Kürtaj mürtaj, devlet mevlet...

02 Haziran 2012 15:10 / 1350 kez okundu!

 


Ülkemizi camdan cama dedikodu yapılan mahalle arasına benzetiyorum son günlerde, elde değil.

Bizim İzmir’de Eşrefpaşa’da bi komşumuz vardı, adı gerekmez, yaşıyor olsa ‘o kendini bilir’ derdim, yaka silkerdi herkes, çıtak’lığından, çalçenesinden, zaman zaman çıtayı hayli yükselttiği küfründen. Ben severdim, o da, şimdi sevmesin pek severdi beni. (Yazmadım daha onu, yazmalıyım)

En uç savı o koyardı mahallenin orta yerine, pimi çekilmiş bomba gibi olurdu o söz, en ağır lafı, küfrü o ederdi.

Ama başbakanımızın sözü, hali tavrı gibi batmazdı niyeyse. Bir sevimlilik vardı onda.

Sayın Erdoğan’ın son zamanlar mayası ekşidi, farkındasınızdır.

Belki her zamankinin tersine, ağaç hamur teknesi yeni, maya geçgin, ondan. (Başlarda eski tekneye sığmayan yeni hamur gibi idi, yahut mış gibi yapıyordu, bilemem…)

Birileri önlese ya, ülkeyi kezzap gibi yakıp kavuruyor sözleri, duruşu, bize ettiğinden fazlasını kendine ettiğini nasıl fark etmiyor?

Ben eteğimdeki taşı dökeceğim ya, şunu eklemeden geçmeyeyim sayın Başbakan, lütfen çizerlere, mizahçılara yahut kimilerine yaptığınız gibi mahkeme kapılarına düşürmeyiniz beni, hakaretamiz yazdı diye.

Bu sayın Başbakan ve son yirmi yılın adamları (ve bazen erkek kalıbındaki/ hırsındaki/ siyasetindeki kadınları) yanı sıra adamdan geçinenleri, pantol giydiği için kendini adam sananları yüzünden biz kadınlar ne halt edeceğimizi hiç bilemedik, bildik de, artık değmez mi dedik, biz ne etsek bunlar aynı tornanın yongası diye mi düşünüp, usanıp sustuk, gayrı orası takdirine arzolunur….)

Evvel eski fikri, zikri buydu Başbakanın, hiç şaşmadım.

Ama önceleri kendi fikrini koyardı ortaya, uysa da uymasa da mealinden, şimdi dayatıyor!

Yakışıyor mu Allah aşkına?

"Vagina bekçiliği" dedi bir kadın milletvekili, pek güzel vurdu tele, bam’ından hem de…

Buna duyarılık, genç nüfus siyaseti, vicdani yorum falan demezler, bunun adı çevir kazı yanmasın’dır.

Rahmetli Dağlarca’nın hayaliydi, herkesin günlük konuşma hakkının yasayla sınırlanması.

Sözgelimi günde yirmi tümce, fazlası yok, ceza ödeyerek bile olsa konuşamazsınız. Çok söz ziyanlıktı, ortalığı karıştırıyordu, elbet aklı da… Bunu, bırakalım memleketi, meclisimize uygulasak ne güzel olur,.. Ama bizimkiler belli olmaz, sözden sonrasını el kol işaretiyle anlatmaya kalkarlar, o zaman hepten kalkıp oynar ülke…

Başbakan tefekküre dalmakla yetinip, biraz sussa, pek iyi olacak.

Aynı konuyu susarak ve görseller eşliğinde anlatsa, daha etkili olurdu.

Yalnız mim koyulacak kısmı bu tartışmanın şudur, ülkenin en tepesindeki zatın yorganımızın altında işi ne?

İ-şi ne? Ne?

Her iş halloldu bitti, fıstıki yeşili noksan kaldı.

Bu işe soyununca çocuk sayısıyla, kürtajla, sezeryenle bitmez ki bu iş, bunun daha ne cilveli ayrıntıları var, onlara da mı devlet mührü devletlum?

Bunlar sır sıtırlı işler, mahremiyete girer ve elbet asgari ücret sınırları içine.

Sözü kimse iplemez ama geçimin zorluğuna bakıp, millet kedi bile beslemez oldu, nerde kaldı üç çocuk ve fazlası.

Hoş, bu hakirin bu konuda tek kelam etmeye hakkı yok, çünkü bende çocuk üç.

Üstelik sonuncuyu, Başbakanımız İstanbul şehreminiyken yapmışım, haberim yokken…

İlahi bir parmak göze durumu… O zaman da aynen bugünkü kavgalar ediliyordu, bende’niz Cumhuriyet’e yazı yağdırıyordum, onlar da (o zamanlar beni) basıyordu. Ama çıt çıkmıyordu Erdoğan’da, demek o zamanlar susmayı, gerektiğinde sessiz durarak daha etkili olmayı denediği zamanlarmış. Sonra, o bihaber olduğum bebeğim doğsun mu… Ben gene davula tokmağı indiriyordum, ‘kendi torununu kendin yap kampanyası’ diyerek.

Soruyordum, her yeni evladında imkanlarının misliyle arttığını söyleyen başkana, bizim niye sırtımızdan inen ter topuğumuzdan çıkıyor sayın başkan, siz de bu memleket evladı biz de, sizinki de çocuk bizimki de, vardı bu işte bi bozukluk ya ney? Bunun ne olduğunu fark edemiyorduk, çünkü kişi başı milli gelir, kağıt üstündeki gibi dağılmıyordu ve büyük çoğunluğumuzun bazı konuları anlayabilmesi için kırk fırın ekmek yemesi gerekiyordu, zaten olanlar hep ekmeği çok yemektendi.

Genç nüfusun gücünü tartışın, buyurun… Güruh iseniz, koyverin gitsin. Önce lise düzeyini aşamayan yüksek okul furyasını adam edelim de biz…
Neye hevesimiz çok ise, yaya kalıyoruz merak buyurmayın arkadaşlar, yabancı dil öğretiminde Brown ailesinin bi adım ötesine geçemedik, tarih ve öteki derslerin hatta matematiğin bile milli kılınan (o ne demekse, milli matematik, milli müzik, bu yoktu ama öteki derslerin hepsi milli olunca, beden de, müzik de, matematik de otomatikman millileşiyordu) müfredatından bi halt öğrenemedik, bayramlar seyranlar nutuklar, sandıklar mandıklar kurtaramadı bizi de her olanın doğması ya da vasat kalite büyük nüfus mu kurtaracak?

Madem çok çocukta ısrarlı ve heveskarız, yakındır tümden keser, doğurgan nüfus, çocuk yapmayı.

Çünkü iş doğurun buyurmakla olmuyor üstadım, kadının dokuz doğurmasıyla sürüyor.

Haa, işin romantik faslını burada bırakıp bir sosyal bilimci olarak görüşümü soracak olur iseniz, ki sormalısınız, arzedeyim efendim, her olanı, hatta tecavüz sonucu ya da kaza ile geleni devlet bakar buyuruyor ya devletlular, bakanlar bakamayanlar, onlara yanıtım şudur ki, kırk yıllık uzmanlığım sonucu, nah bakar efenim, nah bakar!

Gördük biz, çocuk annelere devletin nasıl baktığını, kurumlarda ve kendi ailesi yanında yabancı yahut en yakını, kan bağı olanlardan hatta, olup da doğurulan bebelere nasıl yan gözle bile bakmadığını devletin, bakamadığını…

Sosyal devlet, afbuyurun zırıl zırıl bi merhamet ve sadaka kültürünü geliştirerek olmaz, akıllı fikirli, vicdanlı, çağdaş düşünceyle ve gerçekçi bir, hatta bin planlamayla olur.

Onuncu yıl marşı endikasyonu mudur bu haller? On yılda on beş milyon genç yarattık tezinin, pek önemli işlerin üstesinden gelemeyince, gençleri çocukları birbirine kırdırınca, milyon kişiye milyon kişi daha katalım, ülkeyi demir ağlarla örerken, kadınların başına da çorap örelim, tezi olabilir mi?Size demiyorum sayın Başbakan kendimle alıp veriyorum…

Biz ana babalık ehliyete tabii olsun, ikiden fazla çocuğa vergi konsun dedikçe, olanlara bakın.

Sezeryan yahut normal, ağaç dibinde yahut ebe elinde ya da kendi başına doğurmayı boşverin de siz bi zahmet söyleyin, süt parası, çocuk zammı, ücretli izin, kreş parası, nedir bunların toplamı, kime düşer bütün bunların tasası? Ele geçen nedir, bir çocuğa harcedilen ne? Her çocuk için üç yılı heba olan kadının ödülü nedir? Ayaklarımızın altına serileceği iddia edilen cennet mi? Hadi canım siz de, biz orada da erkek hizmeti görürüz, değerimiz bilinmez, getir götür işi yaptırırlar, dediydi dersiniz, gidip gördüğünüzde… Zaten işin rengi en baştan, ilk kadın Lilith’ten belliydi.

Havva anamızın kızları, yazık ki Lilith’ten olamayıp, sonrakilerden gelen kızlar, sözüm sizedir, bakmayın siz evinizdeki ve başımızdaki erkeklere, onlar bilmez, anlamaz, her konuda mış gibi yapar, bedeli siz ödersiniz, aşkın kalbi kürtajı da size düşer, doğucam diye direnen bebenin işi de… Osmanlı’da hani her cephede bir oğlu kalan baba gibi demek gerekir şimdi, benim döl gücüme güvenip de işe soyunma, diye…

Bilmem doğru mu, ben aktaranın yalancısıyım, bir büyükkent belediye başkanı da "kürtajla bebesinin canına kast eden kadın kendini öldürsün daha iyi", buyurmuş.

Buraya mim koyun ve sıkıyorsa asıl bu hükmü düşünüp dile getirenden hesabını sorun!

Sözün kısası, bunca önemli sorunun, ödeşilemeyen ölmeklerin, ülkece önemli siyasi ve kültürel virajların eşiğindeyken, münasebetsiz yer bekçiliğinin alemi yok, farkında olmadan röntgenciliğin de, kadınlara akıldane olmanın da, yorgan altına girip ahkam kesmenin de…

Siz hele bizi ufkun ötesine taşımayı deneyin…

Esirgenen eğitim ve siyasi haklarımızı verin, üretimin içinde ve siyasette daha fazla yer almamızı sağlayın, meclis olarak, cümleten, kadın hükmüne alınmayan, nüfusu bile olmayan, yaşını kocasına soran, en iyi bildiği iş ağıt ve evlat acısı olan kadınları hayata geri verin…

Ha bu arada çocuk yapmaya yarayan erkeklerden de eşit oranda kadınların nasiplenmesini sağlayın, hatta erkeklerin dermanını arttırın, malum, ekonomik sıkıntı, onların yorgan altı ve üstünde, siz görüyorsunuzdur zaten, mahçubiyetine yol açıyor.

Daha sırada dullar var, yalnızlar var, kendi cinsine meyleden erkeklerin her iki cephe için özendirilmesi var, neden olmasın? Nerden yapılacak o kadar çocuk, haberiniz var mı?

Doğurmaya büyütmeye, yetiştirmeye, hayal etmeye derman bırakın bize.

Mutlu olalım, mutlu, devlet kural koyucudan önce, mutlu etmeli vatandaşını, bizi mutlu kılın, bekçilik şöyle dursun…


Ayşe KİLİMCİ

02.06.2012

---

Çizim: Firuz Kutal (Orijinali için tıklayın)


 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.