KAPATMAK DA YASAK, AÇMAK DA… KADINLAR, BİRLEŞİN! YASAKLAR YASAKLANSIN…

12 Ekim 2010 12:22 / 1362 kez okundu!

 


‘Başını örtüyor diye laik otoritenin eğitim dışına ittiği kadınların, kızların hakkını bir yana bırakarak, örtünmenin yalnızca erkek egemen köküne işaret etmek yanlış. Kadının nasıl giyineceğine ve nasıl hareket edeceğine yalnız laik elitler mi karar verecek?’ diyen siyaset erbabı ve sosyal rahatsızlık uzmanlarının bulgusunun ilk bölümüne katılıp, ikinci fasıla ek düşerek başlamalıyım; evet, başı örtülü diye kızların eğitim hakkının ellerinden alındığı ayıptır!

Ancak kadına giyim koşullarını dayatan laik elitler olduğu kadar, bölgesi, koşulları, kocasıdır da, kamuda çalışmasıdır, inancı yahut inançsızlığı veya hevesidir…

‘Örtünen kadını eğitim alanının dışına atarak, toplumsal yaşamın içine sokmayarak, her alanı onlara yasaklayarak, onun dünyayla ilişkisini yıllardır koparmak isteyen modernistler aslında kadını ikinci sınıf gören bir zihniyeti körüklemekten başka ne işe yarıyorlar?’

Elhak, haklısınız üstadım, ama ikinci sınıflık reva görülen başörtülü kadın geri adım atmıyor, bir şekilde okuyor, kendini geliştiriyor, yol yordamını bulup meslek sahibi oluyor, çalışma hayatı içinde yerini alıyor. Hafife alınacak kadın değil, başörtülü hemcinslerim.

Türban günün en can alan konusu.

Aslında bütün zamanların can alıcı, can yakıcı sorusu, sorunu.

Hep düşünürüm, cahiliye dönemi tabir ettikleri zamanda, Arap toplumundaki açık, özgür, ticaret yapan, şiir yazan ve erkek meclislerine girebilen kadın, sonradan hayattan (yanı sıra şiirden ve ticaretten de) kesilmeseydi, din dayatmacıları marifetiyle ötelenmese, öteki yapılmasa, İslam dünyasında durumu nasıl olurdu, kadın kendi toplumu içinde farklı yerde ve güçte olur muydu diye?

Başörtüsü yasağına karşın okumayı başaran, iş alanında boy gösteren kadınlarımız keşke örtülerinin erkekler eliyle İslami bir siyaset simgesi yapılmasına karşı çıkmış olsalardı…

Taraf’ta sevgili Nilüfer Kuyaş soruyor;

’Türban takan kadın hiç baskı görmeden, gerçekten özgürce mi karar veriyor yoksa bir dayatmayı mı içselleştiriyor? Bunu bilmek hayli zor. Ama kadınların yüzde yetmişe yakın oranda örtündüğü bir toplumda bana asıl başını örtmemek kişisel bir seçim olarak görünmeye başladı. Kişisel seçim herhangi bir sosyal grubun baskısı olmadan alınmış karara denir. Çoğunluğun dayattığını yaparsanız, oradaki kişiselliğin görünürlüğü kalmıyor.‘

Neden?

Kadın ne din, ne bilim/sanat/ siyaset/ eğitim alanında erkeğe denk görülmekte kimilerince de ondan… Konu kadını ilgilendirdiğinden karar da ona düşmeliyken, pek öyle olmuyor. Laik otoritenin, her iki kanadındaki baskıcı ‘ben bilirim’ciler marifetiyle…

Erkekler korosundan ve dayatmacı Bay Resmiyet’ten şarkılar dinlemekteyiz sayın dinleyiciler.

O erkekler korosu ki, eşsiz davetlere (cezalı gibi) eşlerinin katılmamasına alıştılar, bizi de alıştırdılar. Ben başta siyasetin birinci hanımefendileri olmak üzere, giyim kuşam, örtünme özgürlüğüne yumuşak geçiş bir çözüm olsun, kadına dayatılan ikinci kişilik ya da yoksayışın, gene kadınlar eliyle kaldırılmasını beklerdim...

Ve devlet de artık elini çeksin isterdim, toplum içindeki kadına nizamat vermekten, giyim, örtü, seçim, bekarete karışmaktan, kadınların ne söyleyip, nasıl davranacağına kadınların, hükmetmekten…

Erkek için değişen bir şey yok, okuluna da giriyor, meclise de, ‘eşli ama eşsiz’ kamu davetlerine de. Olan, her zamanki gibi, kadına oluyor, oradaki yahut dıştaki türbanlı kadın kadar, bize de oluyor; ben türbanlı meslek elemanları adına da öğrenciler adına da siyasi alandan geri tutulan, geri durmak zorunda kalan hemcinslerim adına da acı duyuyorum ve utanç… Erkek (hem laik elit, hem din kökenli olan) dayatmacılara kadınların zekice bir yanıt verip, çıkış yolu bulacağına nedense hep inandım.

Bütün dinler, en çok da bizimkisi cinsiyet ayrımcılığı kökenli ve gücü erkek hanesine yazacak, kadının işini zorlaştıracak kural dayatmaya dönük…

Bir çerçeve içine hapsolmuş, bu tutsaklıktan mutlu olan siyasi akımların ettiği de bundan farklı değil. Öyle olmasa, en az birincilerin yasak listesi kadar ayrıntılı dayatma listeleri konmazdı önümüze…

Karışan, hükmeden üsluptan, ortalığın akıldane bolluğundan ve kabına sığamayan bir topluma dayatılan kurallardan size de daral gelmedi mi?

Kamu çalışanları da dayatmacı memur kılığı zihniyetinden ne çekti, çekiyor, hemşireler ve ziraat mühendisleri pantolon giyebilmek için ne çektiydi, oysa her iki meslekte de pantolon sır sıtırdı, rahatlıktı, işini daha iyi yapmak demekti. Memurlar iyi bilir, yaz başı valilikten gelen ve nasıl giyinileceğini belirleyen yazıyı memurların, okuyup imzalaması istenir (nedense kural ve yasaklar hep memureler içindir, erkek memurun giyimi iki tümcede anlatılır). Dekolte, takı, mini etek, çorabı lastikli giymek ya da giymemek, şeffaf, askılı, haddi ve amacı aşan (ard niyet amaçlı) kılık giyilmemesi, abartılı takı, makyaj ve yerel süsler (kına, dövme ) yapılmaması, mini etek giyilmemesi, abartılı kapanılmaması hatırlatılır. Saç sakal, bayan memurda saç tuvaleti falan diye uzar gider, dişler dahil… Bir işe yaradığını görmedim. Neden karışırdı bay Resmiyet, bilmem, kimse de iplemezdi zaten.

Sizce, biz laik bir ülke miyiz?

Yeniden ve saplantısız düşünelim, sahiden öyle miyiz?

İkide bir çözüme çare diye gösterilen Diyanet işlerinin devlet içinde işi ne af buyurun, sandığımız kadar laiksek? Zorunlu din dersinin eğitim içinde gereği ne?

Öteki din ve mezhep kişisi vatandaşlarımızın, başta ateistler ve ötekilerin toplumsal baskı, siyasal ve sosyal şakalar/ötelemelere maruz kaldığını nasıl açıklayacağız eğer öyle isek?

Kimliklerimizde neden din hanesi var? Bu öyle iki ucu keskin bıçak ki, gün gelir mezhep şerhi düşülmesi bile gündeme gelip, kavgaya kapı açabilir…

(Hatırlarım, nüfus sayım görevlisi arkadaşlar, ‘ben ateistim’ diyen vatandaşın din hanesine, evden çıkınca gizlice, söyleneni değil, ‘islam’ yazardı. Şimdi böyle yapılmıyor olabilir, çok örneğini gördüğümden yazıyorum.)

Çocuk yetişkin olsun, rızası hangi din ise, o yazılsın, hatta hiç yazılmasın, ne gereği var, ötekileştirip, yeni bir kin kapısı açmaktan gayrı?

Din dersi eğitimi de dayatılmaz, laik bir ülkede, seçmeli olur… Bizim dönemimizde öyleydi, ben seçmemiştim. Çocuklarım da seçmesin isterdim, ama bana tanınan bu hak, onlara ‘bu ders görülecek, işte o kadar!’ dayatması ve göz boyaması olarak çıktı (evrensel darbe madalyası bu).

Türk okuluna giden Amerikalı çocuğun, ‘ben müslümaaanım, Mumy müselmandır, baba da müselmaan’ deyip, peşine dua okuduğunu düşündükçe hep gülümserim, ama çocuklarımın zorunlu din dersine ne onlar gülümseyebildi ne anneleri…

Türbanlı öğrencinin üniversitesine girmesinden yanayım… Toplumsal hayat içinde durması ve haklarından sonuna dek yararlanması taraftarıyım. Bütün kadınların çağın getirdiği tüm fırsatlardan faydalanmasını kim istemez? Vardır elbet bir istemeyen, bin istemeyen…

Bir grubun baskısına da, kurumların işleyiş ve konum hakları/tutum ve biçemleri/gerekirlikleri konusundaki belirsizlik ve baskıya da hayır demek gerek.

Yüzün tanınırlığını kısmen de olsa engelleyen uygulamalar, demokratik ve hukuksal açıklıkla ters düşebilir. Toplumun kimi çelişkileri, sınırları, beklentilerini karşılayacak inceliklere özenilerek, hepimizi bunaltmaktan başka işe yaramayan bu eşiği aşalım artık…

İç huzurumuz için de örtülü örtüsüz tüm öğrenci ve çalışan kadınların yanı sıra, kadından ötürü erkeklerin de rahatlık ve mutluluğu için… Kavgadan, dayatmadan, dedim dedimcilikten uzak, ama çözüm bulma niyetiyle bir ortak paydada buluşmak gerekmiyor mu? Yeterince zaman yitirmedik mi?

Eve kapanmış, okulundan engellenmiş kadınımız kızımızdan ya da onların karşı cephesinde kendi kazanımlarının kuşkusuna düşen kadınların korku ve belirsizliklerden kaynaklı umutsuzluğundan size de daral gelmedi mi?

Tanrı katındaki sicilin bozulmaması ve elbet inanç gereği baş örtülüyorsa ve bunu yerden göğe haklı olarak kişisel hak diye gören kadın çalışan, bazı mesleklerde çalışma hakkından vazgeçmek zorunda kalabileceği kuşkusunu atmalı değil mi ya da çözümünden emin olmalı?

Kamusal sicil Tanrısal sicille bazen ters düşebiliyor, yakın geçmişte gördüğümüz bi örnekte olduğu gibi, cinsel tercih üst düzey yöneticilik görevinin elinden alınmasına yol açarken, eller kendi cinsiyle çatır çatır evleniyor, dışarılarda. Belden aşağının bel yukarısı sorunla ilgisi var elbette, yasaklar başörtüsüyle sınırlı değil ki canım ülkemde… Belden aşağısına faryap yasak, başlara örtü yasak… Açmak da yasak, kapamak da…

Her türlü hissiyat ve meyletme kurallarla çit çevrilmiş olup, aykırı davrananlar cezalandırılır, bilgi ve gereğini Reca ederim. Müdüriyet…

Kuyaş, ciddi bir soruna daha parmak basıyor, Taraf’taki yazısında;

‘Çoğu kadın türbanı toplumun ona nasıl baktığını kontrol etme güdüsüyle seçiyor bence, böyle bir sosyolojik olgu var. Cinsel tacize uğramamak, saygı görmek istediği için takıyor türbanı. Muhafazakâr, otoriter, şiddetin yaygın olduğu, erkek-egemen bir dünyada daha emniyette olmak, daha serbestçe dolaşmak, kısacası rahat etmek için takıyor.’

Bu yargısı tartışılır elbet… Cinsel taciz şansı (şanssızlığı)nın ölçütü türban değil ki, aile içi tehditten tutun, kapalı toplum ya da büyük kent karmaşası içinde, kadının da, erkeğin de tacize uğrama şansı birbirine nerdeyse yakın, bundan korunmanın yolu da türban değil. Ama belli bölgelerdeki geleneksel giyinme şekline karşı çıkamayan kadın ve kız çocuklarının çağdaş giyim şansı ve gücü olmadığını, olmayacağını biliyoruz.

Derken şeytan dürtüyor, başörtüsü duyarlılığı kadar, neden toplumun yarası olan her konuda başörtülü direnişçiler, gösteri yapanlar olması gerektiği kadar değil, diye… Yoksa bu konular, diyelim Allianoi’nin suya gömülmesi, bekaret kontrolü, yasaklanan kitap ya da oyunlar için, anadilde eğitim ya da şimdi aklıma düşmeyen konularda başkaldırmalarını beklerdim… İmza günlerinde belli (ve kendi) yazarlarıyla söyleşme kuralını kırmalarını beklediğim gibi tıpkı.

Bir incelemem sırasında başörtülü nice yetenekli şaireyi yeni keşfettiğim için kendimi ayıpladığım gibi. Demek derin bir hendekle bölmüşüz biz kendi kendimizi. Fay çoktan kırılmış…

Bizim bize ettiğimizi kimse etmemiş.

Önümüzdeki dönemde kadınlararası ayrımcılığın, taciz ve şiddet temelinde yeşereceğinden kuşkulanıyor Kuyaş.

Bense tersine, uzlaşma temelinde, insanların zaten göstere geldiği hoşgörünün bütün toplumu sarıp sarmalayarak, kendimizin yükselttiği eşiği aşıp geçeceğimizi düşünüyorum.

TV ekranlarında milletvekili ya da kadın profesörlerin türbanlı öğrenci/bilim insanı/kadınlarla fikir düzeyinde tartışırken kullandıkları ses tonu ve beden dilinin saldırgan tutumu benzeri tavırların silinmek zorunda olduğunu düşündüğüm gibi tıpkı, toplum tahtasından…

Akıllı olmamız gereken dar ama ucunda ışık olan günlerden geçiyoruz, öyle böyle değil, adamakıllı akıllı… Koymaca akıllı değil zinhar…

‘Başımda örtü yok ama bu ülkedeki otoriterlik derin hicap duymama yetiyor.” diyen Kuyaş’ın ve başı açık yahut örtülü toplum önderlerinin ve yazılı görsel basın elemanları, bilim insanları ve sanatçısıyla politikacısıyla herkesin yeniden ve sağlıklı düşünmesi, çerçeveyi dikkatlice çizmesi gerekmiyor mu? Dayatmacılık gibi bizi yolumuzda eyleyen ağırlıkları atarak…


Ayşe Kilimci

12.10.2010




 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
19 Ekim 2010 12:52

Kocero

Kimse başını örtüyor diye okuma dışına itilmiyorki?Bu bir önlem neye önlemYarınlarda ben başı kapalı egitm verecegim,Ben inancım geregi karşı cinsi muayene etmem anlayışına set vurma ,önleme kuralıdır.
Bazıları hala 2 adım ötesini görmemekte direniyor.Nasıl İranlı kadınlar o çok istedikleri özgürlüge !!!kavuşup anyayı,konyayı görüp vazgecmek isteyipde gecemedikleri haklarını yımak için yeni mücadelelere girdiklerini unutmayalım..
Bir kez iş işten gecerse bir daha yine kanlı mücadeleler gerekecektir.Evinizde eşref saatini dinlemeye alan f.. tipliler birer müslimler degilmi????Hani özgürlük yanlılarıydılar????
Bırakın bu insanlar tekrar bir dönemlerini daha bedel ödemekle gecirmesinler.Bir nesil daha kaybolmasın gercek özgürlükleri kazanmak için.
14 Ekim 2010 16:04

gökay

Ayşe Kilimci hanımefendinin, ülkenin enerjisini onlarca yıldır
boşa harcadığı bir sorun hakkında kaleme aldığı bu fevkalade
zengin içerik ve pozitif dile sahip makalesi için kutluyorum.
Yer yer alıntı yapılan Sayın Kuyaş'a ait köşe yazısını da okudum.
Kuyaş'ın Ayşe hanımın sahip olduğu geniş perspektife sahip
olmadığını, soyolojik gerçekleri eksik okuduğunu düşünüyorum.
Başörtülü kadınlarımızın bir kısmının, aile,eş, çevre baskısı vs gibi
nedenler yüzünden başörtüsü takmaları elbette kişisel tercihleri
olarak nitelenemez.Kuyaş bu tespitte son derece haklı.Ama otorite
burdaki meseleyi zaten dert etmiyor ki! Otorite üniversite öğrenimi
gören kızlarımıza dayatıyor nasıl giyinmeleri gerektiğini.İşte ordaki,
büyük çoğunluğu başı açık hemcinslerinin içinde, okuldan kovul-
malarına kadar varan baskılara rağmen bireysel tercihlerini yılmadan
savunmalarına duyarsız kalınabilir mi? Kuyaş'ın genelden yola çıkarak
üniversiteli kızlarımızın bireysel tercihlerini yanlış okuması üzücü.
Ama son cümlesine şapka çıkarmamak da mümkün değil.

Gelecek nesiller tarih okurken bu sanal sorunları, bu tuhaf yasakları
anlamakta ne zorluklar çekecekler kimbilir...
14 Ekim 2010 14:00

Kocero

' Onlara her alanı yasaklayarak' Hangi alan yasaklanmış?Kamu hariç heryerde istedikleri gibi davranmıyorlarmı?istedikleri gibi giyinmiyorlarmı?
Anadoluda çarşaflı,peceli kadınların sayısı artık kadın nüfusunun yarısına yaklaştı galiba haberiniz yok..Sizin gibi düşünenlerin sayesinde...Cevrelerine artık diş gıcırdatarak bakıyorlar..İzmir'den denize dogru bakarak yazı yazmak yerine Anadoluya dogru bakarak nefes alın birazcık.....Alınacak nefes bıraktılarsa.......
Her toplum kendini ileriye götürecek önlemleri almakla yükümlüdür.İşte temellerine saldırdıgınız o kurallar toplumu ileriye götürecek kurallar silsilesi.1920 lerde neden söylendi....Belki bazı kelleler gider ...söylevi..bagımsızlıga din adına engel olan(Bilerek veya bilmeyerek)ları bertaraf edeb,lmek uygarlık yolunu acabilmek için.
TV lerde iki sıkmabaş lı kızımız ne demişlerdi...Keşke kurtuluş savaşı olmasaydıda İngilizlere baglanıp İnanclarımızı rahat yapabilseydik.Ama o zaman soyadlarının hans olacagını bilmiyorlarmıydı..Biliyorlardı.........Tıpkı........
14 Ekim 2010 13:51

Kocero

Başörtülü nice yetenekli şairi keşfetmişsiniz.Bravo dogrusu.Cagdaş yazarlara gerekli degeri vermeyip onlara zindanlara tıkan zihniyet degişmemişken,siz neyin degiştigini fark ettiniz ki?
Siz ancak kendi düşüncelerinizin yaşa uygun degişimini ve korkunun bedeninize yayılmasını fark etmişsiniz.İnsan nasıl egitm alıp yetişirse düşünceleride o şekli alıyor.Bir ara cagdaş görünen düşünceler gerekli altyapıya kavuşunca zeminine oturtmuşsunuz.Yani eski kalıpları doldurmuşunuz.yeni kalıp üretmemişsiniz.
14 Ekim 2010 13:44

Kocero

Bazı özgürlükleri koruyabilmek için fedakarlık da gerekir.Ta ki toplum o özgürlükleri kendi kendine korumaya alıncaya kadar.
Kurtuluş savaşını anımsayalım.Halifeler,şeyhler,müftüler degilmiydi ki Vatan ve adına ,Milli mücadeleci,leri idama kalkışan,Hangi DİN?Yarınlarda aynı düşünceler toplumun diger kesimine baskıya başlamayacaklarını kim bilebilir?
Vatan elden gidiyorken DİN adına vatanseverleri öldürmege kalkışanlar degilmi?Yarınlarda din adına(Giyim,kuşam,yaşantı olarak dine uymadıgı gerekcesi ile) toplumun ileri,aydın kesimlerini öldürmege kalkışacakları kesin iken Hala siz hangi özgürlükten bahsedebilirsiniz?
Yüzlei peceli insanları hangi sınavlara alırken bakabileceksiniz?Nedir bunun sınırı?Özgürlük adına sınır yok der gibisiniz?
UNUTMAYIN.....İranda mollalar ın ilk kestikleri insanlar Tüdeh üyeleri ve diger ittifakları oldu.
Toplumun büyük çogunlugu özgürlük reflekslerini korumaya yatkın oldugunda Avrupa tarzı özgürlükten bahsedebiliriz.
Toplumu egitip b elli seviyeye getirmeden Din adına yapılacak özgürlük serbestileri .Anadolu özgürlüügünün yok olmasına neden olacaktır.
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.