kuruyor. Oyun ve oyuncağın eskimediğini sadece yaşlanan oyuncaklara oynarken gerekli ihtimamın gösterilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bir bez bebeği düşünelim mesela, yıllarca nesilden nesile aktarılabilir. Odamda çocukluğumdan beri duran annemin çocukluk oyuncağı bunun en güzel kanıtı. Ki benim çocukluğumu süslerken annemin hatıralarını onunla hatıralarını da hayatıma kattı. Bir nevi ortak çocukluk anımız gibi. Bu anlamda kültürel bir miras aslında ve ruhumuza dokunduğu için en değerlilerinden biri. Oyuncak ustamızın yaptığı, Osmanlı’daki halkın yaşayışının izlerini taşıyan oyuncak figürler mesela, o zamanın ruhu ile milenyum çocuklarını kavuşturuyor bir nevi.

Oyuncaklar ve oyun ile ilgili olarak anne baba ve çocuklara önerileri şunlar, Yağmur kızın:

Bu konuda nâcizane birkaç şey söyleyeceğim. Çocukların sanal dünyadaki bir tuşla kaybolan sınırlı dünyalar yerine, hayal dünyalarının alabildiğine bucaksız, kaybetme korkusunun olduğu, sahip çıkma duygusunun geliştiği dokunabildikleri keşfedebildikleri oyuncaklarla oynamalarından yanayım ben. Belki 90’lı olduğum için, çağımız ana babalarına eski gelen bir düşünce olabilir. Teknolojinin harika yeniliklerini reddetmiyorum elbette ama hayal güçlendirmek de değerleri oluşturmanın yolu da biraz daha gerçek dünyadaki oyuncaklardan geçiyor sanki. Meselâ zarar gören bir oyuncağı kendi elimizden geldiğince annemizin desteğiyle tamir etmek. Bir tablet için bu çok olası görünmüyor bana, ya yenisi alınıyor ya da tamire gönderiliyor.

Bir şeyleri tamir etmeyi çabalamayı, değer bilmeyi unutturuyoruz sanki çocuklara. Benim şahsi fikrim tabi ki bunlar.”

Yağmur, yüksek lisans öğrenimini tamamladıktan sonra Soluk adlı distopik kısa filmi ile yurt dışında birçok ülkede festivallerde başarı elde etti. Oyuncakçı Saklı Yadigârlar isimli orta metraj stop-motion animasyonlu belgesel filmini yönetti. Çeşitli sitelerde film kritikleri ve analizleri yazmasının yanı sıra aktif olarak sektörde görsel efekt, kurgu, animasyon işleri yapmaya devam ediyor, onu tanımaktan ve arkadaş olmaktan öyle mutluyum ki, birlikte oyun oynamış gibi…

Banu Bozdemir söyleşisinde de kendini oyunbaz bir sinema tutkunu olarak tanımlıyor Yağmur. Çocuk yaşında sinemanın eğlenceli, büyülü dünyasıyla tanışmak içinde o çocuksu heyecanı tutup saklamasını sağlamış. Sınıf arkadaşlarıyla her dönem bir proje geliştirir, onu birlikte çekip, kurgularlarmış, işte oyunların en güzeli… O zaman, sinema dışı bir tutkusu da animasyon filmler. Animasyonun uçsuz bucaksız evreni var. Mesela, Willis Harold O'Brien ya da Ray Harryhausen’ın canlandırma yaptığı özel efektli filmler bu konuda heyecan verici bir dipnot olabilir. Hem sinema hem de animasyon. Sinema tutkum da biraz bu ikisinin harmanında şekillendi. Kocaeli Üniversitesi’nde Görsel İletişim Tasarımı ve Radyo, Televizyon ve Sinema bölümlerini aynı anda okuyup derece ile bitirdim. Kendimi animasyon, sinema ve akademik anlamda da geliştirdim. Ardından post prodüksiyon firmalarında görsel efekt ve animasyon alanında iki yıl çalışarak deneyim kazandım ve bu sayede akademik bilgimi uygulama ile perçinledim. Bir süre sektörel deneyimime ara vererek İletişim Bilimleri bölümünde Yüksek Lisansımı tamamladım. Bu süreçte de stop-motion reklam filmleri, klipler, 2d animasyonlar, kurmaca kısa filmler gibi birçok işe imza attım. Aralarında tartışmasız en keyif aldıklarımdan biriyse 14 yaşımda ilk kez deneyimlediğim stop-motion tekniği idi. Benim için figürlerin minik hareketlerle canlandığı o an, ilk defa sinema ile tanışmak gibi heyecan dolu.

Oyuncakçı Saklı Yadigârlar uzun zamandır konuşulup beklenen belgesel iken, karşımıza farklı, şirin, uğraşılmış, kurgulanmış bir belgesel çıktı. Eline sağlık. Fikir nasıl ortaya çıktı, nasıl şekillendi, sorusuna:

“Hayatta tesadüf olarak tanımlanan her şeyin beni bir şekilde tam zamanında tam da olması gereken yere sürüklediğine inanmayı seçen biriyim. Filmin ana kahramanı olan Sabahattin amcayı yıllardır tanıyordum. Yaklaşık 5 yaşımdan beri. Dedemin yakın bir arkadaşıydı ve bir nevi manevi dedem diyebilirim. Ama onca yıl onun böyle bir uğraşısı olduğunu bilmeden büyüdüm. Üniversiteyi bitirdim. El işlerine merakımı bilen dedem 2015 yaz ayında “Sabahattin amcan böyle figür oyuncaklar yapıyor. Neden ondan bu mesleği öğrenmiyorsun?” dedi. Bir nevi vesile oldu diyebilirim. Sabahattin amca bana figürleri gösterdiğinde kelimenin tam anlamıyla ona hayran kaldım. Kendisi mütevazı bir insan olmasının yanı sıra harika bir hikaye anlatıcısı. Bana figürlerinin tek tek hikayelerini anlatıp bu işi nasıl yaptığından bahsettikçe aklımda filme dair ilk imgeler oluşmaya başladı. Ama bu fikri mi kendisine hemen açamadım. O bana yaşlandığı için el verip bu mesleği bıraka cağından bahsediyordu ki, içimi bir hüzün kapladı. Bu güzelliğin dünyada bir iz bırakmasını istedim.”

Peki, Sabahattin Parlar ustayı nasıl ikna etmiş belgesel fikrine?

“Esasen komik bir hikaye bu. Her yaz zaten mutlaka Avşa’ya gittiğimizden kendisiyle bir araya geliyorduk. Sabahattin amcaya film fikrimden o yaz Avşa’ya gitmeden önce telefonda bahsetmiştim. O da sevinçle “tabi kızım olur” demişti. Ama ekip arkadaşlarımla evine gittiğimizde elimizdeki ışık, kamera, ses cihazı ile bizi kapıda gören Sabahattin amca “Aman kızım siz ne yaptınız? Benim filmimi mi çekeceksiniz? Ben figürü yaparken filme çekip ilerde lazım olursa diye saklayacaksın sandıydım. Siz neler getirmişsiniz böyle.” dedi. Mutluluğu, şaşkınlığı... Aslında o an yüzünde tüm duygular bir aradaydı. Film çekimleri boyunca “Siz ne yaptınız böyle yahu” deyip gülümsediğini hatırlıyorum. Benim için en güzel hediye onu böyle mutlu etmek oldu sanırım.”

>Filme fark ve sevimlilik katan animasyonlardan bahsedelim. Tür karışımı filmler için absürd değil ama bu belgeselde inanılmaz bir uyum var, animasyon fikri nasıl gelişti?

“Animasyonlu belgeselleri oldum olası sevmişimdir. Sayıca az favori belgesellerim genelde animasyon destekli olanlar. Bu film için ise animasyonlar biraz daha özel ve ayrıksı. Ben zor ama film içinde kendine özgü olacak bir şey yapmak istedim. Sabahattin amcanın öyküsüne baktığımızda onun oyuncak figürlerle olan yolculuğunun hayatıyla iç içe olduğunu görüyoruz. Hayata sitem ettiğinde onlara da küsmüş, mutluyken onlarla sevincini paylaşmış ve bir şekilde onun kurduğu bambaşka bir dünya var aslında orada. Ben bu dünyaya onun yaptığı figürlerle bir kapı aralamak istedim. Bunun için çekimlere başlamadan hemen önce ondan kendisini çağrıştıracak bir figür yapmasını istedim. Yani filmin oyuncak kahramanı bile onun eseri. Bu dokuyu, ruhu bozmadan yaptığım için olsa gerek film animasyonlarıyla bir bütün haline geldi. Bir nevi Pinokyo ile Gepetto’nun sihirli dünyasına adım atmak gibi. Aslında o zaten o oyuncakları maceralara çıkarıyor, canlandırıyordu. Ben sadece bu sırrı seyircilerle de paylaşmış oldum.”

>Belgeseli bitirmek uzun zaman almış olmalı. Maddi ve manevi destek alabildin mi bu film için?

“Yaklaşık 5 senelik bir macera yaşadım diyebilirim. İlk başlarda yapalım edelim diyen bir sürü insanın 10 gün kala kendilerinden ses çıkmaması ve yarı yolda bırakmaları, görüştüğüm sanat yönetmeni bir arkadaşın işini yapmayıp sonrasında da “Zaten sen bu filmi çekemezsin!” demesi, aradığım kurumlardan yanıt gelmemesi gibi çok fazla negatif olay yaşadım. Ama kimse yanımda olmasa bile gidip filmi çekmeye başlama konusunda kararlıydım. Filmi çekmeye başladığımızda elimde çekimler için aldığım bir analog lens, bir reflektör, bilet paraları ve çekim sırasında yemek masraflarına yetecek kadar param vardı. Bunun dışında kalan ihtiyaçlar ise tamamen dost yardımıyla sağlandı. Doğrusu yola çıkana kadar her telefonu kesin gene biri yan çiziyor diyerek açtım. Neyse ki çekime gitmeden 2 gün önce her şey yoluna girmişti ve sinemaya gönül vermiş bu işe inanmış insanların yer aldığı bir film ekibiyle çekim yapıyordum. Babamın bir arkadaşı kalmamız için otelinde (Anı Motel) iki odayı10 günlüğüne bize verdi. Annem, hem yemeklerimizi hazırladı hem filmin makyajını yaptı. Ekip arkadaşlarım hiçbir maddi karşılık istemeden çalıştı. Marmara Üniversitesi çekimde kullanmamız için tripot ve ışık ekipmanı sağladı… Tabi bu ilk çekimler için olan durumdu. Sonrasında filmi kurgulama yeni animasyonlar çekme, yeni röportajlar çekme kısmı daha uzun sürdü. Filmin kurgusuna defalarca oturup içime sinmediği için bıraktıktan bir süre sonra yeni çekimler yapmam gerektiğine karar verdim. Bu süreçte sevgili Cüneyt Karakuş’un büyük desteği oldu. Sunay Akın’ın, Hakan Altıner’in, Akgül Parlar’ın çekimlerini, bazı stop-motion sekansları hep birlikte çektik. Bunun yanında filmin seslendirmelerini yaptı, akışı oluştururken yardımda bulundu. Son olarak filmin uzun süre uğraşılan ve kendilerine minnettar olduğum müzisyenlerine değinmeden geçmek istemiyorum. Dostlarım Aykut Kırşan ve Egecan İnce yaklaşık 1 yıla aşkın bir süre filmin müziklerini bestelemek için çalıştı. Hep birlikte vakit buldukça toplandığımız bu süreçte her sekans için ayrı ayrı özenle çalışıldı. Ben bunun hepimiz adına harika bir deneyim olduğunu söyleyebilirim. Emeği geçen herkese gerçekten minnettarım.”

>İlk filmin Soluk. O da distopik bir dünyayı anlatıyor, umutsuz başlayıp umuda yönelen, onun hikayesi ve anlatımı nasıl gelişti?

“O film aslında bir çevre filmleri festivali için hazırlanmıştı. İlk defa bir festival için film çekmiştim. Genelde kendimi konu olarak kısıtlamam. Yaratım sürecinde kolektif bir çalışma yaptık, nasıl bir çevre filmi yaparız diye biraz tartıştıktan sonra kendimize bir süre verdik. Ben genelde insana dair bencilliği, hırsı anlatan öyküleri dillendiren eleştirel öyküler kurmayı severim. Bitirme projesi olarak çekmiş olduğum “Kenosis” filmim de bunun başka bir örneği idi. İnsandaki kötülüğün temelleri üzerine düşünmeyi seven biriyim. Soluk’un temel çatışması da biraz böyle çıktı. Kendimizi var etme savaşı içinde bencillikle varlığımızı yok ettiğimiz distopik bir dünya hayal ettim. İnsanlara yapmayın demektense, yaparsanız bu olur demek daha doğru bir yaklaşım gibi geliyor. Soluk, çok kısa bir sürede seyircisinde derin bir his bırakmak üzerine kurulmuştu; “Soluksuzluk”. Maske ile dolaştığımız şu pandemi günlerinde aslında herkesin biraz da olsa hissettiği bir duygu bu. Filmde özellikle ses kurgusuna bu sebeple çok önem vermiştim. Nefes alalamayı, maskelerin ardında yaşamayı seyirciye tattırdıktan sonra “Bir şansımız daha olsa, onunla ne yapardık?., Ne yapmalıydık?” demek istedim. Bu sorunun katıksız cevabı aslında bencillik ve kötü deneyimlerle körelmemiş çocuklardadır.”

>Sinemada ilgini çeken hikayeler var mı, yoksa önüne düşen hikayelerin ve yaşamların izini mi sürmeyi seviyorsun?

“Ben genel olarak bir derdi olan, sonunda insanlarda iz bırakacak her hikayeyi seviyorum. İzleyicinin o duygularda bir süre kalmasını, aklına ve kalbine bir çentik atabilmeyi… Ama sanırım sinemada ilgimi çeken hikayeler genelde fantastik öyküler oluyor. Çünkü gerçekliği bir imgelem üzerinde yeniden var ederek özünü aktaran anlatılar oluşturabiliyorlar. Seyirciye ön yargılardan bir nebze daha uzak ve tarafsız bir dünya kurabiliyorlar. Bunun da insanlarda empati duygusunu arttırabildiğini düşünüyorum. Tabi ki bahsettiğim, efektlerle göz boyamak için çekilmiş boş bir senaryo üstüne kurulu naylon yapımlar değil. Daha düşünülmüş, derinlikli eserler.”

>Bir Gepetto usta hikayesi de var gibi belgeselde. Senin oyuncaklarla aran nasıldır? Küçükken böyle farklı, enteresan oyuncaklarla oynama deneyimin olmuş muydu?

“O masalı çok severim. Düşünsenize kendi elinizle tasarladığınız, emek verdiğiniz bir şey canlanıp sizinle konuşsa bu çok heyecan verici olmaz mıydı? Belgesel içinde de bu heyecanı yaşatmak istedim. Küçüklüğümden beri kendi oyuncaklarımı yapmak, kuklalarla oynamak gibi bir hasletim vardı. Bu sebeple istediğim gibi hareket ettirebildiğim her oyuncak benim vazgeçilmezim olurdu. 14 yaşında ise ilk stop-motion kuklamı yapmıştım. Adı Mr. Curiosity ve hala kendisiyle iyi bir dostluğum var. Yeni kuklalar yaptığımda hevesle ilk inceleyen kendisi oluyor. Eksikleri var ise bana söylüyor. Şaka bir yana 14 yaşımda beni böyle animasyonlar için teşvik eden hocam rahmetli Nedim Otyam’dı. Animasyon sevdiğimi biliyordu. “Madem bu kadar istiyorsun, böyle kukla yapıp da çekebilirsin” demişti. Bana vermiş olduğu emeklerinden ötürü müteşekkirim.”

>Bundan sonra sırada ne var? Belgesel mi, kurmaca mı yoksa animasyon mu?

“Hepsinden bir parça var diyebilirim. Yani bir distopik kurmaca senaryosu, bir belgesel ve bir de stop-motion kısa film projesi üzerine ufak ufak çalışmalara başladım. Hepsinin birbirinden ırak bir doğası olacağını söyleyebilirim. Aslında belgesel yapmak beni bir nevi akademik bir tez yazmak gibi uzun ve zihinsel olarak meşakkatli bir yolculuğa çıkartıyor. Kurmaca filmler ise özgürleştirici, hayal dünyamı kamçılayan bambaşka bir yönümü besliyor. Hepsi için çok heyecanlıyım ama fikirlerin bir süre daha sürpriz olarak kalması gerekecek.”

>Ankara Film Festivali’yle açılış yapacak filmin, devamı da gelecektir sanırım. İlgi nasıl şimdiden?

“Filme ilginin müthiş olduğunu söyleyebilirim. İzleyen herkesten harika yorumlar alıyorum. Hakikaten bunun için çok mutluyum. İzleyen çoğu kişi filmden çok güzel duygularla ayrıldığını söylüyor. Tabi henüz pandemi sebebiyle bir toplu gösterim yapma imkanım olmadı ama Ankara Film Festivali’nde filmin ilk gösterimi de yapılmış olacağı için mutluyum. Ankara Film Festivali, festival yolcuğumuzun başlangıç noktasıydı. Daha birçok ulusal ve uluslararası festival için başvurular yapıyoruz. Festivaller için önümüzde koskoca heyecan dolu bir yıl bizi bekliyor. Sonrası için bazı fikirlerimiz var ama öncelik festivallerde.

Umarım Oyuncakçı, Saklı Yadigârlar filmi bir çok insanın kalbini yumuşatarak güzel bir seda bırakmayı başarır ve onların kalplerinde saklı bir yadigâr olarak yerini alır. Gelecekte başka keyifli projelerle yeniden bir araya gelmek dileğiyle…”

Oyuncak ustamıza ve hikayeleri seven, canlandıran, sanatın kahramanlarıyla bizi buluşturan Yağmur’un coşkusu, masalı, kahramanı çok olsun, hepsinin filmini çeksin, yolu güzel olsun, şarkısı su gibi aksın gitsin…

 

Not: 

Bu yazıyı yayınlanmak üzere gönderdiğim sırada Oyuncakçı Saklı Yadigârlar'a Romanya'dan bir kısa film festivali ödülü geldi.

Romanya "short to the point" festivalinde 'Saklı Yadigârlar" kısa filmiyle 2020 En İyi Belgesel ödülünü aldı.

Henüz çok genç yaşta olan Yağmur Kartal, bugüne kadar toplamda 18 festivalde gösterilen kısa filmleriyle 8 ödül aldı.

 

Ayşe KİLİMCİ

30.12.2020

 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.